Roman kadınlar İstanbul Sözleşmesi’ne sahip çıkıyor

Edirne, Hatay, İstanbul ve İzmir’de yaşayan Roman kadınlar, İstanbul Sözleşmesi ile ilgili tartışmaları değerlendirdi

Roman kadınlar İstanbul Sözleşmesi’ne sahip çıkıyor

Türkiye’nin 2011 yılında ilk imzacısı olduğu İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi yönündeki tartışmalara, Roman kadınlar da katıldı.

Edirne, Hatay, İstanbul ve İzmir’deki Roman kadınlar, erken yaşta evliliğe neden mecbur bırakıldıklarını, maruz kaldıkları şiddet karşısında neler yaptıklarını, hangi durumda şikayetçi olmaktan kaçındıklarını, sığınma evine nasıl sığdırılamadıklarını anlattı.

Duvar’ın haberine göre, İstanbul Sözleşmesi’ni değerlendiren Roman kadınlar, toplum için bu sözleşmenin önemine dikkat çekti.

‘GELENEKSEL YAPININ ŞİDDETİ SÖZ KONUSU’

600 Roman Sivil Toplum Örgütü içindeki tek kadın başkan olan Sıfır Ayrımcılık Derneği Başkanı Elmas Arus, “Roman kadınlar, tüm kadınların yaşadığı toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yanı sıra ‘öteki’ olmaktan kaynaklı bir eşitsizlik daha yaşıyor. Çoklu eşitsizlik yaşayan Roman kadını, özel ve kamusal alanda şiddetin hemen her türlüsüyle karşı karşıya” ifadelerini kullandı.

Arus’a göre Roman kadını, öncelikle toplumdaki geleneksel yapının şiddetine uğruyor. “Kârsız gelin olmaz” denilen bir yaklaşımla kadının getireceği faydaya bakılıyor. ‘En çok doğuran, en çok ev işi yapan, uysal, dayak yediğinde babasının evine gitmeyen…’ kadın toplumda makbul görülüyor. Kadından çiçek satarak veya hurda toplayarak evi geçindirmesi, kayın aileye bakması, çocuk doğurması, evi çekip çevirmesi, namusunu koruması bekleniyor. Toplumun tüm yükünü kadınlar çekiyor ve bunca çabaya rağmen şiddetten de kaçamıyor.

Sözleşmenin “önleme, koruma, soruşturma ve kovuşturma, bütüncül politikalarla hareket etme” şeklindeki dört temel üstüne yükseldiğini hatırlatan Arus, kadınların daha ilk basamakta takıldığını, sonraki basamaklara adım atmaya imkân ve cesaret bulamadığını kaydetti.

‘KURUMLARI GÜVENLİ BULMUYORLAR’

Şiddete uğrayan kadınların, kolluk kuvvetlerine gitmeyi tercih etmediğini söyleyen Arus, “Kadın başı derde girince emniyeti görmüş, emniyetin onları koruduğuna dair bakış açısı yok. Kurumları, sığınabileceği şekilde güvenli bulmuyor. Güvenip başvuran da koruma tedbirlerinden kesin sonuç alamadığı için ya bıçak taşımak gibi kendi savunma yöntemini geliştiriyor ya da şiddete razı bir hayat sürüyor” şeklinde konuştu.

‘ETNİK KİMLİK ŞİDDETİNE MARUZ KALIYORLAR’

Arus, İstanbul Sözleşmesi’nin özellikle 4. maddesindeki, ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına yönelik ifadelere dikkat çekerek Roman kadınların kamusal alanda kadın olmaktan çok, Roman olmaktan kaynaklı ‘etnik kimlik şiddeti’ne de maruz kaldıklarını şöyle vurguladı:

“Romanlar ne yazık ki toplumun ötekisi! Her alanda ön yargı ve ayrımcılıkla yüz yüze olduğu bilinen bir gerçek. Kamusal alana çıktıklarında da cinsiyetten ziyade etnik ve kültürel kimlikleri üzerinden ayrımcılığa ve şiddete maruz kalıyorlar. Bir sonraki aşamada kadın olmaktan kaynaklı uğradıkları tacizler söz konusu. Çiçek satmaya veya kâğıt toplamaya giderken Romanlığını vurgulayan kıyafet giyiyor. Görsel kimliğini dışarıdan gelecek taciz ve şiddete karşı mesafe olarak kullanarak kendince tedbirini alıyor.”

‘CEZASIZLIK ERKEKLERE CESARET VERİYOR’

Adana Romanlarından Nevin Toplar’a göre, Roman kadınların sözleşmeden haberi yok. Çoğunluğu okur – yazar değil, okur – yazar olsa bile bu kampanyalar sosyal medyadan yürütülüyor ve kadınların, internete erişimi az. Hak arama konusunda bilinçli değiller, bilinçli olanlar da geçim derdiyle meşgul. Ancak bu, sözleşmeye ihtiyaç duymadıkları anlamına gelmiyor. Aksine, çocuk yaşta evlendirilen, dayak yediği halde susmaya mahkûm olan, emniyete başvurmaya korkan, başvursa da evine geri gönderilen, uyum sağlayamadığı için sığınma evlerine sığdırılamayan, çaresizlikten intihara teşebbüs eden onlarca Roman kadının İstanbul Sözleşmesi’ne ihtiyacı var.

Toplar, “Kızlar kaçıp erkenden evleniyor, daha iyi bir hayata kavuşacaklarını zannediyorlar da değişen bir şey yok. Üstüne erkenden anne oluyorlar. Şiddete illa ki maruz kalıyorlar ama nereye gitsinler? Kadın dayak yer, baba evine sığınamaz. Kaçarak evlendiği için aileleri genelde reddeder. Polise gitse ifade alıp bırakıyorlar. Kadın yine kocasıyla aynı evde yaşamaya mahkûm. Polise birkaç kez başvuran kadına, ‘eşin sana bunu yaptığına göre…’ diye başlayan kadını suçlayıcı cümleler kuruluyor. Kadın sonuç alamayınca bir süre sonra şikayetçi olmaktan da vazgeçiyor. Sonra ya başkasıyla kaçıyor ya da intihar ediyor!” dedi.

Koruyucu tedbirlerin alınamayışı ve cezasızlığın erkeklere cesaret verdiğine dikkat çeken Toplar, sözleşme hükümleri uygulandığı takdirde erkeklerin gözünün korkacağını savundu, kadınların da şikayetçi olma konusunda daha cesur davranacağını söyledi.

‘ERKEN YAŞTA EVLİLİKLE MÜCADELE ETMELERİ İÇİN SÖZLEŞME ÖNEMLİ’

İzmir Romanlarından 20 yaşındaki Ceren Pekbalıkçı, toplumda erken yaştaki evliliklerin gelenek haline geldiğini hatırlattı.

Bunun gelenekten çok eğitimsizlikten kaynaklı bir sorun olduğunu düşünen Pekbalıkçı, “Aileler yoksul ve çok çocuklu, tüm çocukları okutma gibi bir lüksü yok. Evin büyük kızı, evde kardeşlerine bakmak zorunda kalır, okula gidemez. 14 – 15 yaşına gelince de tabir-i caizse kocaya kaçar! Kız, 17’sine kadar evlenmediyse çirkin veya kusurlu olduğu düşünülür. Bu sefer ‘evde kalmış’ denir. Kızlar, kendileri için başka bir hayatın mümkün olduğunu pek düşünmez, erkenden evlenir” diye konuştu.

Kaçmadan yapılan evlilikler de eski tabirle ‘başlık parası’, yeni tabirle ‘süt parası’ alındığını ifade eden Pekbalıkçı, bir arkadaşı için 25 bin lira bedel istendiğini söyleyerek “Bunun bir mal satmaktan farkı yok! İnsan onuruna aykırı.” şeklinde tepki verdi.

Roman toplumunun özellikle erken yaşta evliliklerle ilgili İstanbul Sözleşmesi’ne ihtiyaç duyduğunu vurgulayan Pekbalıkçı, toplumu adına sözleşmeye sahip çıktığının altını çizdi.

‘SIĞINMA EVLERİNE GİTMEYE KORKUYORLAR’

Edirne Romanlarından Sema Poyraz, şiddet gören kadınlardan biri olduğunu ancak bir noktada buna “dur” dediğini ve 25 yıllık eşinden ayrıldığını anlatarak söze başladı.

Bu kararı almasındaki en büyük etkenin para kazanabilmesi olduğunu söyleyen Poyraz, “Fiziksel şiddet gördüm, hakaret işittim, çocuklarım var diye bir şekilde orta yol buldum ama baktım daha fazla olmayacak, yolları ayırdım! Pazarcılık yapıyorum, ekmeğimi kazanıyorum. Bu durum bana güven verdi. Bizim toplumda boşanma yok gibi. Şiddet gördüğü halde ayrılmayan kadınlarla konuştuğumuzda beni tebrik ediyorlar, sonra nasıl yaptığımı soruyorlar. Onlara da çalışmalarını söylüyorum. Şiddete sesini çıkaramayan kadın, çaresizlikten ve parasızlıktan susuyor çünkü. Sığınma evine gidin diyorum, sahip çıkılmayacağını düşündükleri için korkuyorlar. Onlara güven verilmesi gerekir” dedi.

İstanbul Sözleşmesi’ne sahip çıkan kadınlar, Roman Diyalog Ağı (RODA) çatısı altında buluştuklarını, sözleşmeyi ve 6284 sayılı kanununu önümüzdeki günlerde çevrimiçi toplantılarda tartışmaya açacaklarını, kadınları bilinçlendirmeye yönelik kampanyalar yürüteceklerini de duyurdu.

Demokrat Haber’e Patreon'dan bağış yapabilirsiniz > > > > >

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER