Bir avuç kartopunu karın üzerinde yuvarlamaya başladığınız zaman bir süre sonra devasa büyüklüğe ulaşır. Çünkü kartopu silindir gibi ezip geçmez. Kartopu, altına aldığı karları ezdikten sonra kendi kütlesine dâhil eder. Ezdiğiyle büyür, yol aldıkça daha çok ezer, ezdikçe daha çok büyür. Kartopu büyüyüp ağırlaştıkça bu kez kar ile birlikte önüne kattığı her şeyi kendi kütlesine dâhil eder.

Onlar, (şimdiki iktidar) tıpkı bir avuç kartopu gibi bir avuç insandılar. Bir zamanların mazlumlarıydılar. Başörtüsü mağduruydular. İrticai faaliyetlerle suçlandılar. Bir şiir okudukları için hapishanelere atıldılar. Dernekleri kapatıldı, kitapları toplatıldı, yayınevlerine el konuldu. Kızları üniversite kapılarında bekletildi, eğitimlerini tamamlayamadılar. Kılık kıyafetlerinden dolayı devlet dairelerinde çalıştırılmadılar, resmi yerlere alınmadılar. Yeşil sermaye bahaneleriyle, ticaretleri engellendi, işyerlerine devletin denetçileri gönderildi.

Onlar bir avuç insandı. Sonra ne oldu da kartopu gibi büyüdüler.

Sosyal demokratlar gaflet ve delalet içine girdiklerinde, Kemalistler ulusalcı beyaz Türk Seçkinliğiyle övünerek Akdeniz ve Ege sahillerinde pineklemeye başladıklarında, devrimciler ve sosyalistler 12 Eylül faşizminin yorgunluğuyla mola verdiklerinde, Ordu terörist dediği Kürtleri öldürmeyle meşgul olduğunda; O bir avuç insan pusudan fırlayarak meydanlara daldı.

780 bin metrekarelik ülke topraklarını karış karış gezdiler. Mağdur ve mazlum edebiyatıyla halkın vicdanlarına sığınarak merhamet dilediler. Cemaatler kurdular, arka bahçelerinde yetişen İmam Hatip Liseli gençleri meydanlara sürdüler. Yayıldılar ülkenin dört bir yanına. Uzandılar Okyanusların ötesine. Yaratılanı yaradandan ötürü sevdiler “Kim olursan ol yeter ki gel benim ol” dediler. Kimsesizlerin kimsesiyiz deyip kimsesizleri avuçlarının içine aldılar.

Onlar bir avuç insanla yola çıktılar ve sabır ve azimle üçüncü kez iktidarı ellerinde tutmayı başardılar. Dünün mağduruydular bu günün mağruru oldular.

Ve bir Kasımpaşalı Başbakan ülkenin orta yerinde nara atarak herkese meydan okudu. Bu meydan okuma yaşanacakların başlangıcı oldu.

“Ya taraf olursunuz, ya da bertaraf”

Gazeteler manşetten “taraf” olduklarını beyan ettiler. Televizyonlar taraf olduklarını ilk haberden verdiler. Aydınlardan bir süreliğine kem küm çıktıysa da ne çare bertaraf olmayı göze alamadılar. Ürkek tavşanlar gibi çalılıkların arasına sindiler. Sermaye sahipleri pusuya yattı. Taraf olanlar mallarını canlarını kurtardılar, taraf olmayanlar sürgünlerde, cezaevlerinde bertaraf olmaktan beter oldular.

Böyle olmamalıydı dünün mağduru bu günün mağruru kudretli devletlûm. Ülkemiz insanı yorgun, artık kahrolası tabutları görmek istemiyor. Kirli savaşın bitmesini istiyor. Hapishaneler doldu taştı. Bu devran böyle devam edemez. Gönül alma, gönülleri fethetme zamanı. Dünya halkları birbirine yakınlaşıyor, ülkemiz halkları birbirinden uzaklaşıyor. Hani yaratılanı yaratandan ötürü severdin. Ne oldu da bir avuç kartopundan tunçtan silindire dönüştünüz. Taraf olmayanı eziyorsunuz. Görünen zulümden başka bir şey değildir.

Zulmün günahı bir yana Vicdan rahatlığı içinde zevkle yapılan zulümler intikam alma duygusuna dönüşmüş demektir. Bu anlamda Şeyh Edebali’yi hatırlatmayı sevap sayıyorum.

ŞEYH EDEBALİ'DEN OSMAN GAZİYE NASİHAT

“Ey Oğul!

Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana... Güceniklik bize; gönül almak sana… Suçlamak bize; katlanmak sana.. Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana... Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana... Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana... Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana... Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana..