Dile kolay !...

Tam 31 sene sonra 12 Eylül ile ilgili bir yazı yazacağım.

31 sene sonra sanki terk ettiğim topraklara geri dönüyormuşum gibi anlatılmaz gariplikte bir his var içimde!

Bir haftadan beri, bir yandan Psikolojide insanların anılarını tazeleme durumunda kalma hallerini anlatan onlarca bilimsel çalışma sayesinde öğrendiğim önemli etkenler hakkında bildiklerimi yeniden hatırlamaya çalışıyor, bir yandan da aynı filmlerde olduğu gibi belleğimde kalakalmış, uzun yıllar önce bıraktığım buğulu noktaya geri dönebilme halini giderek netleştirmeye çalışıyor, bir film şeridini en baştaki kareye getirmek için gerisin geriye sarıyorum sanki !

***

12 EYLÜL DARBESİNİN BİLANÇOSU YÜZBİNLERCE İNSAN İÇİN OLDUĞU GİBİ BENİM İÇİN DE ÇOK AĞIRDI!

Fişlenen 1 milyon 683 bin, gözaltına alınan 650 bin, daha sonra siyasi mülteci olarak yurtdışına giden 30 bin ve oradayken de "T.C." yurttaşlığından çıkarılan 14 bin kişiden biri de bendim.

İstanbul'dayken üyesi olduğum iki ayrı dernek, faaliyeti durdurulan 23 bin 677 adet dernekler arasında bulunuyordu.

Cezaevlerinde yaşamını yitiren toplam 299 kişiden biri arkadaşım, bir diğeri örgütlü olduğum politik hareketten yoldaşımdı. Kuşkulu bir şekilde ölen 144 kişiden ikisi dostlarımdı. Açlık grevlerinde yiğitçe ölen 14 kişiden birini ve "kaçarken" vuruldu denilen 16 kişiden bir başka yiğidi de pek yakından olmasa da tanıma şerefine nail olabilmiştim. Daha sonraları "çatışmada" öldü denilen 95 kişiden iyi bildiğim cesur bir insanın katledilme haberiyle, yasını tutma acısını da yaşadım.

Zulumatın da çok daha ötesine maruz kalmam, Diyarbakır mahpusanesinde direniş destanları yazan, çocukluk yıllarımdan okul arkadaşım ve insanlık onurundan zerre kadar ödün vermeden, başı dimdik yaşamanın en temel ve vazgeçilmez gereklerini daha ortaokul sıralarındayken bana anlatan ve böyle olduğu için de ilk eğitmenim saydığım, güzel insan, can kardeşim, Ermeni halkının yiğit evladı Garabet Demirci(yan)'ın cezaevinden ardı ardına gelen ve fakat gecikmeli olarak yalanlanan asılsız her ölüm haberi ertesinde Avrupa'da düzenlenen sembolik cenaze törenlerine insanlığıma kahrederek katılıp, kaç kere ölüp-ölüp yeniden dirilirken yaşadığım duyguların acısını herhalde bir ben bilirim!

Uzun sözün kısası, zalimin zulmüyle, kelimelerle anlatılmaz acıların en dayanılmaz sanılanlarının binbir türlüsünün kat be kat fazlasını yaşamış, doğup-büyüdüğü atatopraklarında hiç görülüp-duyulmamış ezgi ve baskıların en katmerlilerine maruz kalmış bir halkın evladı olarak, çok uzun yıllar boyu hangi halktan olursa olsun, zalime, eşkiyaya, işgalciye, haine, puşta, kalleşe, adaletsize ve adaletsizliğe karşı direnen ilerici, devrimci ve demokrat tüm güçlerin anti-faşist, anti-emperyalist mücadelelerinin ön saflarında yerimi aldığımdan kendimi kendi vicdanıyla barışık olan İNSANOĞLUİNSAN azınlığına ait gezegenin sıradan bir bireyi olarak görüyorum !

***

TARİH SADECE TEKERRÜRDEN Mİ İBARETTİR BE KARDEŞİM ?

24-25 Nisan 2010'da Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi tarafından Ankara'da düzenlenen ve aynı okul sıralarını paylaştığım arkadaşım Hrant Dink'in anısına adanan "1915 ÖNCESİ ve SONRASIYLA YÜZLEŞME" adlı ulusumun yaşamsal önem arz eden sorunlarından bir kısmını çalışma konusu edinen Sempozyum'a sunduğum tebliğimde «Kendimi bildim bileli, evimizde hep göz yaşartan bir hüzün ve acıyla söylenip-dinlendiğine şahit olduğum "Burası Muş'tur, yolu yokuştur, giden gelmiyor, acep ne iştir" şarkısının halkıma yapılan soykırım kurbanı Ermeniler tarafından yakılan bir ağıt olduğunu, çok yıllar sonra Avrupa'da politik ilticacı olarak yaşamaya zorlandığım yıllarda öğrenmiştim. Aynı yıllarda, doğup-büyüdüğü topraklardan aynı zorunlu sebepler yüzünden koparılıp esen yel gibi her yana savruluveren onbinlerce soydaşımla beraber kendimin de şarkıdaki "giden gelmiyor"-ların durmayan kervanına katılmış olduğumun farkına vardım. Dedem 1915 sürgünü olmuştu, babam Varlık Vergisi faciasının sebep olduğu sürgünü, bense 12 Eylül 1980 sonrası sürgünü yaşadım» diyerek ifade ettiğim düşüncelerimi, «Bir soyun 3 nesline, kesintisiz olarak 3 kader aynılığını yaşatan tek nedenin Ermeni olmak dışında başka da hiç bir açıklaması olmayan bir acının reva görülmesine mahkûm edilmiş benim gibiler, Ermeni insanı için göç et(tiril)menin sadece "ertelenmiş 1915 sürgünü" olma anlamı taşıdığını iyi bilirler.

Köksüzleştirme esas alındığında, aslında -alınmak zorunda olduğunda- demek istiyorum, 20. yüzyıl sonlarında Avrupa'ya uçan benle, aynı çağın başlarında daha 8 yaşında bir çocukken Der-Zor'a yürütülen dedem arasındaki tek fark, belki de her an fiziki bir eziyetle katledilme ihtimalinin gökyüzünde, uçakta olmayışı dışında yok gibidir!» diye noktalamıştım.

***

12 EYLÜL ÖNCESİNDEN BİR ÖRNEK

Terk etmeye zorlandığım topraklarımın kara günlerinden 12 Eylül'ün düşündürdükleriyle ilgili bu yazıyı kaleme alırken, aklıma gelen çağdaş Ermeni yazarlarından Hrant Matevosyan'ın anlatılarından birinde yer alan satırlarda «Korkmayın, ölmek zordur, isteseniz de ölmezsiniz, bir kez olsun sizin kafanızla beraber onların yumruğu da acıyıversin de –göreyim, öbür defa tekrar vururlar mı ? Bir defalığına erkek gibi durun, sizi zorla katlasınlar, siz kırılmayın, sizi zorla kırsınlar- öbür sefere bakayım kırabilirler mi, katlayabilirler mi, yaklaşabilirler mi ?» anlamlı sözlerini anımsamanın yanında, 12 Eylül’ün öncesiyle sonrasını tam da bu anlatının atmosferine sadık bir ruh haliyle belleğimin süzgecinden geçirmeye çalışıyorum çalışmasına da, anılarım beni daha da gerilere götürüp, yapımın inşaasını etkileyen önemli bir noktaya ulaştırıyor!

Aylar önce mahpusanede yazdığım "UNUTULAN ADAM" başlıklı bir makalemde yeri geldiği için bahsettiğim ve içimi şimdi bile cız ettiren bu 'anım' beni alıp taa... 1978'li yıllara götürüp, epeyidir bünyesinde aktif çalışmalarda bulunduğum sol örgüte üye oluşumda yaşadığım beklenmedik bir hayal kırıklığının kızgınlık-kırgınlık karışımı anlarını hemen aynı tazelikle, aynı acı ve kederi hatırlayıp hissederek, tekrardan yaşamama da sebep olmuştu !

Buraya iki cümlesini alıntıladığım sözkonusu yazımda, «Boğaz köprüsünün Ortaköy'deki ayaklarından birinin hemen altındaki çay bahçesinde, güzel bir bahar sabahının henüz sokaklarda inle-cinin top oynadığı pek erken saatinde sadece 3 kişinin katıldığı bu 'gizli tören' esnasında bana uygun görülmüş olan örgüt kod adının bir Türk adı olması konusunda bana görüşümü bile sorma ihtiyacının duyulmaması nedeniyle, yukarıdan aşağıya indirilen emrivaki karara "fakat ben bir Ermeniyim, niçin bir Türk adı taşımak zorunda olayım ki, siz neden Hagop yoldaş olmuyorsunuz sanki" diye karşı gelerek isyan ettiğim o "hey gidi" gençlik yıllarımda sırf şeklen yaygınlaştırılan içi kof "Bütün halklar kardeştir" söylem-sloganını da anımsamak zorunda kalmıştım.

Reaksiyonum üzerine beni örgütlemekle görevli "Ahmet yoldaş"ın yüzünün coğrafyasının nasıl değiştiğini ve bir anda doğada bulunan tüm renklere nasıl girip-çıktığını görmeye nasip olduğum o günü hiç unutamadım. Hatta o gün vuku bulan buolayın, oluşmakta olan kişiliğimin bence daha doğru inşasında önemli bir köşe taşı değerine dönüşmesiyle, yaşamımda önemli bir rol oynadığına memnun kaldığımı bile söyleyebilirim.

Bu toprakların en eski ve asıl yerlisi olan Ermeni insanının, her nedense komünizm aşkıyla yananlarca bile "Dört nala gelip uzak Asya'dan, Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim" türü ırkçı-yalan söylemlerle 'beslenerek', ona, kan ve ateşle, zalimce soykırımlar uygulayarak zorbalıkla sahip olan halkların bugünkü nesillerinin kendini "hak, hukuk, insanlık, adalet, barış, özgürlük, eşitlik, kardeşlik, devrim, sosyalizm" vesaire yanlısıymış gibi gösteren, varlıklarını böylesi hümanist değerlere adanmışlık uğruna anlamlı kılabilme çabasında bulunma iddiasındakilerce bile "unutulmuş" oluşu o insanlar için büyük bir talihsizliktir. Günümüzde "% 99'u Müslüman olan toplumlardan oluşan" bu topraklar üzerinde var olmuş Türk ve Kürt politik hareketlerinin SOL yelpazesinde yerini almış tüm insanların örgütleri tarafından Ermenilerin yok sayılması, hiç hatırlanmayan bir unsur görülmesi o zaman da kayda değerdi, şimdi çok daha fazla değerdir !

Ben, Ermenilerin söz konusu kesime ait olanlarca hep ama hep "unutulmuş" konumda oluşları, gölgede bırakılışları, hasır altı edilme hallerinin, onlara bu davranışı uygun bulanların 'bilinçaltı' hanesindeki İttihatçı-Kemalist ulusçuluğun yattığı kanaatindeyim.

Zulmün iktidarına karşı aynı amaçlar için başkaldırma cesaretini gösteren tüm bu insanların inançla, yiğitçe, fedakârca, canları pahasına vermiş oldukları bütün mücadelelerde kendileriyle omuz omuza dövüşmüş olan Ermeni insanların salt etnik aidiyeti nedeniyle, zalimin katbekat katmerli hakaret, ezgi ve baskılarına maruz kalmış olduğu reddedilmez gerçekken, 'Ahmet ya da Şoreş yoldaşların', Krikor ya da Garbis yoldaşlarının mazlum halkının sorunları, özlemleri ve beklentilerini yok saymasının nedenlerinden bahsedip-konuşmayı, anlaşılmaz bu durumun eleştirisini yapmayı zaruri buluyorum» diye yazmıştım.

***

12 EYLÜL SONRASINDAN DA BİR ÖRNEK

Bu bağlamda hatırladığım bir başka örnek de, yukarıda anlatılmasının zaruri olduğunu belirttiğim olgunun doğru anlaşılmasına yarayabilir diye aşağıda verdiğimdir.

«25.Aralık.1968 yılında F. Almanya'da çalışan "T.C." vatandaşı işçiler arası sendikal örgütlenme çalışması yapmakta olan TKP-TİP çizgisindeki ilk derneklerden Türk Gençliği Kültür Kulübü'nce kaleme alınan "Türk emekçilerine bildiri" başlıklı bir yayında "İşçi kardeş, Ermeni zora gelince Kürdün haçına sövermiş" diye bir ifade var.

Bu bildiriyi kaleme alan Metin Gür adlı şahıs, Malatya-Arapgir yakınlarında sahiplerinden boşaltılan eski bir Ermeni köyünde doğma-büyüme, etnik Kürt ve siyasal anlamda da "komünist" kimliğine sahip birisi olduğu gibi, uzun yıllar TKP'nin F.Almanya sorumluluğunu yapmış olmasıyla bilinir. O, aynı zamanda 12.Eylül.1980 sonrasındaki aylardan birinde, Köln şehrinde bulunan Türkiyeli İşçiler Dayanışma Birliği adlı bir işçi derneğinin yönetim kurulu seçimlerinde, başkanlığa adaylığını koyan Misak Palabıyıkyan adlı bir fabrika işçisinin medeni cesaretini bir türlü algılayıp da sindiremeyen hemşehrisi Nuri Ölmez adlı bir Kürdün "bir Ermeni nasıl dernek başkanı olur, biz o kadar düştük mü yani ?" diye, aynı sınıfı paylaştığı bir insana karşı ırkçı-şoven saldırıda bulunmasının temelini atanlardan birisidir de!

Ancak, ne iyi ki Misak Palabıyıkyan, yani "zora gelen Ermeni, Kürdün haçına (!?) sövmeden" işçilerin oylarıyla dernek başkanı seçilmiş, bu sayede Kürt Metin'le hemşehrisi Nuri'ye de sınıf mücadelesinde proleter dayanışma dersini verebilmeyi becermiştir. Aradan geçen tüm bu yıllar, Metin Gür-Nuri Ölmez'lerin soydaşlarından çok-çoklarının o zamanlar savunduklarını iddia ettikleri komünizmden hiç anlamadıkları gibi, tarih ve uygarlıktan da kendilerine düşen payı alamamış olduklarını gösteriyor ne yazık ki !» Halbuki bir zamanlar taparcasına inandıklarını iddia ettikleri V.İ.Lenin onlara "Öğrenmek, öğrenmek ve öğrenmek" diye tavsiye edip yol göstermemiş miydi ?

***

12 EYLÜL SONRASINDA

"ÖĞRENMEK, ÖĞRENMEK ve ÖĞRENMEK" !

12 Eylül 1980 sonrası değişik Avrupa ülkelerinde politik ilticacı olarak bulundukları yıllarda iyi-kötü bir dil öğrendikten sonra, varolan yüzlerce kütüphanede kendi kendilerini geliştirerek kitap okuyan, insanlık tarihi ve uygarlığıyla "tanışma" olanağına sahip olmuş beyzadelerden bazıları bana, "memlekete dönüş yaptıktan" sonra oralarda okuyup-öğrendiklerini çabuk unuttular gibi görünüyorlar. Bu tiplerden birçoklarının batı uygarlığıyla bir türlü uyuşup-kaynaşamadan, gerisin geri geldikleri yere "dönmeleri" sonrası, Avrupalarda tur atarken hiç yararlan(a)mamış oldukları uygarlığın faydalarından dem vurup, bazen insan hakları savunuculuğuna soyunan Türk ve Kürt medyalarında cirit atıp, boy gösterenlerine rastlamam benim açımdan sadece bir talihsizlikse de, yakınen tanıdıklarımdan birkaçının, şimdilerde ellerinde çantaları, o panelden bu seminere, şu toplantıdan o konferansa koşturarak, "kulağa hoş gelen, güzel, etkili, hatta pek insancıl sözler" söylemeye çalıştıklarını gözlemlememle, taşıdıkları kol saatlerindeki zamanın "ortaçağı çeyrek geçe" durmuş olduğunu görmem insanlık için olsa olsa abestir!

Son yıllarda tartışmaya açılan ve yaşamsal anlam içeren birçok konuda gözle görülen gerçekler hakkında bir türlü algılayamadığım söylemlerin lafın ağızda gevelenmesi dışında birşey ifade etmeyişine üzülmekle beraber, sürüp giden hayatın hemen her alanında çözümsüzlük dışında başka da hiçbir adlandırmaya eşdeğer görmediğim her tür olguyla hâlâ karşı karşıya bulunuşumuzun temelinde, bence acı 12 Eylül tecrübesinden gereken derslerin çıkarılamayışı, yani ÖĞRENMEK, ÖĞRENMEK ve ÖĞRENMEK dersinden toplumsal olarak sınıfta kalmış olma somut hali yatmaktadır !...

***

12 EYLÜL ve "T.C."

12 Eylül 1980'de askeri faşist darbeyi gerçekleştiren generaller cuntasının başı Arnavut asıllıydı, diğeri yarı Çeçen, çeyrek Kürt-çeyrek Türkmen asıllı, ciddi bir araştırma yapılması halinde ötekisinin büyük ihtimalle bir Elen devşirmesi olduğu anlaşılır, her ne kadar dördüncüsünün tek tarafı Türk sayılsa da öbür yarısı basbayağı bir Çerkes oğlu diye bilinir, hiç olmazsa beşincisi bari hani "safkan Türk" falan derler ya öyle olsaydı da onun gam yemez aşıkları da bol olsaydı keşke, ama generallerin sonuncusunun etnik kökeni de öylesi değil, o da Gagauz-Makedon karışımı Hristiyanlıktan devşirme bir aile soyundan gelme, sonuçta sıradan bir yeniçeri torunuydu vesselam ! Ve fakat TÜRKLÜKLE etnik ilişkileri % 25 bile olmayan bu beş cengaver, "T.C."-nin birlik ve bütünlüğünü korumak ve VATAN-MİLLET-SAKARYA hesabı, komünist ve bölücü mihrakların hain emellerine karşı TÜRK DEVLETİNİN VARLIĞI için darbe yapmışlardı ya siz ona bakın!

Güler misin, ağlar mısın diye bu gibi şeylere deniyor sanıyorum.

Bugün üzerinde yaşanılan toprakların dilsel, tarihsel, coğrafi, etnik, dinsel, kültürel, sosyal ve daha onlarca önemli konuların altını-üstüne çevirip, öğrenilmesi gereken asıl bilgilerin hepimizi zenginleştirmesi için çabalama görevini nedense yerine getiremeyen şimdiki neslin uygarlaşabilmesi için önünde duran ivedi ve ertelenmez ilk işin ÖĞRENMEK olduğunu hani neredeyse sokak-sokak gezerek bağırmak geliyor içimden!

Bu denli yaşamsal bir gereksinimin karşılanmasının çok büyük bir ihtiyaç olduğunu gören aydın bireylerin, aslında çözümsüz sanılan enva-i türden her sorunun araştırılıp-irdelenebilmesi için tüm o konuların toplumsal bir platform çerçevesinde tartışılmasına katkıda bulunması gerekmektedir. Bu çabaların insanlararası düşünsel forumlardan başlanarak, toplumlar ve kültürler arası somut ilişkilere dönüşmesine katkıda bulunmak amacıyla dökülen her ter damlası, aralarında uçurumlar bulunan toplumlarımızın her katmanının daha da insanlaşmasını sağlamaya yönelmelidir diye düşünüyorum.

Ermeni halkının tarihinde 12 Eylül 1980 acısından çok daha beter yüzlerce acılar yaşanmış olduğunun bilinciyle, hala kanayan yaralarımızla, dindirilmesi arzulanan acılarımızın asıl sebeplerinin toplumsal bilince çıkarılmasına olacak en büyük katkının varolan gerçeklerin ÖĞRENİLMESİ ve bu DOĞRULAR temelinde İNSANİ, ADİL ve ORTAK BİR GELECEĞİN KURULMASINA çalışma görevini ADAM GİBİ yerine getirmek için çabalamak ve uğraşmak olduğundan kuşku duyan yoktur eminim.

Bundan 31 sene önce doğup-büyüdüğüm topraklar üzerinde yaşamaktaydım, 12 Eylül beni zorla o toprakların batısına savurdu… Yıllar sonra savrulduğum batıdan doğup-büyüdüğüm toprakların doğusuna geçtim ve hâlâ yaşadığım Doğu-Ermenistan'a da tam 21 yıl önce kendi gönlümle, severek, isteyerek yerleştim. İnsanın bulunduğu yerin batısını da doğusunu da görüp, bilmesi, tanıması, sevmesi ve yaşaması önemlidir, inanın… Ama ondan da önemlisi bulunduğumuz her yerin doğusundan doğan güneşin ışınlarıyla içimizi de insanca ısıtabilmesi ve onsuz yaşayamayacağımızı idrak etmemizdir bence !

Bir zamanlar GÜNEŞİN OĞULLARI adıyla bilinen halkımın çok eski ve köklü tarihinden çıkardığım en öğretici dersin onun varmayı başarabildiği uygarlık seviyesi olduğu kanaatiyle, YARINLARIMIZI aydınlatacak olan GÜNEŞİN doğa anamıza verdiğine eşdeğer bir AYDINLIĞIN yayılması-yaygınlaşması, tüm duygu ve düşüncelerimizin UYGARLAŞMASI sayesinde İNSANCA DEĞERLERİN doğamızın «olmazsa olmaz» bileşenine dönüşmesini arzuluyorum.

Her nerede ve kim olursak olalım, İNSAN olarak herhalde bundan daha önemli bir işimiz olmasa gerek diye düşünüyorum. Tekrarlıyorum… Uzun sözün kısası, bugünden itibaren biri Arnavut asıllı, diğeri yarı Çeçen, çeyrek Kürt-çeyrek Türkmen asıllı, bir diğeri aslen Elen devşirmesi olduğunu bilen, ötekisinin tek tarafı Türk sayılsa da öbür yarısı basbayağı bir Çerkes olan, sonuncusunun etnik kökeni Gagauz-Makedon karışımı Hristiyanlıktan devşirme bir aileden geldiği halde, "BENİM KABEM İNSANDIR" diyebilen ve "T.C."-de yaşayan İNSANOĞLUİNSANLAR aradığımın herkesçe bilinmesini istiyorum, çünkü ancak o zaman şu 12 Eylül denilen felaketi başımıza getirenlerden insanlık adına hesap sormayı becerebileceğiz gibime geliyor. Ne yani, bu topraklarda aynı amaç uğruna insanlık düşmanı beş faşist yanyana gelebiliyor da, insansever beş insan gelemiyor mu sanıyorsunuz… Aksini ispatlamak BİZE değilse, kime kalıyor peki ?

Yerevan, 12.Eylül.2011