Geçenlerde hatırladım. Çocukken sahip olmak istediğim bir saat vardı. Bu saat; televizyonların belli bir uzaklıktan kanalını değiştirmeye, sesini yükseltip – alçaltmaya yarayan bir saatti. Klasik zaman kavramının dışında, eğlence amaçlı olarak da kullanılabilirdi.

Çocukken sanırım, başka insanların izlemekte olduğu bir kanalı bu saat yardımıyla değiştirip onları şaşkınlığa sevk edeceğimi düşünerek bu saate çok sahip olmak istedim ama, bir türlü olamadım. Geçenlerde bir olay üzerine bunu hatırladığımda, daha hala böylesine muzırlığın içimde ukte kaldığını gördüm.

Başka insanların izlemekte olduğu programı değiştirip ne kazanacaksam yahut onları bu şekilde sinirlendirip yaşam zevklerine müdahalede bulunmaktan ne zevk alacaksam bilemiyorum ama, bu saati o zamanlar almadığıma daha hala üzülüyorum ve aynı zamanda pişmanlık duyuyorum.

Bu duygularımı neden anlattım diye soracak olursanız; ben bu anının içinde geçen olaylarla Türkiye’deki insanların yapmak istediklerini ve yaşam biçimlerini çok benzetiyorum. Kısacası Türkiye’nin böylesine muzır bir ülke olduğunu ama, muzırlıkta da sınır tanımadığını düşünüyorum.

Bu duruma muzırlık diyorum; çünkü başka ne şekilde açıklanabileceği hakkında pek bir fikrim yok. Türkiye’de yaşayan insanların hayat biçimlerine müdahale etmekten ve kendi hayat biçimlerimizi onlara dayatmaktan dolayı enteresan bir şekilde zevk alıyoruz, zevk almakla kalmıyoruz giderek saygısızlaşan bir muzırlığın ortasında kendimizi buluyoruz.

Bireysel olarak hayatlarımızı ele alacak olursak, kendi yaşam biçimimize uygun bir siyasi ideoloji seçmeye çalışıyoruz, o siyasi ideolojiyi yaşam biçimi yapmaya uğraşıyoruz, bir grubun ya da uğraşın içine dalmışsak yahut ilgi duyuyorsak o grubun özelliklerine göre giyinmeye çalışıyoruz ve bize yönelen eleştirileri kulak arkası yapıp eleştirenlere ağır cevaplar verirken, aynı şekilde başka insanların başka uğraşlarına biz ağır eleştiriler yöneltiyoruz.

Böyle kısa bir özeti okuduğumuz zaman, bunun kısır ve sonsuz bir döngü olup olmadığını tartışır hale gelebiliriz. Bugüne kadar teoriden çıkıp kanıtlanan döngülerin anti – tezini bulmak zaman içerisinde pek kolay olmamıştır. Ve bunları anlatırken de belli bir çözüm sunarak anlatacağımı söyleyemem; sırf durum değerlendirmesi yapıyorum diyebilirim.

Bir taraftan insanların yaşam biçimlerini ve hayat standartlarını yükseltmesi için önlerine tüm insanlığın sanki sahip olacakmış gibi “Bağdat Caddesi Hayali” koymak ne ise, Alevi köylerine de bazılarının yaşam biçimi entegre olsun diye camiiler inşa etmeyi eşit buluyorum; çünkü hepsi bir mücadeleden daha çok insanları belli bir yaşam biçimi cenderesine sokmaktan başka bir şey değil.

Oysa “Gerçekçi olup imkansızı istediğimiz” vakit, gerçeklerden yola çıktığımızda iki örnekte de olduğu gibi bu örnekleri dayatanların bu örnekleri gerçekleştiremeyeceğini ama, imkansızı istemelerinden daha çokta bu imkansızlık içerisinde boğulduklarını görmek pekte zor olmaz. Bu durumda sorulacak olan soru da, örnekleri ortaya koyanların ulaşmak istedikleri amaçların ne olduklarıdır?

Birkaç haftadır Tunus ve Mısır’da yaşanan olayların, Türkiye’de de aynısının olup olmayacağını tartışmak elit insanların aklından ve uygulamalarından geçiyorsa, Mısır ve Tunus’takilerin sıradan bir halk olduğunu unutmak arasında gidip gelmek o elitlerin kendi yaşam biçimlerini kaybetme paranoyalarından ötürü böyle bir akıl silsilesi yaptıklarından kaynaklanıyor olabilir mi?

Kendi hayat zevklerine ve biçimlerine zeval gelmesin diye, benimsedikleri ideolojideki insanların kendileriyle aynı hayat biçimlerini yaşadıklarından dolayı o ideolojiye güvenmelerindeki durum neyse, başka insanların kendi hayatlarını unutup kimlik ve mağduriyet eksenli mücadeleye tutuşmaları arasındaki çelişki toplumu uçurumlaştıran ve birbirine yabancılaştıran sistemin bir tezahürü değil midir?

Bu soruları sorduğumuz vakit, alacağımız cevaplar bizim yaşam biçimimizin siyasi ideolojilerimizle ayrı olması gerektiğini ortaya koyuyorsa, ideoloji tarzlarımız yaşam biçimimize uygun olduğu için değil, sistem altında ezildiğimizden ve bu eziklikten dolayı duyduğumuz memnuniyet ya da memnuniyetsizlik arasındaki çelişkiden dolayı seçtiğimiz ideolojik farklardan kaynaklanır.

Tunus ve Mısır örneklerini ben gibi küresel ve değişen dünyanın gerektirdiği “devrim” diye niteleyenlerin, devrimci hayat tarzlarından ötürü ortaya çıkardıkları isyanlar olarak değil de, ezildikleri ve baskı gördükleri için devrimci kimlikleriyle isyan çıkardıkları şeklinde açıklayabiliriz.

Ve sırf bu haliyle bile, hayat tarzımızdan ötürü devrimci olmamızla değil, ezildiğimiz ve baskı gördüğümüz için devrimci olmamızla bu konuya realist bir bakış açısı getirebiliriz.

Elit bir sınıf siyaseti yürüten insanların, çözümsüzlük arasında gidip gelmeleriyle başka yerde çıkan isyanlara özenmesi, o özendikleri isyanı çıkartanların yaşam biçimini beğenmemeleri pragmatist bir tavır oluşturuyorsa, neo – liberal ve kapitalist siyaset üretenlerin “Bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar!” mantığıyla hareket etmelerinden kaynaklı balon çözümler üretmeleri ve salt bu yüzden çıkardıkları kaosu sahiplenmemeleri, Mısır ve Tunus isyanlarını da oradaki insanların yaşam biçimlerinden ötürü sahiplendikleriyle de çelişkili bir biçimde açıklanabilir.

Kendi yaşamlarını özgürleştirebilmek adına diktatörlük kuranlar, kendi yaşam biçimlerini halka dayatabilmek için diktatörlük kurmaya çalışanlarla ne yazık ki böyle bir düzende aynı kaderi paylaşmaya mahkum kalacaklar.

Böyle bir düzende, böyle kısır ve sonsuz bir döngüde saygısız biçimde yapılan muzırlıklar hala rağbet görmeye devam edecekse; “Bağdat Caddesi Hayali” kuranlar o hayali kurduranlar kadar rahat, Alevi köylerine camii dikenler de o köyde yaşayanlar kadar sıkıntılı yaşamayacak.

Ve devran böyle devam ederse, orada bir köy var uzakta senfonisi söylenerekten atı alan Üsküdar’ı geçecek!