Mektup:

Sayın Sırrı Süreyya Önder, CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu “Türkiye’de tutukluların durumunu” meclise bir soru önergesiyle taşıyınca aklıma siz geldiniz. Bir kez daha rahatsız etmemin nedeni size yazdığım ilk mektuba bu güne kadar her hangi bir yanıt alamamış olmam.

Size yazdığım ilk açık mektubun aynı gün Özgür Gündem Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hüseyin Aykol tarafından size iletildiğini biliyorsunuz. Yani yazıyı “Okumamış” olabileceğinizi düşünemiyorum.

Bir mülteci olarak Almanya’da Cumhurbaşkanı’na bir mektup yazmış olsaydım bana en kötü olasılıkla 15-20 günde mutlaka yazılı bir yanıt gelirdi. Yazar Doğan Akhanlı’nın bundan aylarca önce Türkiye’ye girişi sırasında tutuklanmasına karşı çıkılması için Almanya Cumhurbaşkanı’na yazdığımız mektuba da hepimiz yazılı yanıt almıştık.

 

Sayın Sırrı Süreyya Önder,

Bilirsiniz, eskiden kalın karton paketli  “Klüp”, “Gelincik” sigaraları vardı, milletvekillerinin işlerine çok yararlardı.

Klüp sigarası çok sert, Gelincik sigarası çok yumuşaktı, bu nedenle bazıları tarafından Klüp sigarası “Erkek”, Gelincik sigarası “Kadın” sigarası sayılırdı. Ama her iki sigaranın paketi, ceplerinde defter, kağıt taşıma alışkanlığı olmayan milletvekillerinin işlerine yarardı. Seçim dönemlerinde halkla ilişkileri sırasında kendilerinden istenilenleri bu paketlerin kartonlarına yazarlardı, sonra o paketlerin içindeki sigaralar içilir, paketler de üzerlerindeki yazılarla birlikte kendilerini her hangi bir çöp sepetinde bulurlardı.

Hatta o günlerde “Ağabey, sigara paketine yazacaksan derdimi hiç söylemeyeyim” sözcüğü türemişti…

Ama günümüz öyle değil, verilen sözler kolay unutulmuyor, yitip gitmiyorlar. Bilgisayarlar not ediyorlar onları silinmez bir şekilde, milyonlara ulaştırıyorlar.

Sadece tarafınızdan “Kamuya açık biçimde” ve yazılı verilen bir sözün tutulmasını istiyorum! Belki unutulmuştur diye sözünüzün tamamını bir kez daha alıyorum buraya:

“Önce bir ironi yapayım. Millet bugünlerde ironiyi anlamıyor ama... Aslında ülkenin geldiği noktaya bakarsan, ‘içerisi dışarıdan iyi durumda’. Onun için, işin latifesi bir yana, bu da bizim dört ana talebimizden birisi. Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku, bütün siyasi tutsaklar için genel af istiyor. Abdul Kadir Konuk, haftanın iki gününü bana bırakırsa, haftanın beş günü, bu işle uğraşacağıma, hem söz veriyorum, hem bu seçim taleplerimiz gereği bunu yapacağız. Aslında bunun sadece siyasi tutsakları ilgilendiren bir konu olmadığını biliyoruz. Bu Türkiye'deki bütün insanların vicdanlarındaki tahribatı, yani usulsüz tutuklamalar, zorbaca yargılamalar ve haksız hükümlerle, zindanlara atılan, üstelik orada da her gün tecritlerle, hücrelerle ve fiili-fiziki işkencelerle ekstra zulüm gören bütün insanların toplum vicdanında yarattığı kirlenmeyi giderecek bir şeydir. Bu anlamda boynumuzun en temel borçlarından biridir. İki günü de tatil için istemiyorum, meclis kapalı, o yüzden.”(Demokrat Haber)

Sayın Önder, lütfen “İşlerinizin yoğunluğunu” gerekçe göstermeyin, günlük tuvalet ihtiyacınızı giderdiğiniz süre içinde bana yazabileceğiniz bir yanıtla, seçildiğiniz günden bu güne verdiğiniz sözle ilgili neler yaptığınızı açıklarsanız hepimiz sevineceğiz.

Bu kez yanıt alabilmek dileğiyle sağlık ve başarı diliyorum.

 

1.Konu: “Kadın Cinayetleri” Sözü Ne Kadar Doğru?

 Bu konuya kısaca değinmek istiyorum. Elbette tartışılabilecek bir konu. En iyi yanıtı dil bilimciler verebilirler diye düşünüyorum.

Günümüzde çok sık kullanılan bir söz “Kadın cinayetleri” sözü. Ve yanlış bir söz. Bu söz yıllar önce ortaya ilk atıldığında da yazı yazdığım gazete köşemde karşı çıkmıştım.

Sözün “Türkçe bilgisi” kıt biri tarafından üretildiğine inanıyorum. Ama öteki siyasilerin neden bu sözde hala direndiklerini anlayamıyorum.

Bu sözle anlatılmak istenilen “Kadınların öldürülmesi” olayı, bunu sözün kullanıldığı ortamlara bakarak anlayabiliyoruz, ama “Kadın cinayetleri” sözü Türkçe’de bu anlamı değil, tam tersini içerir, yani “Kadınların işledikleri cinayetler” anlamına gelir.

Örneğin “Kürtlerin öldürülmesi, Türklerin öldürülmesi, erkeklerin öldürülmesi” sözleri de “Kürt cinayetleri, Türk cinayetleri, Erkek cinayetleri” sözleriyle açıklanamaz.

Bu sözün bir benzeri ise “Ermeni katliamı” sözüdür. Bu da yanlıştır. Ermenilerin katledildiğini açıklayan söz “Ermenilerin katledilmesi” sözü, yada “Türkiye’nin yaptığı Ermeni katliamı” sözüdür.

Kadın örgütlerinin bu sözü tartışarak düzeltebileceklerine inanıyorum.

 

2.Konu: Düşünce Özgürlüğü

Türkiye’de politikanın ve günlük yaşamın tüm alanlarında gerçek anlamıyla bir düşünce özgürlüğü olmadığını birkaç kez yazdım ve bu sözlerimden dolayı ağır hakaretlere uğradım. Ama bu sözü ısrarla yineleyeceğim.

Düşünce özgürlüğü; kişinin -hatalı ve yanlış da olsalar - düşüncelerini hiç korkusuz yazılı ve sözlü açıklayabilme özgürlüğüdür. Açıklanan bu düşünceler tartışılır veya tartışılmaz, ama kişi en azından susmayı, içine atmayı değil, konuşmayı yeğlemiş olur.

Konuşabilmek tek başına önemli bir özgürlüktür.

Türkiye’de uygulanan ise “Benim gibi düşündüğün, benim söylediklerimi yinelediğin sürece özgürsün” kuralıdır. Bu “Düşünce özgürlüğü” olarak sunuluyor. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti Anayasası da özürlüdür, güdüktür.

Benim bir siyasi partiyi, örgütü, kurumu, kişiyi destekliyor olmam onun tüm düşüncelerini paylaştığım anlamını taşımaz. Paylaşmadığım düşünceleri eleştirme hakkını bana “Düşünce özgürlüğü” tanır. Bunu kullanabildiğim ölçüde yukarıda sayılanlara daha yakın olabilirim, onlara daha fazla destekte bulunabilirim. Bunu kullanamıyorsam ve sesimi asla çıkaramıyorsam burada bir “Biat kültürü” söz konusudur ve bu da geliştirmez, köreltir.

Kendisine, yaşamına, mücadelesine büyük saygı duyduğum sayın Ahmet Türk’ün haber ajansı “ANF” tarafından yayınlanan bir haberinde kullandığı sözler beni sevindirmedi, düşünce özgürlüğü açısından korkuttu. Haberin ilgili bölümü şöyle:

“BDP ve blok vekillerinin Van'daki kampına katılan DTK Eşbaşkanı Ahmet Türk, ‘Demokratik Özerklik kongre kararıdır, tartışılmaz’ dedi.” (ANF 22.07.2011)

Yeryüzünde Tanrının ayetleri dahil tartışılamayacak hiçbir konu yoktur diye düşünüyorum. İnsanlar tartışırlar, düşüncelerini belirtirler, bu tartışmalar varsa eksikleri, hataları, yanlışları ortaya çıkarır ve bunların düzeltilmesini sağlayarak düşünceyi daha kuvvetlendirir. Ama olaylara “Karar alındı tartışılamaz” mantığıyla yaklaşılırsa burada bastırılmış, açıklanmamış düşüncelerin varlığı kesindir, bu da öncelikle kendine zarar anlamına gelir.

Günlük yaşamdaki konumuma bakarak “Ben düşüncelerimi açıklasam ne açıklamasam ne, kim bunları ciddiye alır” diye düşünebilirim, olsun, önemli olan benim her konuda yazma ve söyleme hakkımın özgür olmasıdır. „Biz karar aldık, tartışamazsın“ demek bu hakların katledilmesi demektir.

En büyük tutsaklık beyinde yaşanılan tutsaklıktır, insan orada kendi gardiyanlığını kendisi yapar ve kendine karşı ötekilerden daha acımasızdır!