Kavala hakkındaki tüm suçlamalara yanıt verdi: İddianame değil iftiraname

Osman Kavala 1112 gündür tutuklu bulunuyor

Kavala hakkındaki tüm suçlamalara yanıt verdi: İddianame değil iftiraname

1112 gündür tutuklu olan iş insanı ve aktivist Osman Kavala, kendisine yöneltilen suçlamaları ve hakkında hazırlanan iddianameyi “iftiraname” olarak değerlendirdi.

T24’ten Şirin Payzın’ın sorularını yanıtlayan Kavala'nın darbe girişimi, casusluk suçlaması ve tahliye kararı verilmesinin ardından yeniden tutuklanmasına ilişkin sorulara verdiği yanıtlar şöyle: 

Üç yıldan fazla bir süredir tutuklusunuz, cezaevinde bu kadar kalacağınızı tahmin eder miydiniz?

İlk tutuklandığımda bunun bir değerlendirme hatası olduğunu ve hatanın kısa süre içinde düzeltileceğine inanıyordum. Ancak gelişmeler, yapılanın hukuki bir tasarruf değil, paralel bir cezalandırma uygulaması olduğunu idrak etmemi sağladı. Yeni iddianame zaten tüm bu hukuksuzluğu ve arkasındaki anlayışı aleni hale getirilmiş. Öyle anlaşılıyor ki yargı mensuplarının bir kısmı, siyasi önceliklerin, evrensel hukuk normlarından ve insanların özgür yaşama hakkının korunmasından daha önemli olduğu anlayışını içselleştirmişler. Üç yıl kısa bir süre değil. Özellikle de belli bir yaşın üzerindeyseniz hayatınızdan alınan bu zaman dilimi telafi edilmesi mümkün olmayan bir kayıp haline geliyor.

Tek bir cümle ile yazılan bu iddianameyi tarif etmenizi istesem ne dersiniz?

Bu, temel hukuk normlarına uygun, suç olan eylemin failini ortaya çıkartmak için hazırlanmış, delil içeren bir iddianame değil, siyasi suçlar işlediğime dair algı oluşturmak amacı ile kaleme alınmış kurmaca türünde bir metin. Tek kelimeyle bir iftiraname.

Üç kez ağırlaştırılmış müebbet nerdeyse darbe girişiminde bulunanlara bile istenmedi; nasıl karşıladınız bu talebi?

İddianamede anayasal düzeni değiştirmek (darbe girişimini desteklemek), hükûmeti devirmek (Gezi’yi organize etmek) ve casusluk suçlamaları birlikte olduğu için bu böyle. Bunun da bir iç mantığı var. Delil yokluğunda her suçlama bir diğerinin kanıtı gibi kullanılmış. Suçlamalar birbirine dayandırılarak benim karanlık işler çevirdiğim algısı yaratılıyor.

İddianamenin ayrıntılarına bakalım. Beraat ettiğiniz Gezi davasında size yöneltilen ve aslında net delilleri olmayan suçlamalar bu iddianameye de girmiş. Nedir cevabınız?

Bu, Gezi duruşmasında verilen beraat kararını boşa çıkarma, bertaraf etme gayreti, hukukla inatlaşma tavrı. Gezi iddianamesini değerlendiren İngiltere ve Galler Barosu İnsan Hakları Komitesi’nin raporunda şöyle bir tespit yapılmış: “Ya iddianameyi hazırlayan savcılar siyasal kuramlaştırmaya o kadar kapıldılar ki kendi kanıtlarını objektif bir şekilde değerlendiremeyecek duruma geldiler ya da bu iddianame dürüstlük kuralı çerçevesinde hazırlanmış bir iddianame değil.”

Yeni iddianame de Gezi iddianamesini hazırlayan iddia makamının elinden çıkma. Gezi iddianamesindeki dış komplo teorisi canlandırılmaya çalışılmış. İlginç olan husus şu:

Gezi iddianamesinde benimle ilgili kurguyu hazırlayanların, hukuksuz biçimde telefonlarımı dinleyenlerin FETÖ üyeliği ile suçlanan emniyet ve yargı mensupları olduğu ortaya çıktı, bu olgu Gezi davasının mahkeme kararında yer aldı. Buna rağmen yeni iddianamede benim FETÖ sorumlularıyla irtibatta olduğum söyleniyor.

İddianamede, darbe teşebbüsü öncesi Henri Barkey ile telefonlarınız Elmadağ ve Taksim civarı aynı baz istasyonlarından sinyal verdiği için, sık sık görüştüğünüz iddia ediliyor? Henri Barkey ile ilişkinizi tam olarak anlatır mısınız?

Benim çalışma ofisim Divan, Hilton, Ceylan, Grand Hyatt otellerinin ortasında, Talimhane’deki oteller adasına adeta bitişik konumda. Yurt dışından şehrimize gelen sayısız insanla telefonlarımız aynı baz istasyonlarından bağlanıyor. Malum, ilk tutuklandığımda bu bilgiye dayanarak 90 saat telefon görüşmesi yaptığımız iddiası ortaya atılmıştı. Bunun gerçek olmadığı anlaşılınca karşılıklı görüşmeler yaptığımız kurgulandı. Çevir kazı yanmasın durumu.

Henri Barkey akademik formasyona sahip, Türkiye ve Ortadoğu üzerine çalışıyor. Kendisi birçok defa hükûmet temsilcilerinin, hükûmete yakın sivil toplum kuruluşlarından konuşmacıların katıldığı konferanslara davet edilmiş. Akademik çevrelerin yanı sıra, Sayın Arınç’ın da ifade etmiş olduğu gibi, AKP’li siyasetçilerle de yakın diyaloğu olan birisi. Ben kız kardeşini tanırım, ama kendisiyle tanışmamız böyle bir konferansta oldu. En son da Ekim 2012 tarihinde yapılan İstanbul Forumu Konferansı’nda karşılaşmıştık. Bunların dışında sürekli irtibatımız vaki değil, ortak bir çalışmamız, hatta özel bir görüşmemiz dahi olmadı. Anadolu Kültür’ün herhangi bir etkinliği ile ilgilenmiş de değil.

İddianamede ileri sürüldüğü gibi, 15 Temmuz darbe girişiminin aktörlerinden birisi olduğundan ve casusluk faaliyeti yürüttüğünden gerçekten şüpheleniliyor olsaydı, devlet kurumları hakkında kritik bilgi edinebileceği kaynakların araştırılması, diyalog içinde olduğu kişilerin ifadelerine başvurulması gerekirdi. Benden temin edebileceği özel bilgi, olsa olsa, Anadolu şehirlerinde sanatçıların faaliyetleri ve risk altında kültürel mirasın durumu olabilir. Üç yıllık soruşturma sonucunda Barkey’in darbe girişimi ile ilişkili olduğuna dair bulunan tek somut delilin otelde bıraktığı öne sürülen Pennsylvania armalı küçük çan olması da soruşturmanın ve iddianın ciddiyeti hakkında fikir veriyor.     

Daha önce Gezi eylemlerini düzenlemekle suçlanıyordunuz şimdi de 15 Temmuz darbe girişimini… 15 Temmuz’da ne yapıyordunuz?  Bir gün önce ve darbeden sonraki günler ne yapıyordunuz?

Evet, iddia makamı daha mütevazı suçlamaları bana yakıştırmamış. 10-15 Temmuz arasında UNESCO Kültür Mirası Komitesi’nin İstanbul’da büyük bir uluslararası toplantısı vardı, ona katılmıştım. Kültür Bakanlığı Ani’yi Dünya Kültürel Mirası listesine aday göstermişti, biz de bunu destekleyecek çalışmalar yapıyorduk. Henri Barkey ile 18 Temmuz’da Karaköy Lokantası’nda karşılaştığımda, ben kültürel miras konusunda çalışan yabancı konuklarla birlikteydim.

15 Temmuz darbe girişimini önceden haber almış mıydınız? Barkey ile birlikte planladığınız iddiasına ne dersiniz?

Her ikisi de saçma iddialar.

Darbe girişimini duyunca ilk tepkiniz ne oldu? Bu girişimi kimin planladığını düşünüyorsunuz?

Çok şaşırdım. 12 Eylül’de olduğu gibi emir komuta zinciri içinde yürütülmediğini, ordunun büyük kısmının katılmadığını öğrenince başarılı olamayacağını tahmin ettim. Buna rağmen kalıcı zararlara yol açabileceğini de aklımdan geçirdim ve kaygılandım. İlk bilgiler ortaya çıkınca, darbenin arkasında Gülenci örgütlenme olduğuna ikna oldum. Ancak, bir noktayı vurgulamak istiyorum. Darbe girişimini planlayanların ve yürütenlerin dar bir kadro olduğu açık. Buna karşılık Gülenci yapılanmanın büyük kısmı yaygın ağ tipi örgütler bileşkesinden oluşuyor. Bunlara katılan, bunlarla irtibatta olanların büyük kısmının örgütün kriminal faaliyetlerinden, dolayısıyla darbe hazırlığından haberdar olduklarını, bunu desteklediklerini iddia etmek mümkün değil.

İddianamede öne sürülen devletin gizli kalması gereken belgelerini aldığınız ve askeri casusluk yaptığınız doğru mu? Ulusal güvenliği tehdit eden belgeleri ele geçirdiğiniz ve casusluk için kullandığınız iddiasına ne dersiniz?

İddianamedeki casusluk suçlamasının iki özelliği var. Bu suça konu olabilecek hiçbir belge ya da somut bilgiden söz edilmiyor ve yasalardakinden farklı bir casusluk tanımı yapılıyor. İddianamede yasalarda casusluk suçunun açık biçimde tarif edilmediği öne sürülüyor. Anlaşılan savcılık bu durumdan dolayı bir içtihatta bulunmuş ve sivil toplum faaliyetlerini de içine alacak yeni bir casusluk tanımı yapmış. Bu yeni casusluk tanımından dolayı sekiz aydır tahliyem engelleniyor.

FETÖ ya da Fetullahçı cemaatle ilginiz var mı?

Gülenci cemaatle, Gülenci örgütlenme ağı içindeki kuruluşlarla ilişkim, bunlara yönelik bir sempatim olmadı. Daha öne Çağdaş Eğitim Vakfı’na Emniyet tarafından düzenlenen operasyonu vakfa destek olabilmek için yakından izlemiştim. Bu olay Emniyet içindeki Gülenci yapılanmanın arz ettiği tehlike konusunda benim için uyarıcı olmuştu. Ama o sırada yargıda da paralel bir yapılanma olduğunu bilmiyordum. Zaten PKK destekçiliği ile suçlanan ÇEV Yönetim Kurulu üyeleri de tutuklanmamışlardı ve yanlış hatırlamıyorsam ilk celsede beraat ettiler. Ergenekon davası ÇYDD’ye, Türkan Saylan’a uzanınca benim için resmin parçaları bir araya gelmiş oldu.

İddianamenin Fethullahçı (FETÖ) savcıların zamanında hazırladığı Balyoz,  Ergenekon, Odatv iddianameleriyle benzeştiği konuşuldu. Sizin fikriniz nedir?

Bence Ergenekon iddianamesine daha çok benzeyen Gezi iddianamesiydi. Ergenekon’da olduğu gibi burada da çok etkili bir gizli örgüt kurgusu yapılmıştı, benim bunun lideri olduğum iddia ediliyordu. Zaten Gezi iddianamesi, FETÖ üyeliği ile suçlanan emniyet ve yargı mensuplarının hazırlamış olduğu kurguya dayanıyor. Yeni iddianamedeki yenilik Henri Barkey ile aramdaki gizli ilişki. Onunla birlikte adeta görünmezliği olan bir bilim kurgu kahramanı gibi 15 Temmuz darbe girişimini hazırlıyorum, STK’ları kontrol ederek casusluk faaliyeti yürütüyorum. Aramızdaki iletişim çok gizli olduğu için de tespit edilemiyor!

İddianamenizi yazan savcı Adalet Bakan Yardımcılığı’na atandı. Aynı zamanda HSK’da hâkim ve savcıların atamalarına da bakacak. Ne düşünüyorsunuz?

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf olan bir devletin yöneticilerinin, bu tür iddianamelerin hazırlanmasına ve bunları temel alan tutuklama uygulamalarına engel olma gibi bir sorumlulukları olmalıdır. Yargı Reformu Strateji Belgesi’nde hâkim ve savcıların sicilleri değerlendirilirken, tasarruflarının AİHM kararlarına uygun olması kriterinin de dikkate alınacağı belirtilmişti. Hazırlanan iddianamelerin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve AİHM normlarına uygun olmadığı gayet açık.

Karar gazetesinde Taha Akyol ile yaptığı mülakatta Prof. İzzet Özgenç, AYM’nin verdiği ihlal kararının gereğini yerine getirmeyen bir ağır ceza mahkemesi başkanının Yargıtay üyeliğine seçilmesinden söz etmiş. Bunu beklenti yaratan uygulamalara örnek olarak gösteriyor. Akyol da bu uygulamaları siyasi sadakatin ödüllendirilmesi olarak tanımlıyor.

Her iddianamede Soros’un uzantısı olmakla suçlanıyorsunuz ama Soros’a açılan dava yok? Sizce neden Soros’a dokunulmuyor?

İddianamelerin amacı suç işlemiş olanları ortaya çıkarmak olsaydı ve iddia makamı iddianamedeki kurguya gerçekten inanıyor olsaydı, Soros’un da sanıklar ya da şüpheliler listesinde olması gerekirdi. Ama amaç bu değil,  Soros’un ismini kullanarak algı yaratmak. Bu şekilde Gezi protestolarının dış komplo sonucu olduğu söylemine uygun bir kurgu hazırlanmış oluyor. Kendisiyle ilgili yaygın kanaatlerden dolayı Soros’un içinde aktör olduğu bir anlatı, delile ihtiyaç olmadan da ikna edici bulunuyor.

Soros’un Yahudi olduğu için İsrail’in çıkarlarına uygun biçimde Erdoğan hükûmetine karşı faaliyetlerde bulunduğu iddiasına ne dersiniz?

Bu iddia iddianamede yer almıyor, ancak bazı yayınlarda dile getirildi. Hitlervâri bir bakış açısını yansıtıyor. Soros’un Netanyahu hükûmeti ile arasının iyi olmadığı, Açık Toplum Vakfı’nın İsrail politikalarını eleştiren Filistinli akademisyenleri desteklediği herkesçe bilinen bir gerçek. Buna karşılık Türkiye’de hükümetle daima diyalog ve iyi ilişkiler içinde olmaya önem vermiş olduğuna şahit oldum. Son Türkiye ziyareti sırasında, basına da yansıdığı gibi,  Suriyeli sığınmacılar sorunu ile meşguldü. AB’nin bu insanlar için büyük bir fon ayırmasının, daha fazla sığınmacı kabul etmesinin,  gerekliliğini savunuyordu. Doğal olarak Türkiye’nin Suriyeli sığınmacılarla ilgili politikasını da destekliyordu.

İddianamede sivil toplum kuruluşlarının casusluk faaliyetleri için kullanıldığı tespitine yer verilmiş. Yurt dışı fon kullandınız mı, bu fonlar gizli fonlar mıydı? Devletin bilgisi, denetimi dışında alınmış, kaynağını açıklamadığınız fon var mıydı?

Anadolu Kültür’ün kullandığı tüm fonlar ve nasıl harcandıkları sitesinde açıklanıyor, resmi kayıtlarında da mevcut. Kaynağı belli olmayan bir fonun kullanımı ya da fonların ne olduğu belirsiz faaliyetler için kullanılması söz konusu değil.

İddianamede Kürt, Türk, Süryani, Ermeni vatandaşları birbirine düşüren, ayrıştırıcı çalışmalar yapmakla da suçlanıyorsunuz, nedir cevabınız?

Benim yönetiminde sorumlu olduğum Anadolu Kültür’ün yürüttüğü bütün projeler şeffaftır; tüm çıktılar, ürünler ortadadır. Bunların hiçbirinin suç şüphesi uyandıracak nitelikte olmadığı rahatça anlaşılır. Yirmi yıldır Çanakkale’den Kars’a, Diyarbakır’a kadar birçok Anadolu şehrinde sayısız etkinlik düzenledik, hiçbiri soruşturmaya dahi konu olmadı. Çalışmalarımızda farklı toplumsal kesimlerden gençler arasında önyargıları kırmayı, diyaloğu, uygar bir ortamda tartışmayı teşvik etmeyi amaçlıyoruz. Tabii ki, kültürel çeşitliliği zenginlik olarak görüyoruz ve bu bağlamda kültürel haklar konusunda duyarlılığı arttırıcı etkinliklere de destek veriyoruz.

Türkiye’nin kültürel özelliklerini istihbarat amaçlı kullandınız mı?

Bir toplumun kültürel özelliklerinin ve bunlarla ile ilgili sanatsal faaliyetlerin casusluk suçunun konusu olabilmesi akıl dışıdır. Ancak demokrasi dışı rejimlerde bunlar istihbarat amaçlı faaliyetler olarak görülebilir.

Sizin davanızın ya da hazırlanan iddianamelerin sivil topluma ve liberal düşüncede olanlara gözdağı vermeyi amaçladığı görüşüne katılır mısınız?

Gezi ile ilgili iddialar bu iddianamede de canlandırıldığı için ben baskın olan amacın kitlesel protesto eylemlerini itibarsızlaştırmak, kriminalize etmek olduğunu düşünüyorum. Gezi’nin dış güçlerce sahneye konan bir kalkışma olduğuna dair kurguyu canlı tutmak, bugün muhalefete yöneltilen suçlamalarda kullanılan söylem için elverişli. Bu yeni icat edilen casusluk suçlaması ise, hak savunucularına, azınlık haklarıyla ilgili çalışma yapan sivil toplum kuruluşlarına, hatta eleştirel yaklaşımlarını temellendirmek için araştırma yapanlara gözdağı vermek için elverişli olabilir. Malum, şu sıralarda gazeteciler de rahatlıkla casuslukla suçlanıyor.

Yalnız bırakıldığınızı düşünüyor musunuz? Özellikle TÜSİAD tarafından ya da sivil toplum tarafından…

Ben TÜSİAD üyesi değilim. Ancak olsaydım dahi TÜSİAD’ın ‘adil yargılanmasını bekliyoruz’ demek dışında yapabileceği bir şey olmazdı. Hak ihlâlinden söz edecek olsa yargıya müdahale etmekle suçlanırdı. Yargı kurumlarının siyasi etki altında olduğu baskıcı ortamlarda hak savunucuları dışındaki sivil toplum kuruluşlarının seslerinin çıkmaması bana çok yadırgatıcı gelmiyor.

Yurt dışından daha yoğun destek gelseydi sonuç farklı olur muydu?

Yurt dışından destek gelmesinden memnunum. Bunlar, ülkemden gelen destekler gibi bana büyük moral veriyor. Ancak, bunların etkili olacaklarını ya da etkili olmaları için artmaları gerektiğini de düşünmedim. Şu anda benim için özgürlüğüme kavuşmak kadar önemli olan, karşılaştığım hak ihlalinin ülkemizdeki yargı mensuplarının, siyasetçilerin, herkesin anlayabileceği bir şekilde teyit edilmesi.

Joe Biden’ın seçilmesi hakkında ne düşünüyorsunuz, sizin durumunuzu etkiler mi?

Ben ABD vatandaşı değilim. Amerika yönetimi de benim özgür yaşama hakkımı korumaktan sorumlu merci değil. Ancak, yönetime gelen sadece Biden değil. Biden, Demokrat Parti’nin geleneklerini yansıtan bir siyasetçi, yardımcısı Kamala Harris ise Amerika toplumundaki değişimin bir sembol ismi gibi, aynı zamanda önde gelen bir hukuk insanı. Yani yönetime yeni bir zihniyet geliyor. İnsan haklarının, hukuk normlarının gözetilmesinin ABD dış politikasında önemli bir unsur haline gelebileceğini düşünebiliriz. Ülkemizin uluslararası arenada itibar kazanması için bağımsız ve evrensel hukuk normlarına göre işleyen bir yargıya sahip olması gerekliliği, ABD deki değişimle daha aşikâr bir hale geldi. Tabii yargının bu şekilde işlemesi, öncelikle yurttaşlarımızın yargıya güven duyabilmesi için gerekli.

Sizin davanıza mesafeli duran kesimler de var. Sizin ‘yetmez ama evet’çi, liberal, PKK destekçisi olduğunuzu düşünüp sessiz kalanlar var. Ne diyeceksiniz?

Bunlar doğru olmayan ucuz yaftalamalar. Beğenmediğiniz düşünceleri savunan yurttaşların maruz kaldığı hukuksuzluklara sessiz kalınması akılcı bir davranış değil. Böyle bir tutum, modern hukuk normlarının ve bunlarla ilgili etik değerlerin içselleştirilmesine mani oluyor, hukuksuzlukların meşrulaşmasına hizmet ediyor. Ancak daha yaygın olan davranış, hukuksuzlukların kanıksanması, “Bizde yargı mı var” tavrıyla hak ihlallerinin normal karşılanması. Bu daha tehlikeli, zira bir gerçeklikten besleniyor ve bu gerçeklik halinin devam etmesinin şartlarını oluşturuyor.

‘Yetmez ama evet’ tavrını savunmadınız mı? Liberal değil misiniz?  

Liberal siyasi düşüncenin demokrasiler için son derece önemli olduğunu düşünüyorum. John Stuart Mill’in özgürlüklere yönelik tehditlerin sadece diktatörlüklerde değil, çoğunluktan, çoğunluğa dayanan yönetimlerden de kaynaklanabileceğine  dair uyarısı, sanki bugünler için söylenmiş gibi. Ancak, tabii, serbest piyasanın kerametine inanmıyorum, eşitliğe hizmet eden sosyal ve ekonomik politikaların gerekliliğini de savunuyorum.

2010 referandumunda ise,  o şartlarda ve öyle bir içerikle yapılacak halk oylamasının demokratik bir müessese olarak işlev göreceğine inanmadığım için oy kullanmamıştım. Yargı kurumlarıyla ilgili kritik önemde düzenlemelerin ve tüm kapsamlı anayasal değişikliklerin, geniş mutabakatlarla gerçekleştirilmesi gerektiğine inanıyorum. Siyasi partiler arasında mutabakat aranmadan, sonuçlarının ne olacağının anlaşılması kolay olmayan kurumsal düzenlemelerin halkın hakemliğine sunulması, bence referandum kurumunun doğru kullanımı değil. Bu görüşlerimi referandum öncesinde Radikal 2 de yayınlanan yazımda ifade etmiştim.

Ancak, referandumda “yetmez ama evet” tavrını gösterenlerin bugün yaşadığımız sorunların ana sorumluları arasında oldukları görüşüne de katılmıyorum. Bu dengeli, ölçülü bir değerlendirme değil. Hukuk devletinin, devlet kurumlarının uğradığı tahribat her geçen gün devam ederken “yetmez ama evetçi”leri teşhir etmenin öncelikli bir siyasi faaliyet haline getirilmesini çok anlamlı bulmuyorum. Bunun toplumun önemli bir kesiminin yaşanan hukuksuzluklara, demokrasi dışı uygulamalara duyarsız kaldığı gerçeğine odaklanmaya katkısı olmadığı kanaatindeyim.

Sağlığınız, koşullarınız nasıl? Özellikle Covid-19 önlemleri yeterli mi? Ne yapıyorsunuz? Ne özlediniz? Neyin hayalini kuruyorsunuz?

Sanırım sağlığım iyi. Burada, salgınla ilgili ciddi önlemler alınıyor, şimdilik bir sorunla karşılaşmadık. İnfaz memurları 10’ar günlük sürelerle cezaevinde kalıyorlar, dışarı çıkmıyorlar. Ancak dışarıda salgının yaygınlaşması tabii riski arttırıyor. Burası hareketli bir yer. İnfaz memurları dışında sürekli yeni tutuklular da geliyor.  Yapılan testlerin her zaman doğru sonuç vermediği malum.

Gazeteler geliyor, tabii kitap okumaya devam ediyorum, akşamları da televizyon izliyorum. Ağırlıkla Halk TV’yi, sizin programlarınızı. TRT 2’ deki programlardan,  film gösterimlerinden de memnunum. Ama galiba bütçe sıkıntıları var, bazı eski filmler tekrar gösteriliyor. Günde iki defa da avluda yürüyorum.

En çok özlediğim, tabii eşimle birlikte evimde olmak. Tahliye oldum derken tekrar tutuklandığımdan ve hâlâ ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla yargılandığımdan, fazla hayal kurmamaya çalışıyorum.

Kitapların dünyasında dolaşmak ruh sağlığıma daha iyi geliyor. Ama, memleketle ilgili hayallerim baki, bunlar da ruh sağlığım için gerekli.

Güncelleme Tarihi: 16 Kasım 2020, 11:51

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER