Aslında yazının başlığını anlayamamak koymak daha mantıklıydı ama, iyimserliğimize zeval gelmeyeceğini düşündüğümden böyle bir başlığı daha uygun buldum.

BDP meselesini bugünden bakarak tartışmak istiyorsak aslında bunu seçimden önce ve seçimden sonra diye ayırmamız daha açıklayıcı olacaktır.

Seçimlerde BDP’nin Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu’nu oluşturan en güçlü parti olduğunu biliyoruz. Bu şekilde BDP, solun tüm renklerini meclise ve siyasetin gündemine oturtmayı amaçladı ama, ne oranda ve hangi solu oturtmayı amaçladı o tartışılır bir konu.

BDP’nin bağımsız adaylarına baktığımız zaman içinde referandumda EVET’çi olan tek bir adayını dahi göremiyoruz. Özellikle “Yetmez Ama Evet” kampanyasına aktif olarak katılan aydınlardan birini meclise sokmayı başarmalıydı. Hatta bu bloğun içerisinde bu kampanyayı başlatan DSİP’in olmasına rağmen, böyle bir şey yapmadılar, keza tüm ulusalcı soldan gelecek mahalle baskısına aldırmadan radikal bir şekilde EVET diyen EDP’den de aday göstermediler; yapmayı ve göstermeyi bırakın referandumda EVET’çileri ağır bir dille suçlayan adayları meclise sokmayı yeğlediler.

Solun tüm renklerini meclise katmayı isteyeceksiniz ama, marjinalleşen hatta ulusalcı sol bir çizgiye doğru serpilen adaylara özellikle batı bölgelerinde daha fazla yer vereceksiniz. Bunun nasıl izah edileceğini doğrusu bilemiyorum.

Tabi bu eleştirileri yaptığınız vakit bazı cenahlardan “Kürt Düşmanı” gibi bir yafta yemeyi de kabullenmiş olmanız gerekiyor; sanki BDP=Kürtler demek. İşin garibi BDP’ye Kürt partisi dediğiniz zaman size mecliste verdikleri önergeleri gösteriyorlar ve BDP’nin sol bir parti olduğunu kanıtlamaya çalışıyorlar, BDP’yi eleştirdiğiniz zaman ise Kürtlere düşmanmışsınız gibi bir davranış sergiliyorlar. Bunu yapanların da her ne kadar “aziz solcular” olduklarını bilsek de; BDP’yi eleştirmenin, BDP’nin her yaptığını doğru kabul etmenin en fazla Kürtlere zarar verdiğini düşünemiyorlar.

Onlar düşünemeyedursun; biz seçimden sonraki BDP’nin performansını incelemeye geçelim.

Seçimlerden bana göre büyük bir zaferle çıkan BDP’nin seçimden sonraki performansı bence seçim öncesini bile aratır düzeyde. Özellikle Hatip Dicle’nin haksız yere milletvekilliğinin elinden alınmasına karşılık BDP’nin meclise girmemesini doğrusu yanlış buluyorum.

Belki aranızda diyenler olacaktır; haksız yere milletvekilliği elinden alındıysa girmemesini neden doğru bulmuyorsun? diye. Hemen izah edeyim… BDP meclise girse ve bu yasanın değişikliği için bir önerge verse ve AKP’de bu yasayı değiştirmese, örtbas etse BDP’nin eli daha fazla güçlenmeyecek miydi?

Ayrıca meclise girmemesini “Kürt halkına yapılan bir haksızlık” olarak dile getirmeleri, BDP’yi marjinal bir noktaya ve halkın gözünde tamamen bölge partisi olduğuna itmesi gibi, BDP meclise girmesiyle birlikte toplum nezdindeki bu algısını da kırmayı başarabilirdi.

Bu ikisini yapamadıkları gibi, Silvan’da 13 tane çocuğun öldürüldüğü saatlerde kendi kendilerine demokratik özerklik ilan ettiler. Kendi kendilerine demem bile bu noktada doğru bir mana taşımıyor; Altan Tan’ın bu özerkliğe karşı çıkışı, özerklik metnini okuyan Aysel Tuğluk’un bile zamanlama eleştirisi aslında demokratik özerklik gibi büyük bir kararı gölgede bırakmaya yetti. E hal böyle olunca, insan sormadan edemiyor, seçim öncesinde “Kaos ve savaş dili istemiyoruz” diyen BDP’nin seçim sonrasındaki davranışları bu sözlerine ne kadar uyum sağlıyor?

Kimse kusura bakmasın, BDP’ye biat edenler ve bu biatten bir çıkar bekleyenler belki beni egemenlerin yanında olmakla suçlayacaklardır ama, kendi kendilerine özerklik ilan edecek kadar bir partinin de ezilen olma gibi bir lüksünün bu saatten sonra olmaması gerektiğini düşünüyorum.

Tüm bu eleştirilere ve BDP’nin yanlışlarına rağmen, BDP kilit bir partidir. Özellikle Kürt Sorunu’nun çözümünde BDP’nin rolü büyük olmalıdır ve olacaktır da… Yalnız üzüm yemek mi, bağcı dövmek mi sorusuna önce kendilerinin de bir cevap vermesi gerek. Çünkü, bu noktada çözümsüzlük artacak ve AKP de iyi niyetinden dolayı değil ama, çözmesi gerektiğinden bu sorunu çözerse BDP’nin bu noktada ekarte olma riski yüksek.

Öyle ki; şu an Türkiye’de yaz aylarında bile o kadar hızlı bir siyaset dönemi yaşıyoruz ki, bu sorun üzerine çözüm üretmeyenin, bu sorunu görmezden gelenin bu iklimde siyaseten var olma şansı da pek yok gibi. Özellikle çekilen onca acı ve ölen onbinlerce insanın hatırına bu sorunu çözecek barış dilinin ve diyaloğunun acilen kurulması gerek.

Hem de bu barış ve vicdan dilinin nereden geldiğine bakılmayarak…

Haftaya devam edeceğim.

Ordu ve YAŞ…

Hafta içinde gerçekleşen Yüksek Askeri Şûra gösterdi ki; Türkiye’de artık askerlerin değil, halkın seçtiği sivillerin dediği olacak…

Artık generaller de tepeden tırnağa başbakanın memuru olduklarını ve cumhurbaşkanının başkomutan olduğunu anlayacaklar.

Ben bu noktada AKP’yi yarı oranda tebrik ediyorum.

Yarı oranda çünkü Işık Koşaner’in isteklerini yapmayan ve sivilleşme noktasında dik duran bir siyasal iktidar, daha sonra gerçekleşen YAŞ’ta bu dik duruşunu gösteremedi ve bazı Ergenekon davasına karışmış generallere terfi verdi.

2002’den bu yana gerçekleşen bu sivil değişimin çok kolay olmadığını ve bunun bile küçümsenmeyecek oranda olduğunu söyleyebiliriz elbette ki ama, bazen bir ülkeyi çok ileri noktaya taşıyacak kararların radikal olması gerektiğinden de söz edebiliriz.

Sonuç olarak; bu önemli, güzel bir gelişmedir ama her şeyin bir daha iyisi varsa, bunun da daha iyisi vardır.

Bu daha iyisi olana kadar da biz de herhalde yazıp çizmeye devam edeceğiz.