Zaman çok hızlı bir devinim içinde akıp gidiyor. Güncel olayların ardına takılmış, sürüklenip gidiyoruz. Eskiden, güncel gelişmeler karşısında, ne çabuk analizler yapar, pratik tavırlar sergilerdik. O zamanlar, her gelişme karşısında anlaşılır durum değerlendirmelerimiz ve hayat karşısında karşılık bulabildiğimiz eylem çizgimiz vardı.

Artık birçok konuda, gelişmelerin ardından nal toplama hallerini yaşıyoruz. Türkiye’nin demokratik güçleri, kendi gündemleri üzerinden değil, kendi iradesi dışındaki gündemler üzerinden sersem tavuk misali bocalayıp durmaktadır. Sözünü, eylemini oluşturana kadar,  yeni gündemlerle ve gelişmelerle karşılaşmakta, siyaseten etkisiz, çaresiz durumları ardı ardına yaşamaktadır.

Ne yaman çelişki değil mi? Bir zamanlar sol; demokrasi, Özgürlük, eşitlik, adalet dediğinde, sokakları bizlere dar etmeye çalışanlar, ülkenin daha demokratik bir ülke olmasını arzu edenleri vatan hainliği ile suçlayanlar, şimdilerde başka biçimlerde ve bambaşka siyasi oluşumlar halinde önümüzden demokrat kesilebilmektedirler.

Türkiye, bir bütün olarak bugünkü kadar demokrasiyi hiç konuşmamıştı. Daha doğrusu, solun dışında kimsenin daha demokratik bir ülkede yaşama isteği bugünkü kadar çeşitlenmemişti. Bu memlekette, bugünkü kadar farklı inançlarında hakları olduğu, farklı kimliklerinde var olduğu gerçeği herkesçe tartışılan bir kıvama kavuşmamıştı. Bu talepler için binlerce insanın çok ağır bedeller ödediği bir yakın geçmişi ardımızda bırakarak bu tartışmalara yetişmeye çalışıyoruz.

Ne yaman çelişkidir ki; tüm bu meseleler, ehliyetsiz ellerde ve geçmişin otoriter siyasi mutfağında pişmiş kesimlerin tırnak içinde önderlik etmeye çalıştığı koşullarda, bir ileri iki geri, müdahale edilmeye muhtaç bir şekilde tartışılmaktadır.

Sol bu süreçte sınıfta kalmıştır. Yıllardır biriktirdiği demokrasi mücadelesinin kazanımlarını toprağa gömerek, dönemsel bazı çelişkileri öne çıkararak, bu sürecin taşıyıcılığını bu ehliyetsiz kesimlere terk etmiştir. Terk etmekle kalmamış, yıllardır mücadele alanlarındaki büyük kavgaların içinden süzülmüş kitle tabanının manipüle edilmesine seyirci kalarak, tarihen çok büyük vebalin altına girmiştir.

Bugünkü AKP iktidarının yalpalayan, özü ve sözü arasında gelgitler yaşayan halleri karşısında, Türkiye’nin demokratikleştirilmesi hareketinin gerçek öznesi olmaya değil, adeta köstek olmaya çalışan bir akıl tutulmasına girebilmektedir.

Hükümet bir taraftan kendi içinde, Bülent Arınç’ın ağzından Kürtlerin ne hakkı varsa vereceğiz açıklaması yapıp, diğer taraftan, İdris Naim Şahin’in ağzından savaş politikaları yürütürken, bu memleketin çok kimlikli yapısını yeni anayasa ile tesis etmeliyiz ve barışı kurmalıyız diyerek büyük bir aklı ve eylemi hayata geçiremiyor. Çünkü dün olduğu yerden uzak bir noktada kaba milliyetçi kesimlerin psikolojik baskısı altında, Kürt meselesine daha radikal bir evrensel bakış geliştiremiyor.

Güneydoğu’da ve birçok alanda, 12 Eylül zihniyetini, hukukunu sürdürüp, bir yandan 12 Eylül generallerinin yargılanmasının olanaklarını zorlayan hükümet karşısında, 12 Eylülle de, bugünkü savaş politikalarıyla da hesaplaşacak bir çizgiye girmekte tereddütler gösterebilmektedir. 12 Eylülün yargı sürecinden bir şey çıkmaz diyerek sırtını dönerken, bugün bu hükümetle ya da bu sistemle Kürt meselesinin çözümü mümkün değildir demeye gelen bir politik tutuma teslim olabilmektedir.

Bugün 12 Eylül ile hesaplaşmanın da, Kürt meselesinde barışı esas alan bir siyaset geliştirmenin de, aslında mevcut kapitalist sistemin çok önceden halletmesi gereken bir sorunu olduğu gerçeğini atlamaktadır. Her şeyi devrime havale eden bu anlayış sonucu, solun bugün gelip dayandığı durum ortadadır.

Ne yaman çelişki değil mi? Memleket uzun bir süredir kabuğundan fırlayacakmış gibi büyük doğum sancıları yaşıyor, sol bu doğum sancıları karşısında, uzun yıllardır biriktirdiği fikri ve örgütsel olanaklarını bu sürece akıtmaktan, katkı sunmaktan imtina ediyor. Dünyada bugün solun iktidara geldiği ya da zorladığı ülkelerde, bu gelişmeler nasıl oluyor, biraz baksak gözümüz açılacak, kulağımız duyacak belki!

Ne yaman çelişki değil mi? Böyle yazınca da, şucu bucu ilan edilebiliyorsunuz. Kürt dediğinizde Kürtçü oluyorsunuz, sürece müdahil olmak lazım dediğinizde AKP kuyrukçusu. Hiç kimse kendi durduğu yerin neye tekabül ettiğine bakmadan, gardını almış boksör gibi karşısındakine yumruk indirmeye bakıyor.

El insaf!

Biraz sağduyu, biraz makul siyaset, birazda vicdan!