30 Ağustos Dünya Kayıplar Günü, 1981 yılında Kosta Rika’da kurulan Latin Amerika Kayıp Aileleri Dernekleri Federasyonu tarafından ilan edildi. Birleşmiş Milletler (BM) öncülüğünde kayıplar sorununa dikkat çekmek için her yıl 30 Ağustos'ta etkinlikler düzenlendi.

Türkiye'nin vize raporu AKPM'ye gidiyor: 'Ret kararları yargı denetimine açılsın' Türkiye'nin vize raporu AKPM'ye gidiyor: 'Ret kararları yargı denetimine açılsın'

Türkiye'de ise gözaltında kaybettirilen çocuklar ve yakınları için aileler ve hak savunucuları, 27 Mayıs 1995'te İstanbul’da bulunan Galatasaray Meydanı'nda oturma eylemi yapmaya başladı ve Cumartesi Anneleri adını aldı. İstanbul’un ardından Diyarbakır Koşuyolu Parkı'nda da 31 0cak 2009 yılından beri her cumartesi günü ‘Kayıplar bulunsun, failler yargılansın’ eylemi yapılıyor.

Dünya Kayıplar Günü'nü İHD Diyarbakır Şubesi Zorla Kaybedilenler ve Siyasi Cinayetleri Araştırma Komisyonu Eş Sözcüsü Fırat Akdeniz, Gazete Duvar'dan Semra Yansit'e konuştu. Kaybettirmenin ölümden daha zor ve toplumda infial yaratan bir durum olduğunu vurgulayan Akdeniz, "İlk defa 1941 yılında Adolf Hitleri'n 'Gece ve Sis' kararnamesiyle zorla kaybettirme bir devlet politikası haline geldi. Bu sistem kısa bir süre sonra Latin Amerika’ya ve ardından dünyanın birçok yerine yayıldı. 1937 yılında Guatemala iktidarının birçok insanı kaybettirmesi, 1973-77 yılında Şili’de binlerce insanın kaybettirilmesi, 1976-1983 yılları arasında Arjantin’de yaşanan zorla kaybettirmeler bizlere mücadele alanları sundu ve o mücadeleyi bizler devir aldık. Cumhuriyet tarihinden öncede 24 Nisan 1915 yılında 235 Ermeni aydını Anadolu'ya sürgün edilerek kaybettiriliyor. Bizler Türkiye’deki kayıplar tarihini bu yıldan baz alıyoruz. 1936 yılında Salih Bozışık İstanbul Emniyeti'nde gözaltına alınıp kaybettiriliyor. 1948 yılında Sabahattin Ali gözaltına alınıp kaybettiriliyor. Tüm bu kayıp olayları Türkiye'de 1950 ve 1980 yıllarına kadar münferit olaylar olarak tanımlanıyordu" dedi. 

‘KAYBETTİRMELER DEVLETİN SİSTEMLİ BİR POLİTİKASI HALİNE GELDİ’

“Devlet artık mücadele pratiğini sadece silahla değil başka yöntemlerle devreye sokuyor. Kürdistan bölgesinde korucu sistemi oluşturuyor. JİTEM ve Hizbullah gibi paramiliter örgütler kuruluyor" diyen Akdeniz, "Bu paramiliter örgütler PKK ile mücadele etmek üzere kurulmuşlardı. Ancak bu mücadele adı altında birçok sivil ya öldürüldü ya da kaybettirildi. 1995 yılında bir grup anne bu olaylara tepki göstermeye çalıştı. Ocak ve Tosun aileleri bu mücadelenin sembol isimleridir. 31 Mayıs 2009 yılında AKP döneminde yeniden yüzleşmenin gerçekleşeceği umuduyla anneler eşzamanlı olarak hem Diyarbakır’da hem de İstanbul’da eylemlerine yeniden başladılar. O günden bugüne eylemlerimiz devam ediyor. Devlet kendisine muhalif olanlara karşı kaybettirmeleri bir ceza politikası olarak uyguladı. Ve bu ceza sonsuz bir ceza olarak kendini sürdürdü. Devlet, Cumartesi Anneleri'nin eylemini bir terör olayı olarak tanımlıyor. Kayıp yakınları hiçbir zaman yaslarını tutamadıkları için sürekli içlerinde bir boşluk oluşur. Yas ritüelleri gerçekleşmediği için o acı hep taze kalır ve ruhsal bir parçalanma yaşanır.  Belki bir gün Cemil gelir diye Berfo ana 30 yıl boyunca evinin kapısını kapatmadı. Hep o boşlukta bir umut besledi. O yüzden kayıp yakınları aileleri ve Cumartesi Annelerinin istediği şey evlatlarının kemiği bile olsa o kemiğe sahip olmayı istemektir” ifadelerini kullandı.

‘YAŞANILAN TRAVMALAR ÇOCUKLUĞUMUZU YAŞAMAYACAK BİR DURUMA TAŞIYOR’

Diyarbakır'ın Kulp ilçesine bağlı Demirli köyünde 1996'da amcasının evinde bulunduğu sırada evlere yapılan baskınlardan sonra gözaltına alınan ve bir daha kendisinden haber alınamayan Mehmet Şirin Bayram’ın kardeşi Halime Bayram, o gün yaşadıklarını anlattı.

Halime Bayram, kardeşi Mehmet Şirin Bayram'ın asker ve korucular tarafından gözaltına alındıktan sonra bir daha haber alınamadığını söyledi: “1996 yılından itibaren her hafta Diyarbakır'ın Koşuyolu parkında ‘Kayıplar bulunsun, failler yargılansın’ eylem yapmaktayız. Abimin kaybolduğu yılda ben ilkokul 1. sınıfa gidiyordum. Çocuk olduğumdan bazı şeyleri anlamakta zorlanıyordum ancak evdeki hüzün atmosferinden kötü bir şeyler olduğunu anlayabiliyordum. O süreçte yaşanılan travmalar gelecekte ruhsal halimize sirayet etmeye başlıyor. Haliyle o dönemde eve yapılan baskılar ve psikolojik şiddet sizlerin çocukluğunu yaşamadan daha erken büyümenize ve artık bir şeyleri daha erken kavramanıza sebebiyet veriyor. Tüm bu travmalarda çocukluğumuzu yaşayamayacak bir duruma taşıyor. Sizden sevdiğiniz birinin elinden alan kişi ya da sistemi öğrenince ona karşı bir tavır sergilemeye başlıyorsunuz. Çünkü yaşamaya artık bencilce bakamayıp bir mücadele alanın içine dahil oluyorsunuz."