“Seçim çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?”
“Döneme ilişkin düşünceleriniz nedir?”
“Seçimlerle ilgili neden hiçbir şey yazmıyorsunuz?”
“Susmanız doğru mu?”
“Bu tavrınızla zarar verdiğinizin farkında mısınız?”
“Sizi anlamakta güçlük çekiyoruz, yoruldunuz mu?”
“Bağımsızları destekliyor musunuz?”
Son zamanlarda bana değişik yollarla sorulan sorulardan bazıları bunlar. Bu sorulara başkalarını da eklemek gerekir, ama gerçekte istenilen şey “Ne düşünüyorsun, niye suskunsun” sorusunun yanıtı.
Kulağıma kadar gelen, gözümün önüne yazı olarak düşen bazı ağır suçlamaları yanıtlamak artık bir görev haline geldi, yazıyorum.
Seçimlerle ilgili düşüncelerim siyasi arenada dile getirilenlerden çok farklı. Yapılan, sürdürülen çalışmalara kişi olarak her hangi bir zarar vermemek için seçimlerle ilgili düşüncelerimi sadece çok samimi olduğum birkaç arkadaşa açıkladım. Elbette gönül olarak bağımsız adayların kazanmasını istiyorum, ama bu konuda sergilenen “Umut”u ne yazık ki taşımıyorum. Umarım ve dilerim sonuçta ben haksız çıkarım.
Günümüzde herkesin rahatlıkla diline alabildiği, teoriler ürettiği “Kürt sorunu” ve “Barış” konusunda çok farklı düşüncelerim var. Silahsız, kavgasız, şiddetsiz, biber gazı, tank, panzer, polis, asker karışmadan, insanlar yaralanmadan, ölmeden aktif olarak sürdürülebilecek bir “SİVİL İTAATSİZLİK EYLEMİ” yapılabileceğini ve bunun asla olanaksız olmadığını düşünüyorum.
1-Belirlenecek bir günde özellikle Kürt kentlerinde başta işverenler, esnaf olmak üzere tüm halkın paralarını bankalardan son kuruşuna kadar çekmeleri ve direniş için belirlenen süre boyunca banka ilişkilerine girmemeleri!
2-Hiçbir resmi dairede iş takibi yapılmaması!
3-Evlenme, boşanma gibi işlemlerin durdurulması!
4-Mahkemelere baş vurulmaması, duruşmalara katılınmaması!
5-Metropollerle sürdürülen ticari ilişkilerin dondurulması!
6- Çalışanların (Belediye ve sağlık hizmetleri dışında) tüm iş yerlerinde işi yavaşlatmaları!
7-Günün belirli saatlerinde tüm evlerde, bahçelerde teneke, tencere çalarak gürültü yapılması!
8-Belediyelerin merkezi duyuru araçlarından günün belirli saatlerinde haklı istemlerin dile getirilmesi, barışla ilgili türkülerin, şarkıların çalınması!
9-Devlete ödenecek para cezalarının, elektrik, su, yakıt ücretlerinin ödenmemesi!
10-İnsanların bu eyleme gönüllü katılmalarının istenmesi, zorlamalara gidilmemesi, olası provokasyonlara karşı dikkatli olunması, şiddet içeren eylemlerden kaçınılması!
Yukarıda sayılanlar sivil bir başkaldırıyı kanıtlamaya yeterlidirler. Yerel yönetimler elbette bu önerileri daha canlı eylem biçimleriyle geliştirebilir, yenilerini bulabilir. Bu eylemin bir ay süreyle kesintisiz yapılması karşısında sessiz kalabilecek bir devleti düşünmek bile istemiyorum. Eğer sessiz kalınırsa orada yapılan bir seçimin de artık hiçbir anlam taşımadığı kendiliğinden ortaya çıkacaktır.
Şimdi birileri “Bize akıl veriyor” diyebilir, değil, düşüncem soruluyor, üzerimde korkunç bir baskı var ve yaşamını ezilen halklar için harcamış biri olarak –belki son kez- görevimi yapıyorum.
Bazı “Yazar” ve “Köşe yazarı” gazeteciler durmadan ve çılgınca “Savaş” çağrıları yapıyor, taktikler üretiyor. Bir yazarın bir gazetecinin savaştan yana çığlıklar atmasını iğrenç buluyorum.
Hiç kimsenin ölmesini, yaralanmasını, burnunun kanamasını istemiyorum.
Barışın pekala silahsız da sağlanabileceğine, bunun için halkın gerçek gücünü göstermesinin yeterli olacağına inanıyorum.
İnsanların ölmesi elbette yürekleri dağlıyor, ama unutulan bir şey var: Eğer bir yerde savaş varsa orada insanların ölmesi de kaçınılmaz bir gerçek değil midir? Asl’olan o savaşın bir biçimde sona erdirilmesi, sorunların siyasi kanallarda çözümünün sağlanması değil mi?
Ama ne yazık ki bu güne kadar o halkın %50’si bile kendini doğrudan ilgilendiren sorunla ilgilenmedi, ilgilenmiyor. Birilerinin gelip kendisini kurtarmasını bekliyor, ama o birileri yıllardır dişe diş bir mücadele yürütürken onu şekilde bile olsa desteklemiyor. Bu sözleri yazdığımızda da bizler “Halka güvensizlik yaymakla” suçlanıyoruz.
Bu güne kadar sürdürülen mücadelenin tüm yükü 2,5-3 milyon insanın sırtında kaldı. Bunu, o halkın geneli açısından ele aldığımızda büyük bir suç ve ayıp olarak değerlendiriyorum.
Her eylemden sonra cezaevlerine doldurulan çocuk, kadın, yaşlı insanların bir süre sonra unutulduklarını söylersem bana kızacak kişiler olacak elbette.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde alınacak “Sınır ötesi ve sınır içi operasyon” kararlarını engelleyemeyeceklerse, cezaevlerine doldurulmuş on binlerce siyasi tutsağın derhal serbest bırakılmasını sağlayamayacaklarsa o meclise 20 veya 50 Kürt milletvekilinin girmesinin bence hiçbir önemi yoktur.
Son döneme ilişkin düşüncelerim özetle böyle. Benim için “Korktu, yıldı, çöktü, battı, yerinde oturuyor, karşı cepheye geçti” diyenlere özellikle duyurulur!