Bütün yaşam boyunca öğren, beynini perişan et, bir yığın sınavdan yüzünün akıyla çık, meslek edin, meslek terk et, ekmek parası için kırk ipte oyna, bin bir maharet kazan, sonra günün birinde; “Eh, artık çek arabanı!”

Günlerdir gamlı, kederli, hüzünlü, küskünüm.

Alışmaya çalışıyorum ama içim yanıyor. Emekli olacağım! Son tarih: 28.02.2012… Yani şunun şurasında 8 ay daha kamuya hizmet edebileceğim, sonra…

Yapayalnızım, boynuna sarılıp, omzuna başımı koyup, “Ben emekli olacak adam mıydım” diyebileceğim, yüzünü gözyaşlarımla ıslatabileceğim kimsem yok…

Bugün börek yaptım götürdüm okula, durumu sınıfta açıkladım, “Yeni yılda sadece iki ay sizinle birlikte olabileceğim” dedim, çocuklar boynuma sarıldı, öğretmenlerin gözleri buğulandı, ağladım…

Günlerdir tuhaf bir duygu sardı beynimi. Kabullenemiyorum bu düşünceyi.

İltica ettiğim bir ülkede emekli olmak! Yani ölümü bekleme odasına girip, bir bankta sıra beklemek…

Artık hiçbir işe yaramadığınızı, size verilecek bir iş kalmadığını kabullenmek…

Olacak iş değil.

Devrimci düşüncelerle tanıştığım günlerde ölebileceğimi, öldürülebileceğimi düşündüm, inanın hiç ürkmedim. O günlerde birlikte ölüme gittiğimiz insanların bir kısmı yaşıyor hala, nasıl kelle koltukta sokaklara çıkığımızı bilir hepsi…

İstanbullu faşistler öldürecekleri adamların listelerine aldılar, tuhaftır, 1980 yılında İzmir’de, Fuar’da bir adam yaklaştı yanıma, “Selam Kadir” dedi, tanıyamadım, güldü, “Atatürk Eğitim Enstitüsü’nden tanıyorum seni. Siz bize faşist derdiniz. MHP’liyim hala. Ama sana ayrı bir saygım var, sadece dikkat et kendine, öldürüleceklerin listesine aldılar” dedi. Şaşırdım elbet. Daha önce iki faşist öğretmen arasında yazılan bir mektubu ele geçirmiş, Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlatmıştık, orada da benden “İriyarı, cebinde hep Akşam Gazetesi’yle kahveye gelen adam burada, ama sıraya aldık” diye söz ediliyordu. Ama böyle açıktan… Elini sıktım o adamın, ayrıldık. Hala anımsamam ismini.

Asılmayı da bekledim yıllar boyunca, delikanlıca, hücre arkadaşlarım bilirler. Son adımın efendice olmasını istedik hepimiz, öyle örgütledik beynimizi, bedenimizi…

Ama emekli olmak…!

Birileriyle hırlaşmadan evde nasıl oturabilirim ben?

Tarlam yok, bahçeli bir evim yok, tavuk beslemeye kalkışsam tavuk yok… Bir yerlere gezmeye gitmeye kalkışsam beş kuruş param yok…

Alacağım emekli maaşı ayda 225 Euro. Almanya’da en düşük yaşam ücreti 665 Euro. 300 Euro ev kirası için 365 Euro yaşayabilmek için. 225 Euro’yu bana Emekli Sandığı ödeyecek, gerisini Sosyal Yardım Dairesi karşılayacak, ben de bozdurup bozdurup harcayacağım bu parayı.

Niye mi düşük emekli maaşım?

Devrimcilikte emeklilik yok da ondan. Yıllarca çalıştığım devrimci iş yerlerinde, gazetelerde verilen ücret “Karın tokluğu”nu ancak sağlayabildiği için…

O zamanlarda da zaten bir gün emekli olabileceğimi hiç düşünmemiştim.

Ölürüm diyordum… Bir gece yatar, ölürüm…!

Herkes biliyor, gazete yazılarına geçti maceralarım, utanmıyorum, yaşadığım iğrençliklere katlanamadığımdan ölmek için kendime defalarca yöneldim, günlerce komalarda kaldım, beceremeyince psikiyatri kliniklerinde yattım, profesörler “Sizin psikolojik bir sorununuz yoktur” diyerek beni eve gönderdiler her defasında, katıldım onlara, çünkü gerçekten sorunum ekonomikti, üstelik ne zaman hastanelere düşsem oradan yazılmış bir romanla çıktım, ama ölmeyi beceremeyince “İsminden söz ettirmek için intihar oyunu oynuyor” dediler, alay edildi, rezil oldum…

Emekli olacağım!

Aynaya bakıyorum, kendime hastir çekiyorum!

17 yaşında öğretmen olmuştum, yaşım maaş almaya yeterli bulunmadığı için mahkemeye gitmiş, hakim kararıyla üç yaş büyütülmüştüm…

17 yaşım evlenmeye yetiyordu, 17 yaşım 52 kişilik tek sınıflı okula ilkokul öğretmeni ve müdür olarak atanmaya yetiyordu, ama maaş almaya yetmiyordu…

17 yaşında girdiğim mahkemeden resmi olarak 20 yaşında çıkmıştım…

Şimdi o yüklenen üç yaş yüzünden üç yıl önce emekli olmak zorundayım…

Biliyorum hazmedeceğim bu düşünceyi, yaşamanın, hem de doyasıya yaşamanın yolunu bulacağım yine, ama o söz batıyor bana…

Emekli olacaksın Kadir!

Yaşım 61. İnsanlara “İnişe geçtik” deyince kızıyorlar bana, dünyaya kazık çakacakmışım gibi ajitasyona başlıyorlar hemen, sen daha çok yaşayacaksın, diyorlar. Oysa ben sadece küçük oğluma “Sen on sekiz yaşına gelmeden ölmeyeceğim” diye söz verdim. Yani on yıl daha…

Emekli olursam ölürüm ben!

Korkum ondan!

Sen o kadar ölüme git, o kadar ölümü kucakla, o kadar yüzleş ölümle, o kadar ölümü öp, hiç korkma, gel şimdi emekli olarak ölmekten kork!

Utanmak için bir gerekçe görmüyorum. Kendi elimin emeği, bileğimin gücüyle yaşamak istiyorum sonuna kadar. Emekliliği itilmişlik olarak görüyorum. Bana yakışmayacağını düşünüyorum.

Alışırım belki bu düşünceye de…

Yürüyüşüm ağırlaşır, konuşmam olgunlaşır, bakışlarım mahzunlaşır…

De get işine be adam!

Hala at gibi giden ben nasıl olur da kaldırımlara yapışmış gibi hareket edebilirim?

Beynim hep bu düşünceyle uğraştığı için rüyalarım da ona uygun sanıyorum. Dün gece rüyamda “Gidecek olan bu mu” diyen bir ses duydum, “Hayıııır, ben değilim, yapılacak bir yığın işim var” diye bağırarak uyandım.

Aslanım biz patates çuvalı mıyız, alıp götüreceksin, şimdiye kadar yazdığım 27 kitap rahat yaşama olanağı sağlamadı bana, ama bir romandan emekliliğimde yetecek kadar para kazanmadan gider miyim ben? İnat değil mi, o romanı bitirmeyeceğim işte, sen de bekle kapının arkasında…

Para kazanmak…

Karnımı doyurma düşüncesinin dışında parayla yakın bir ilişkim olmadı, tanıyanlar bilirler. Zengin olmayı hiç düşünmedim, şiarım “Mülkiyet hırsızlıktır” (Prudhon) oldu hep. İsteseydim zengin olabilirdim, elime çok olanak geçti. Paramı sevdiğim insanlarla yemeyi çok sevdim. Olduğunda bayram, olmadığında ramazan düşüncesiyle yaşadım hep. Almanya gibi bir ülkede kendi evimde 30 gün aç kaldım, cezaevinde de kalmıştım, alışkındım, evimi kaybettiğimde günlerce Köln Üniversitesi’nin bahçesinde de yattım, Varto’da dağda yatmaktan alışkındım. Şimdi içinde yaşadığım 42 metre karelik evi de bilir insanlar…

Ama emekli olmak…

Buna alışamıyorum işte.

Tek odalı, ama küçük bir bahçesi olan bir köy evi bulabilirim belki diye düşünüyorum.

Severim toprakla uğraşmayı. Bitkilerin büyümesi büyüler beni. Anılarımı tamamlarım belki… Ama kavga olmazsa, hırlaşma olmazsa, birileriyle güreşemezsem…

Üstelik “Sosyal Yardım”la yaşamak…

İnanın çok zor geliyor bana.

Paramı kendim kazanmalıyım.

Türkçe’min iyi olduğunu düşünüyorum. Bu güne kadar 12 yazar arkadaşın (Bir gün kendileri açıklarlar sanıyorum) ilk kitaplarının çıkmasını sağlayacak kadar güveniyorum Türkçe’me. “Yaşamım roman” deyip de yazabilen insanların kitaplarını düzeltebilirim belki, belli olmaz bakarsın günlük gazetelerden biri ikisi de “Ulan bu adam bir zamanlar iyi gazeteciydi” diyerek bana ek iş verebilirler… Ne bileyim…

Kenara çekilmek istemiyorum.

Yazdıklarım da belki bunun çığlığı…

Yemişim emekliliğini… Ben ölümün o bekleme odasına asla girmeyeceğim, dünyaya nasıl bir anda geldiysem öyle bir anda gideceğim… Kimseye bir damla su için yalvarmadan, kimseye boyun bükmeden…

Ağamlar, ablamlar ne zor işmiş bu emeklilik işi…

İdamdan beter!

Beğenenler, beğenmeyenler olabilir, bunu normal karşılıyorum.

Ben, yağlıboya ustası Mustafa ve ev kadını Saimenin oğlu, eski ilk okul öğretmeni, yüksek okulda üç yılını tüketmiş, siyasi nedenlerle okulu terk ettiğinden diploma alamamış, THKO örgütünün üyesi olma onuruna ulaşmış, TDKP’nin hiç de kötü olmayan bir yoldaşı, o örgütün 12 Eylül döneminde cezası onaylanmış tek idamlığı, o örgütten siyasi düşünce ayrılıkları nedeniyle istifa etmiş, bazılarına göre “Eski devrimci” kendime göre “Hala devrimci”, yaşam boyu-Kendi dahil- her şeye muhalif olan adam emekli oluyorum…

Adalet mi bu?