Kimden duyduğumu şu an hatırlamıyorum ama, özgürlük adına en güzel tanımlardan birisini yapmıştı;

“Dünyanın en yüce duygusu hangisidir?” sorusuna “Sevgi, aşk, özlem” gibi gelen cevapların ardından: “Bir kişiyi seversiniz, ona bir teklif yaparsınız ama, o kişi hür iradesiyle size cevabını söyler; bir nevi sevginin bittiği anda özgürlük başlar.” demişti.

Bu sözü o zamandan beri unutmuyorum; özgürlük kelimesi gerçekten yüce bir kelime ve duyguların da en büyüğü sanırım.

Aslında öyle çok bi şey istemiyoruz bana kalırsa; sevginin, aşkın, özlemin, tutkunun özgürlüğe dönüştüğü bir dünya istiyoruz ve özgürlüklerin önce düşünce özgürlüğü ile başlayacağı bir dünya.

Böyle birşeyin bu topraklarda cumhuriyetin kurulmasından bu yana gerçekleşmediğini bilmekle beraber; şimdilerde de böyle bir şeyin daha hala mümkün olamadığını görüyorum.

Bazı partizan insanların aksine benim için AKP ile CHP’nin birbirinden farkı yok; hepsi bu devletin, bu sistemin partisi ve hepsi de olağan düzeni muhafaza etmek için çalışan muhafazakar partiler.

AKP’nin en büyük şansı, onu iktidara getiren insanların “değişim” istemeleri ve bu değişimi gerçekleştirmek içinse AKP’yi görev başına getirmeleri; AKP’nin de değişim kimliğini elinde bulundurması da tamamen bulundukları gücü korumaktan başka bir anlam ifade ettiğini söylemek mümkün olmaz.

Değişim getirmek isteyeceksiniz, değişim kimliğini elinizde bulunduracaksınız ama, size karşı zıt gelen bir düşünceyi tamamen yok sayacaksınız; bu düşünce bazında kendi içinizde bölüneceksiniz.

CHP’de bu durumdan farklı değil; toplumun belli isteklerine karşı genel başkanın ve yönetimin çözüm bulamaması, hatta bırakın çözümü cevap verememesi kendi tabanının ne kadar düşünce özgürlüğüne karşı olduğunun bir kanıtı değil de nedir?

Kılıçdaroğlu’nun parti meclisi kurultayında “Alevi ve Kürt” kelimelerini kullanmamasını yadırgarken; tabanın acaba buna müsait olup olmadığını unutmakla birlikte, CHP’nin böyle özgürlükçü bir felsefeye sahip olmadığını da unutuyoruz.

İşte böyle körlerle sağırların birbirini ağırladığı, tencerenin yuvarlanıp kapağını bulduğu bir düzende ne AKP’nin CHP’den kalır bir yanı var, ne de CHP’nin…

Temel mesele; özgürlük sorunudur ve düşünce özgürlüğüdür. Buna bu topraklarda yaşayan bir partinin cevap verememesi de o partinin ölüm fermanını imzaladığının bir gerçeğidir.

Dün gazeteleri pek okuma şansım olmadı ama, bizim demokrathaber’in haberine baktığımda gördüm ki; Süheyl Batum bir kişinin programa katılmasını eleştirerek, programın sunucusuna şantaj olarak terketmeyi şart koşmuş, bunun üzerine programın sunucusuda o kişiyi arayarak, özür dilemiş ve programa kabul edemeyeceklerini bildirmiş.

Kendilerini göreve “değişim” sözcüğüyle getirenlerin daha hala farklı düşünceleri hazmedemediğini ve o farklı düşüncelere bir tez üretemediklerini net bir biçimde görebiliyoruz ve aynı zamanda kendi tezlerini savunamayan bir genel başkan yardımcısının partisi de iktidara aday olan ve şu an ana muhalefette bulunan bir parti.

Böylesine işleri gizli kapılar ardında halledenlerin iktidara nasıl aday olduklarını düşünmekle birlikte, değişimle gelenlerin eski grupçu anlayışlarını sürdürdüğünü de gözleme imkanı bulabiliyoruz ve daha hala bu kişilerin halkın taleplerine nasıl cevap verebilecekleri soru işareti olarak önümüzde duruyor.

Tencere böylesine yuvarlanırken, kapağı bulmaya ramak kala AKP’nin ve eski diğer sağ partilerin eskiden beri her iktidarları döneminde gündeme attığı başkanlık sistemini inceden eleştiren cumhurbaşkanına, AKP’den nasıl farklı sesler geldiğini ve dışardan gelen farklı seslerin nasıl hazmedilemediğini görmüş de oluyoruz.

Parti içi demokrasiyi daha hala oturtamayan ve halka demokrasi nutukları atanların, aynı zamanda yaşamlarında da demokrasiyi tam olarak tanımlayamadıklarını ve demokrasinin ne anlama geldiğinden bihaber olmaları bir yana, kendi tezlerine karşı çıkanlara içi doldurulmuş tezlerle cevap vermemeleri özgürlükten ne kadar anladıklarını ve düşünce özgürlüğünü ancak kendileri için yorumladıklarının en büyük kanıtıdır.

Kanıtların çarpıştığı bir yerde elbette ki; körlerle sağırların nasıl birbirlerini ağırladıklarını, tencerenin yuvarlanırken nasıl kapağını bulduğunu böylesine manzaralarda görebilme şansına sahip oluyoruz.

İnsanların yaşam biçimleriyle, politikalarının birbirine eşit tutulmasını sağlayan anlayış nasıl gaflet bir olguysa, insanların kendi dışındaki düşüncelere de karşı çıkması o derecede gaflet bir anlayıştır ve işte düzene, sisteme karşı olmaktan bahsettiğimiz ise tam da budur.

Sisteme ve düzene karşı çıktıklarını söyleyenlerin, uygulamada nasıl topalladıklarını, “ucube” anlayışlarıyla “Benim adım Kemal” demelerinden bile çok rahat anlayabiliriz; insanların değişim isteğine “aksırarak tıksırarak” cevap verenler, kendi düşüncelerinin esamesinin bile okunmayacağına kanaat getirenlerle aynı terazinin üstündeler ve bu terazi bazen bir o tarafa gitse de, bazense diğer tarafa gitse de ayrıntıda hep eşitleniyor ve dengeleniyor.

Zaten önemli olanda bu ayrıntıyı keşfetmek ve bu ayrıntının ne olduğunu görebilmek değil midir?

Eski alışkanlarından vazgeçtiklerini söyleyen ve göreve değişimle gelenlerin beraberinde getirdiği dar grupçu anlayışı temsil edenlerin, alışkanlık edinmemişlerle ve yeni anlayışta olanlarla değişmesi gerekiyor.

Kısacası bu sistemin üzerine değil de, bu sistemi kaldırarak yeni bir temel atmak ve o temeli içi doldurulmuş tezlerle inşa etmek bu çıkmaz yolun tek çıkış noktasıdır.

Bunu da kimlerin yapabileceğini er ya da geç göreceğiz.

Göremesek bile elbette birilerinin bunu göreceği kesin.