Yüksekdağ'ın avukatlarının AYM'ye sunduğu savunmada, çok sayıda yargı kararları emsal gösterilerek davanın hukuksuz olduğu ifade edildi

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Halkların Demokratik Partisi'ne (HDP) yönelik açılan kapatma ve 451 isim hakkında siyasi yasağı istenmesine ilişkin dava kapsamında, hakkında siyasi yasak istenen isimlerden Kandıra 1 Nolu F Tipi Hapishanesi'nde tutulan HDP eski Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, Anayasa Mahkemesi'ne (AYM) bireysel savunmasını sundu.

Yüksekdağ'ın avukatlarının AYM Başkanlığı'na sunulmak üzere Ön Büro Amirliğine gönderdiği savunma dilekçesi, "Giriş", "Usule İlişkin İtirazlar", "Esasa İlişkin İtirazlar" ve "Sonuç ve İstem" şeklinde dört başlıktan oluştu.

Toplam 59 sayfalık savunma dilekçesi 217 maddeden oluştu.

Jinnews'ten Öznur Değer'in haberine göre Yüksekdağ'ın siyasi faaliyetlerine değinilen dilekçede, 7 Haziran 2015 seçimlerine vurgu yapıldı.

Aralarında dönemin Eş Genel Başkanlarının da bulunduğu HDP'li siyasetçilere yönelik gerçekleşen 4 Kasım 2016 "siyasi darbe"nin hatırlatıldığı dilekçede, Yüksekdağ'ın "toplantı ve yürüyüşün zorla dağıtılması, suç işlemeye alenen tahrik, örgüt propagandası yapmak, örgüte üye olma, kanuna aykırı toplantı ve yürüyüşlere silahsız katılarak ihtara rağmen kendiliğinden dağılmama, halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme" suçlarından tutuklandığı, ardından ise 20 Eylül 2019'da 6-7-8 Ekim 2014'te gerçekleşen Kobani eylemleri gerekçe gösterilerek mükerrer isnatlar nedeniyle ikinci defa tutuklandığı belirtildi.

HDP'lilere yönelik 2016 yılından bu yana başlatılan "yargı tacizi"ne dikkat çekilen dilekçede, Yüksekdağ hakkında anayasal siyasi faaliyet hakkı ve ifade özgürlüğü kapsamındaki demokratik etkinlikleri ve basın açıklamaları gerekçe gösterilerek onlarca soruşturma başlatıldığı ve dava açıldığı kaydedildi.

Yargılamaların devam ettiği sırada, iktidar tarafından yargıya müdahale niteliğinde açıklamalar olduğu belirtilen dilekçede, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun Yüksekdağ hakkındaki şu sözlerine yer verildi:

"Türkiye'de yüzde 10'u aştıktan sonra 'sırtımızı PYD'ye dayarız, PKK'ya dayarız' diyorlardı. O lafı hatırladınız mı? Kendinizi sıkıntıya sokmayın. Biz ona 4 tane duvar verdik, şimdi istediği duvara sırtını dayasın."

Yine HDP'ye kapatma davasının açıldığı gün olan 17 Mayıs 2021'de Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun'un "HDP'nin PKK ile organik bağları olduğu inkar edilemez bir gerçektir" şeklindeki sözleri de dilekçede hatırlatılırken, yargı kararından önce siyasi iktidarın karar verdiğine işaret edildi.

Kobani Davası'nın görülmeye başlandığı tarihte Süleyman Soylu, Fahrettin Altun gibi isimlerin dava dosyasında yargılanan HDP'li siyasetçileri hedef alması da dilekçede yer aldı.

'BAHÇELİ'NİN TALİMATIYLA DAVA AÇILDI'

Dilekçede, HDP'ye yönelik kapatma davasının ise MHP Lideri Devlet Bahçeli'nin talimatıyla gerçekleştiğinin altı çizildi.

Yanı sıra HDP'nin kapatılması yönünde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanan iddianamenin usul eksikliklerin giderilmesi talebiyle iade edilmesi sonrası Devlet Bahçeli'nin bu defa AYM'yi hedef alan "kapatılmalıdır" sözlerine de dilekçede dikkat çekildi.

Bu sözlerin ardından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının adeta savunma yaparcasına sarf ettiği sözleri ise dilekçede, savcılığın hukuki kaygılardan ziyade Devlet Bahçeli'nin beklentilerini karşılamak üzere hareket etmesi olarak yorumlandı.

'SİYASİ YASAK AİHS'E AYKIRI'

Dilekçede, kapatma gerekçesi olarak sunulan hususların neredeyse tamamının AYM ve AİHM incelemesinden geçtiği ve Türkiye aleyhine kararlar çıktığı ifade edildi. Bu doğrultuda istenen siyasi yasağın da Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne (AİHS) aykırı olduğu vurgulandı.

Dilekçede usule ilişkin itirazlar, "İddianameye dayanak Siyasi Partiler Kanunu düzenlemeleri Anayasa ve AİHS'e aykırıdır", "Anayasa Mahkemesi'nde mevcut ve olası bireysel başvuruları ihsası rey (tarafını belli etme) sebebi olacaktır" ve "İddianamede savcılık makamı lehe delil toplama görevini yerine getirmemiş olup usulen pek çok eksiklik bulunmaktadır" şeklinde 3 başlık ve 27 madde halinde sıralandı.

Usule ilişkin itirazlar bölümünde, AYM'nin Siyasi Parti Kanunu'na sınırlama getirdiği ve akabinde yasakları genişlettiği belirtildi.

Yine 2001'de yapılan Anayasa değişikliğiyle bu kanuna "odak haline gelme" kıstasının eklendiği, bununla AYM'nin bu konudaki yetkisinin sınırlandırıldığı ve parti kapatılmanın zorlaştırılmak istendiği ifade edildi.

Siyasi parti kapatmaya ilişkin Siyasi Partiler Kanunu düzenlemelerinin çoğulcu, özgürlükçü ve demokratik nitelendirmelerden uzak olduğu vurgulanan dilekçede, "Örneğin, 81. maddede siyasi partilerin; ülkede azınlıkların var olduğunu ileri sürmeleri, Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymaya yönelik faaliyette bulunmaları ve tüzük ve programlarının yazımı ve yayınlanmasında, kongrelerinde, açık veya kapalı salon toplantılarında, mitinglerinde, propagandalarında Türkçeden başka dil kullanamayacakları düzenlenmiştir. Bir başka dikkat çeken husus ise maddenin son fıkrasındaki 'Tüzük ve programlarının kanunla yasaklanmış diller dışındaki yabancı bir dile çevrilmesi mümkündür' ifadesidir. Burada 'yasaklı dil' kavramının kasti olarak kullanıldığını söylemek mümkündür" denildi.

Dilekçede, Kürtçenin yasaklı dil olmasına ve Kürt sorunu temelli faaliyet yürüten 7 siyasi partinin mahkeme kararıyla kapatılması ile 2 partinin kendini feshetmesine dikkat çekildi. Dilekçede bunlar, "Hukuku aşan tarihsel ve sosyolojik travma ve kaygıların bir sonucu olarak açıklanabilir" şeklinde yorumlandı.

Siyasi Partiler Kanunu'ndaki düzenlemelerin sözleşme kriterlerine uymadığının tespit edildiği ve eleştirildiği dilekçede, 2009 tarihli Avrupa Konseyi Venedik Komisyonu'nun "Türkiye'de Siyasi Partilerin Yasaklanmasına İlişkin Anayasal ve Yasal Hükümlere Dair Görüşü"ne yer verildi.

Komisyonun, "Anayasa'nın 68. ve 69. maddelerinin ve Siyasi Partiler Yasası'nın ilgili hükümlerinin bir bütün olarak AİHM tarafından yorumlandığı şekliyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 11.  maddesine ve Venedik Komisyonunun 1999'da kabul ettiği ve daha sonra Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi tarafından onaylanan kriterlere uymayan bir sistem oluşturduğu" şeklindeki görüşü hatırlatılan dilekçede, 2010 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile getirilen yeni düzenlemelerin AİHM içtihadı, AİHS ve Venedik Komisyonu kriterleri ile bağdaşmadığı da dilekçede vurgulanan noktalardan.

Dilekçede, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 80 ve 81'inci maddelerinin Anayasa'nın 2, 5, 10, 11, 13, 14, 26 ve 28'inci maddelerine aykırı olduğu belirtilerek davanın iptali talep edildi.

Dilekçede HDP Kapatma Davası'nın, Anayasa'nın, AYM'nin, kanunların, KHK'lerin ve Meclis İçtüzüğünün Anayasa'ya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetleyen 148'nci maddesinde yapılan değişikle bireysel başvuru hakkının tanınmasından sonra açılan ilk siyasi kapatma davası olduğu vurgulandı. Dilekçede, "İddianamede, yapılan bu değişiklik göz ardı edilmiş ve müvekkilin derdest davaları kapatmaya gerekçe olarak sunulmuştur. Bu davalarla ilgili AYM hakimleri, hem bireysel başvuru hem de parti kapatma talebi ile inceleme yaparak karar vermek durumundadır. Bu durumun tarafsız bir mahkemede yargılanma hakkını ihlal edeceğine kuşku yoktur" ifadeleri yer aldı.

Bir mahkemenin önündeki davaya ilişkin çifte rol üstlenmesinin, hem tavsiye, görüş bildirme veya inceleme yapma görevi üstlenen, hem de yargılama organı olarak çalışan Lüksemburg Danıştay'ı açısından sorun olarak ortaya çıktığı belirtilen dilekçede, "AİHM, Danıştay Dairesi'nin beş üyesinden dördünün aynı davada hem tavsiyede bulunmasını hem de karar vermesini, Danıştay'ın bağımsızlığına gölge düşürecek bir hareket olarak yorumlamış ve müvekkilin hakimlerin tarafsız olmayabileceğine dair şüphesinin meşru olduğuna karar vermiştir" denilerek benzer kararlar emsal olarak gösterildi.

'7 DOSYA KESİNLEŞMEDİ'

Yüksekdağ'ın derdest bireysel başvurularının kapatma dosyası açısından bekletici mesele yapılmasına, kapatma ve siyasi yasaklılık talebine esas alınan 7 dosyasının henüz kesinleşmemiş olmasına dikkat çekilen dilekçede, "Bu dosyalarda çıkan kararlara karşı olağan kanun yolları tüketildikten sonra AYM bireysel başvurulara konu edilebileceği, 2012 yılından sonra bireysel başvuruları inceleme ve siyasi parti kapatma davalarına bakma görevinin AYM'nin aynı üyelerince karara bağlanmasının, karara bağlanma önceliği fark etmeksizin, biri yönünden verilecek kararın diğeri yönünden 'ihsas-ı rey' (tarafını belli etme) niteliğinde olacağı da dikkate alınarak ön sorun olarak ele alınmasını ve bunların, iş bu kapatma ve siyasi yasaklılık talebi kapsamında yapılacak incelemede değerlendirilmemesini talep ederiz" denildi.

'İRFAN FİDAN'IN DAVADAN ÇEKİLMESİ GEREK'

Bu doğrultuda 23 Ocak 2021'de AYM üyeliğine seçilen İrfan Fidan'ın, 16 Ocak 2015- 26 Temmuz 2016 tarihleri arasında İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekilliği görevini üstlendiği, 27 Temmuz 2020 tarihine kadar da İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı görevini yürüttüğü hatırlatıldı.

İrfan Fidan'ın bu görev süreçlerinde, iddianamede adı geçen HDP üye ve yöneticilerinin soruşturma ve kovuşturmaları devam ederken görev yapmış olması nedeniyle, görülmekte olan davada yargıç olarak görev almasının uluslararası sözleşmelere, ulusal mevzuata ve Yüksek Mahkeme kararlarına aykırılık teşkil ettiğinin, bu nedenle davadan çekilmesi gerektiği ifade edildi.

Dilekçede hukuk devletinin temel unsurlarından birinin, hâkimin bağımsızlığı ve tarafsızlığı olduğu vurgulanırken, AİHS, BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ile İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Bangalor Yargı Etiği İlkeleri'ne değinildi. Dilekçede, "Soruşturma veya kovuşturma evrelerinin herhangi bir aşamasında yargılama işlemini savcı olarak yapan veya savcı olarak işleme katılan kişinin, aynı işle ilgili daha sonra verilecek bir karar veya hükme hâkim olarak katılması tarafsızlığını zedeleyecektir" denilerek uluslararası mahkemelerin bu yönlü kararları örnek gösterildi.

Dilekçede savcının görev ve sorumluluklarına da yer verilerek, lehe delil toplanmadığına işaret edildi. Dilekçede AİHM'in DTP'nin kapatılmasına yönelik "DTP programında ve parti yöneticileri tarafından şiddetin kınandığı ve hukuk devleti ve insan haklarına saygı ilkesiyle bağdaşan demokratik siyasi çözümler önerildiği" kararına da dikkat çekildi.

Dilekçede, iddianamedeki bir diğer önemli eksiliğin ise siyaset yasağı istenilen parti üye ve yöneticilerinin yargılandıkları dosyalar ve isnat edilen suçlamaları ile HDP'nin bu eylemlerin odağı haline gelmesi arasındaki ilişkinin kurulmamış olması olduğu belirtildi.

HDP'nin "Kürt sorununun güvenlikçi politikalar yerine müzakere zemininde, onurlu ve kalıcı bir biçimde çözülmesini hedeflemiş, çözüm sürecinde de bu bilinçle rol almış bir parti olduğuna" işaret edilen dilekçede, çözüm sürecinin akamete uğramasıyla beraber HDP'nin iktidar tarafından hedef alınmaya başladığı belirtildi.

Dilekçenin "Esasa İlişkin İtirazlarımız" başlığında ise Yüksekdağ'ın, HDP'nin kapatılması ve kendisinin siyaset yapma yasağına gerekçe olarak sunulan 7 derdest dosyasına geniş bir şekilde yer verildi.

Yüksekdağ'ın parti kapatmasına gerekçe gösterilen 7 dosyası şu şekilde:

- Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 2016/8 Esas ve 2017/25 Karar Sayılı Dosyası

- İstanbul 22. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 2016/29 Esas ve 2017/83 Karar Sayılı Dosyası

-  Mersin 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 2016/364 Esas ve 2017/212 Karar Sayılı Dosyası

- Adana 11.Asliye Ceza Mahkemesi'nin 2016/783Esas ve 2017/604 Karar Sayılı Dosyası

- Van Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 2016/9047 Soruşturma Numaralı Dosyası

- Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 2016/25124 Soruşturma Numaralı Dosyası

- Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 2020/220843 Soruşturma Numaralı Dosyası.

Yüksekdağ'ın "örgüt propagandası yapmak" iddiasıyla yargılandığı ve ardından 1 yıl 6 ay hapis cezası aldığı Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki yargılamasına konu edilen suçlamanın, 9 Ağustos 2015 tarihinde Almanya'dayken "Deutsche Welle" isimli gazeteye verdiği röportaj olması dikkat çekti.

'TECRİDE DİKKAT ÇEKMEK SUÇ SAYILDI'

Yüksekdağ'ın "örgüt propagandası yapmak", "suçu ve suçluyu övmek" ve "2911 sayılı gösteri ve yürüyüş kanununa muhalefet etmek"ten yargılandığı ve burada da 1 yıl 6 ay hapis cezası aldığı İstanbul 22. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki dosyaya konu suçlama ise PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerindeki tecride dikkat çekerek, özgürlüğünü talep etmesi.

Parti kapatmaya gerekçe gösterilen bir başka dava dosyası ise Yüksekdağ 2015-2016 yılları arasında bölge kentlerinde ilan edilen sokağa çıkma yasakları esnasında polis şiddetiyle katledilen yurttaşlara dair konuşmasını konu edinen Mersin 2. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki yargılama. Yüksekdağ'a, "Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti devletini, devletin kurum ve organlarını aşağılama" ile "örgüt propagandası yapmak" iddialarından yargılandığı bu davadan da 1 yıl 15 gün hapis cezası verildi.

'CENAZEDE KONUŞMAK PARTİ KAPATMA GEREKÇESİ'

Yüksekdağ'ın Adana 11. Asliye Ceza Mahkemesi'ndeki yargılanma gerekçesi ise 12 Kasım 2015'te HDP Adana İl Başkanlığı'nın düzenlediği cenaze töreninde yaptığı konuşma. "Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini aşağılama" gerekçesiyle yargılandığı davada Yüksekdağ'a 1 yıl hapis cezası verildi.

Yine yaptığı konuşmalar gerekçe gösterilerek Van Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Yüksekdağ hakkında "örgüt propagandası yapmak", "devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma veya örgüte üye olma" yönünden soruşturma başlatıldı.

Yüksekdağ'ın "Türkiye'de yeni demokratik bir şey olacaksa bugün, Kürt sorununun demokratik bir sürece doğrudan katılımı üzerinden bu gerçekleştirilebilir ancak, yani özyönetim anlayışıyla gerçekleştirilebilir" şeklindeki konuşması soruşturmaya konu edildi. Van mahkemelerinde açılan tüm davaların, Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından devam eden Kobani Davası'yla birleştirildiği bilgisi de dilekçede kaydedildi.

'DTK FAALİYETİ HDP'Yİ KAPATMAYA GEREKÇE'

Yine Kobani Davası'yla birleştirilen Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan soruşturmalarda da Yüksekdağ'ın Demokratik Toplum Kongresi (DTK) kapsamındaki faaliyetleri ile Kobani eylemlerine dair konuşmaları suçlama olarak yöneltildi.

'YÜKSEKDAĞ'IN DOSYAYA NASIL DAHİL EDİLDİĞİ TESPİT EDİLEMEDİ'

Parti kapatmaya gerekçe gösterilen son dosya ise Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nca başlatılan ve daha sonra Kobani Siyasi Soykırım Davası'yla birleştirilen dosya. Bu dosyanın temelini ise Yüksekdağ'ın Kobani eylemlerine dair yaptığı konuşmalar ile HDP MYK'sında alınan karar oluşturuyor. Dilekçede bu soruşturmanın 6 yılda tamamlandığına dikkat çekilerek Yüksekdağ'ın dosyaya dahlinin ne şekilde sağlandığının uzun süre tespit edilemediği vurgulandı.

'İKİNCİ KEZ TUTUKLANDI'

HDP MYK'sında alınan karar doğrultusunda Kobani'ye dair yapılan duyarlılık çağrısı gerekçe gösterilerek başlatılan dosya kapsamında iki ayrı soruşturma başlatıldığına dikkat çekilen dilekçede, bunlardan birinin dönemin MYK'sında olup milletvekili olanlara, ikincisinin ise MYK olup milletvekili olmayanlara yönelik açılan soruşturmalar olduğu ifade edildi. Dilekçede Yüksekdağ'ın bu dosya gerekçe gösterilerek ikinci kez tutuklandığı da belirtildi.

'ZEMİNİ 2018'DE HAZIRLANDI'

Dilekçede, "Hangi TEM şubesi tarafından, hangi savcılığın talebi üzerine hazırlandığı belli olmayan ve TEM'in isim isim yargılanması gerektiği kişilerin tespitini yaptığı ve akabinde parti kapatmaya dayanak suçlamaların olduğunun hukuki olarak değerlendirildiğinin ifade edildiği bu evrakla, aslında 2018 yılından itibaren HDP'nin kapatılmasına yönelik çalışmaların başlamış olduğu söylenebilecektir" denilerek, HDP Kapatma Davası ile Kobani Davası arasındaki paralelliğin hukuki bir zeminden ziyade siyasi bir talep sonucu başlatıldığı ifade edildi.

'EMSAL NİTELİKTE'

Yüksekdağ'ın 2014 yılından beri süren "2014/146757" soruşturma sayılı dosya kapsamında "şüpheli" sıfatı ile yer aldığı vurgulanan dilekçede, "Müvekkilin bu dosyaya hangi nasıl dahil olduğu, herhangi bir hukuki dayanağı bulunmayan ve iktidar ve ortaklarının müdahalesiyle oluşturulduğu tespitini yapmanın çok zor olmadığı 26 Ekim 2018 tarihli TEM evrakıyla anlaşılmıştır" denildi. Kobani Davası yargılamasının ise 6 yıl sonra, "AİHM Demirtaş" kararının hemen ardından hazırlanmış olmasının hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmadığına değinilen dilekçede bu kararın, Yüksekdağ ve diğer tutuklu bulunan siyasetçiler için emsal niteliğinde olduğuna dikkat çekildi.

Yüksekdağ hakkında yeniden aynı konu ve suçlamalarla dava açılmasının "Non bis in idem" (aynı fiilden dolayı iki kez yargılama olmaz) ilkesine aykırı olduğu vurgusu yapıldı.

AYM'nin hukuk devleti ilkesine ilişkin gözettiği bir kriterin "ölçülülük" ilkesi olduğu vurgulanan dilekçede, AYM'nin hukuk devleti ilkesiyle ilgili kararlarında "evrensel hukuka" ve "kazanılmış hakların korunması" ilkesine atıf yaparak, Anayasayı da aşan bir hukuki denetim öngördüğü belirtildi.

Dilekçede, dokunulmazlıkların kaldırılmasını içeren yasanın, Venedik Komisyonu Kriterlerine ve Anayasa'ya aykırı olduğu ifade edilerek, Komisyon'un, "Yasama dokunulmazlıklarının tek seferlik ve kişiye özel şekilde kaldırılması Meclis'teki tartışma alanını sınırlandırmak üzere yargı tacizine başvurulması" şeklindeki tanımlamasına yer verildi. Tayyip Erdoğan'ın bu doğrultudaki söylemlerine de atıfta bulunulan dilekçede, bunun Anayasanın 10 ve AİHS'in 14. maddesinde yer alan "eşitlik ilkesi" ile "ayrımcılık yasağı"na aykırı olduğu ifade edildi.

'SİYASET YASAĞI GETİRİLMESİNE GEREKÇE YAPILAMAZ'

Dilekçede, Yüksekdağ'ın yaptığı konuşma ve siyasi faaliyetlerinin şiddet, tahrik, tehdit eylemlerini meşru gösterecek söylemler olmadığı, HDP'nin kapatılmasına ve Yüksekdağ'ın siyaset yasağı getirilmesine gerekçe yapılamayacağı belirtildi.

Gözden kaçırmayın

Erdoğan'dan Kılıçdaroğlu'na 1 milyon liralık dava Erdoğan'dan Kılıçdaroğlu'na 1 milyon liralık dava

Dilekçede Yüksekdağ'ın Ankara 16. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen duruşmasında yaptığı savunmaya geniş yer verildi.

Yüksekdağ'ın savunmasında kullandığı, "Eğer 6-8 Ekim süreci içerisinde demokratik kamuoyunun, Kobani'de IŞİD'e karşı verilen mücadeleyi destekleme ve dayanışma tavrı olmasaydı IŞİD şu an sadece sınır komşumuz değil, Ankara'da, burada kapı komşumuz olacaktı" şeklindeki sözleri ise "barışçıl siyasete" dikkat çekiyor.

Dilekçede, Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi'nde devam eden yargılamaya dair, "Müvekkil ve diğer HDP üyeleri hakkında 6 yıl boyunca delil toplama işlemi tamamlanmamış, dosyadaki bazı sanıklar ifadeye dahi çağrılmamıştır. 6 yıl boyunca deyim yerindeyse rafa kaldırılan soruşturma, bugün HDP'nin temelli kapatılmasına ve müvekkilin 5 yıl siyasetten yasaklanmasına gerekçe gösterilmektedir. Mevcut iktidar ve ortağının siyasi saiklerini ve taleplerini karşılamak için hukukun araçsallaştırılması sonucu açılan siyasi davalardır" denildi.

"AİHM Demirtaş" kararının hatırlatıldığı dilekçede, AİHM'in Kobani için atılan tweetlerin şiddete çağrı niteliğinde olmadığı ve yaşanan şiddet olayları ile HDP'nin tweetleri arasında illiyet bağı bulunmadığı yönündeki tespitine vurgu yapıldı.

'İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ SINIRLARI İÇİNDE DEĞERLENDİRİLMİŞTİR'

Dilekçede yanı sıra ifade özgürlüğü kapsamında verilen AYM ve uluslararası yargı kararlarına yer verildi. Bu çerçevede AİHM tarafından "ifade özgürlüğü" kapsamında değerlendirilen şu ifadelerine yer verildi:

"Kürdistan'ın Türk Devletine ekli bir koloni olması, Türk Devletinin Kürdistan'ı 'siyasi, askeri, kültürel ve ideolojik' açıdan ezen zalim olması, 'faşist hareketin' gelişmesinde Kürtlere karşı 'ırkçı inkar politikasına sahip olmasının' bir araç olması, Kürt hareketinin hedeflerini romantize etmek, hatta 'hesaplaşma zamanı' ve 'asıl terörist Türkiye Cumhuriyetidir', Devletin 'gerillalara yönelik kirli savaşını' ve hatta 'Kürt halkına karşı açık savaşını' içeren 'askeri çözüm' yöntemini kınamak, 'Kürdistan'ın yandığını' söylemek ve olanları 'soykırım olarak nitelemek', Devletin 'katliam' gerçekleştirdiğini söylemek veya çatışmayı 'savaş' olarak tanımlamak AİHM tarafından ifade özgürlüğü sınırları içinde değerlendirilmiştir."

Dilekçede PKK Lideri Abdullah Öcalan'ın AYM başvurusuna da değinilerek, "AYM de Abdullah Öcalan başvurusunda Anayasa'nın 26. ve 28. maddeleri bağlamında, kamunun çıkarlarına ilişkin siyasi konuşmalar veya toplumsal sorunlara ilişkin tartışmaların sınırlandırılmasında kamusal yetki kullanan makamların çok dar bir takdir marjı olduğunu vurgulamıştır" denildi.

AYM'nin, dönemin Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) Diyarbakır İl Başkanı Mehmet Ali Aydın hakkında verdiği karara dikkat çekilen dilekçede, "Başvurucunun, Öcalan'ın Türkiye'ye getirilmesinin yıldönümü olan 15 Şubat'ta yaptığı basın açıklamasından dolayı TMK 7/2. maddeyi ihlal ettiğinden bahisle verilen ceza kararının, ifade özgürlüğünün ihlali olduğuna ve sonuçların ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapmak üzere yerel mahkemeye geri gönderilmesine karar vermiştir" denildi. AYM, aynı kararında,  "...İlk Derece Mahkemesi, başvurucunun hangi ifadeleriyle şiddeti övdüğü, kişileri terör yöntemlerini benimsemeye başka bir deyişle şiddet kullanmaya, nefrete, intikam almaya veya silahlı direnişe tahrik ve teşvik ettiğini değerlendirmemiş, göstermemiş; sadece başvurucunun sözleri ile PKK terör örgütünü ve Abdullah Öcalan'ı desteklediğine karar vermiştir. Bununla birlikte konuşması bir bütün olarak incelendiğinde başvurucunun, şiddeti ve terör eylemlerini övdüğü, kişileri ve toplulukları terör yöntemlerini benimsemeye, şiddet kullanmaya tahrik ve teşvik ettiği, sözlerinde ırkçılık, nefret, intikam alma veya silahlı direniş çağrısının bulunduğu söylenemez" değerlendirmesinde bulundu.

Yine AYM'nin Abdullah Öcalan hakkında "ifade özgürlüğü" kapsamında verdiği bir başka karar ise dilekçede şöyle yer aldı: "İfade özgürlüğü, Anayasa'da yer alan diğer hak ve özgürlüklerin önemli bir kısmını doğrudan etkiler. Çoğunluğa muhalif olanlar da dahil olmak üzere düşüncelerin her türlü araçla açıklanması, açıklanan düşünceye paydaş sağlanması, düşünceyi gerçekleştirme ve gerçekleştirme konusunda başkalarını ikna etme çabaları çoğulcu demokratik düzenin gereklerindendir. Bu itibarla düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü demokrasinin işleyişi için yaşamsal önemdedir."

İfade özgürlüğü kapsamında verilen kararlardan biri olan Handyside kararı da dilekçede şöyle yer aldı: "Demokratik toplumun temellerinden olan ifade özgürlüğünün sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız veya ilgilenmeye değmez görülen ifadeler için değil, Devletin veya toplumun bir bölümünü eleştiren, onlara çarpıcı gelen, onları rahatsız eden ifadeler için de geçerli olduğu kuşkusuzdur. Çünkü bunlar, demokratik toplum düzeninde geçerli olan çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir."

Dilekçede bunların yanı sıra ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilen çok sayıda yargı kararı emsal gösterildi.

AİHM'in yakın zamanda verdiği Bakır ve Parmak/Türkiye kararı da dilekçede şöyle yer buldu:

"TMK 1 hükmüne göre bir ideolojiyi takip etmek, fikir paylaşmak veya bir ideolojik çıkar elde etmek amacıyla başka insanlarla görüşmek tanımlarının terörü tanımlamak için yeterli değildir. Bu eylemlerin şiddet kullanarak işlenmesi gerekmektedir ki yerel mahkemeye göre bu kavram manevi cebir kavramını da içinde barındırmaktadır. … Mahkemeye göre her ne kadar terörün evrensel olarak kabul edilmiş bir tanımı olmasa da ceza hukukundaki yeni ve genişletici yargısal yorumun sınırlarının aşılmasıyla Sözleşme'nin 7. maddesindeki temel güvence ihlal edilmiştir."

Yine Yargıtay'ın 26 Kasım 2017'de verdiği kararına da, "Örgüt üyeliğinin unsurlarına bakıldığında; esas ön planda olanın örgüt için suç işlemek değil, örgütün bilerek ve amacını benimseyerek, hiyerarşik yapıya dahil olup emir ve komuta altına girmek ve örgüt için suç işleme kararlılığı aranmıştır. Yargıtay'a göre, bir örgüte sadece sempati duymak, ya da örgütün amaçlarını, değerlerini, ideolojisini benimsemek, buna ilişkin yayınları okumak, bulundurmak, örgüt liderine saygı duymak tek başına, örgüt üyeliği için yeterli değildir" ifadeleriyle yer aldı.

Dönemin Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Thomas Hammerberg'in, 2011 yılında Türkiye'ye yaptığı ziyaret sonrasında yayınladığı rapora değinilen dilekçede, "Terörizmin asıl bileşeninin şiddet veya şiddete başvurma tehdidi olduğunun altını çizmiş insan haklarını sınırlandıran anti-terör düzenlemelerinin mümkün olduğu ölçüde açık ifade edilmesi gerektiğinin altını çizmiştir. Komiser, Terörle Mücadele Yasası'nın ve TCK'nin 220'nci maddesinin özellikle örgüt üyeliğinin kanıtlanamadığı ve fakat bir davranış ve açıklamanın terör örgütünün amaçları ve talimatları ile paralellik gösterdiği durumlarda yetkililere çok geniş bir takdir yetkisi verdiğini belirlemiştir. Komiser yetkilileri bu sorunu çözmeye davet etmiştir" denildi.

Yine Venedik Komisyonu'nun kararına yer verilen dilekçede, Komisyona göre, silahlı bir örgüte üyelikle ilgili her türlü iddianın, ikna edici delillerle ve her türlü makul şüphenin ötesinde tespite bağlanması gerektiğinin altı çizildi.

Örgüt üyeliği koşullarına da yer verilen dilekçede AİHM içtihatları ve kararları hatırlatıldı. AİHM'in İmret Kararına değinilen dilekçede, "Bir kişinin, bir terör örgütünün görüşlerine paralel görüşleri olan bir örgütte faaliyet göstermesi hatta örgüte müzahir olan ve fakat yasal olan bir oluşumun faaliyetlerine katılması terör örgütü üyeliği için delil sayılamaz. Aynı şekilde bir militanın cenazesine katılma, basın açıklamasında bulunma gibi faaliyetler de şiddet çağrısı olmadığı durumda örgüt üyeliği ile bağlantılandırılamaz" denildi.

Dilekçede, AİHM Demirtaş Kararındaki DTK görüşüne yer verilerek, DTK'ye katılmanın "örgüt üyeliği" olarak nitelendirilemeyeceği, bunun Türkiye Yargıtay içtihatlarına da aykırı olduğu ifade edildi. Dilekçede, "örgüt üyeliği" hakkında verilen yargı kararlarına da geniş yer verildi.

AİHS: YARGI BASKISI

Siyasetçilere yönelik yargı baskısına dikkat çekilen dilekçede AİHS maddelerine şu şekilde işaret edildi: "Yasal düzenlemelerin giderek artan ağır ve kısıtlayıcı' gelişimine bakmak gerekir. İkinci olarak mahkeme, başvurucuların hükümet yanlısı basın ve üst düzey devlet yetkilileri tarafından hedef gösterilmelerini dikkate almaktadır. AİHM bu noktada üçüncü ve son olarak, başvurucuların tutuklanmalarının 'izole' bir olay olmadığını dikkate almaktadır."

AİHM'in Demirtaş Kararı'nda tutukluluğa dair görüşü, "Başvurucunun tutuklanması ve tutukluluk halinin devam ettirilmesi, yalnızca ona oy veren binlerce seçmenin Millet Meclisinde temsil edilmesini engellememiş, ama aynı zamanda tüm topluma, özgür demokratik tartışmanın kapsamını daraltan tehlikeli bir mesaj verilmiştir" sözleriyle dilekçede yer aldı.

'SEÇME VE SEÇİLME YASAĞI İHLAL EDİLECEK'

Yüksekdağ hakkında verilecek siyaset yasağı kararının AİHS'in 10 ve 11. maddelerince korunan ifade özgürlüğü ve örgütlenme hakkıyla Ek 1 Nolu Protokol'ün 3. maddesindeki seçme ve seçilme hakkını ihlal edeceği vurgulandı.

Bu davanın Kürt sorununun çözümü odaklı siyaset yürüten politik partilere karşı açılan ilk dava olmadığına vurgu yapılan dilekçede, Cumhuriyet tarihi boyunca kapatılan 61 siyasi partiye dikkat çekildi.

Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP) AYM ve AİHM kararı da dilekçede yer aldı. Kararda, "TBKP, Kürt sorununun adil, demokratik ve barışçı bir çözüme kavuşturulması, Türk ve Kürt halkının Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde gönüllülük ve eşit haklılık temelinde birlikte yaşamaları ve ortak çıkarlar temelinde demokratik yeniden yapılanması için çalışacaktır" denildi.

Dilekçede son olarak şu talepler sıralandı:

- "İddianameye karşı (eklerin müvekkile tebliğ edilmemesinden dolayı ileride ek savunma hakkımızı saklı tutarak) yazılı savunmalarımızın kabulüne;

- Üye hakim İrfan Fidan'ın çekilmesini, aksi halde bu talebimizin bu üye yönünden reddi hakim olarak kabulüne;

- Müvekkilin Anayasa Mahkemesi önünde derdest bireysel başvurularının sonuçlanmasının iş bu dava açısından bekletici mesele yapılmasına;

- Anayasa Mahkemesi ile AİHM'nin yerleşik içtihatları doğrultusunda adil yargılanma hakkını, ifade özgürlüğünü, toplanma ve örgütlenme özgürlüğünü, serbest seçim hakkını ve bu haklarla bağlantılı olarak hakların siyasi sebeplerle sınırlandırılması yasağını ihlal edecek HDP'nin kapatılması ve başvurucunun beş yıl süreyle bir siyasi partinin kurucusu, yöneticisi, denetçisi ve üyesi olmaktan yasaklanması talebinin reddedilmesine karar verilmesini talep ederiz."