Sedat Sezgin / Demokrat Haber

Ursula K. Le Guin evrenin ücra bir yerindeki ya da başka zamanlarda yaşayan insan suretinde olmayan türlerin öykülerini bile yazsa yaşadığı yeri ve yaşadığı dönemin sorunlarını anlattığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla eser başka çağlardan seslenmiş olsa da ortaya çıktığı çağın ve dönemin sesi olduğunu, en azından kendi zamanının izlerini taşıdığını iddia edebiliriz. Bundan yola çıkarak “Günahkârlar Kalesi” romanının yazarı Muharrem Erbey’e birkaç soru yönelttik.

*Jacob babasından nefret eden bir oğuldur, onu özgürlüğünün önündeki bir duvar gibi görür; daha sonra Lilith’le tanışır ve babasının bambaşka bir portresini duyar ondan, burada basitçe şunu mu anlamalıyız: Hiçbir şey göründüğü gibi değil?

Evet. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Mesafe aldatıcıdır. Yıllarca en yakınımızda olan insan -bu eş/anne/baba/kardeş/dost olabilir- size yüreğinde kaynayan kazanların kapağını açmamışsa, içtenliğiyle dertleşmemişse, alışkanlıklarını, hayallerini, sevdiklerini, korkularını bilmiyorsanız onu tanımamışsınızdır demektir. Yakınlık bir illüzyondan ibaret. Özelinizi, mahreminizi paylaştığınız, birlikte gülüp, birlikte ağladığınız insanlarla yakınsınızdır. Yan yana dip dibe yaşıyorsunuz diye onu tanıdığınızı söylemeniz imkansızdır. İnsan kendini tanımak için yaşar. Seni tanımana yardım eden kişiye yakınsındır. Ruhuna dokunan insana ev olursun, meydan olursun, yer gök olursun. Seni tanımamakta ısrar edene duvar olursun, kapalı kapı olursun.

İyi ki mutsuzluk vardır. Çünkü mutsuzluk bütün toplumsal dönüşümlerin temel dinamiğidir. Ailede/toplumda mutsuz olan birey, kendisini mutlu edecek kişiyi/işi/ortamı arar durur. Eksikliğinizi tamamlayan, içinizi okuyan, size vakit ayıran kişiye yakınlaşırsınız, duygularınız, hisleriniz, kimyanız değişir. Bu konuşmadan da olur. Ona enerjinin uyumu diyoruz. ‘Kanım kaynadı’ söylemine mazhar olan kişi, enerjinizin benzer ve uyumlu olma halidir.

Theodor W. Adorno Minima Moralia adlı eserinde ‘yanlış yaşam, doğru yaşanamaz, ’ der. Jacob, babasının dayattığı yanlış yaşama itiraz eder, okumaya verir kendisini, mistik doğu’yu keşfeder. Doğudadır kalbi, hayali, ruhu. Kendisini tamamlayan, bilinmeyen mistik doğu’nun sokaklarıdır. Farklı dinleri, dilleridir. Doğru yaşamı, kendisini arar. Cesaretini toplar ve bir işaret bekler. Amina’nın defteri bir işarettir. Babasından kalan mirası satar yola koyulur. Doğru yaşam, kendine yaptığı yolculuktur.

Adorno aynı adlı eserinde ‘özgürleşmiş incelik’ten bahseder. Ne güzel tanımdır bu. İnsanı özgürleştiren inceliğin peşine düşmesi kadar güzel bir şey olabilir mi? Peki nedir özgürleşmiş incelik? Adorno ‘farkların ayrıştırılmasıdır incelik, ’ der. Romanda Jacob, babasının kaba, dayatmacı, dindar olan davranışına karşı özgürleşmiş incelikli tavırla cevap olur. Babasının ölümüyle bıraktığı işi yapmaz, onun evinde, yaşadığı şehirde yaşamaz. Yol olur. Arayış olur. Kendisi olur. Jacob, hem kendisini özgür kılıyor hem de babasının yanlış hayatını, kendi hayatından ayrıştırıyor. Dur diyor. Senin yaşadığın hayat farklı. Babasından, onun günah defterinden, onun yaşadığı şehir olan Boston’dan, ülkeden-Amerika’dan kaçarak özgürleştiriyor ruhunu incelikle.

muharrem-erbey-gunahkarlar-kalesi

*Romanda beni en çok ilgilendiren Amina karakteri oldu diyebilirim. Kendini Binbir Gece Masalları’ndaki binlerce öyküden biriymiş gibi hatırlattı. Bu coğrafyada doğan bir çok yazar-şair-ressam üzerinde etkili olmuştur bu masallar; bunun okuyarak olduğunu söylemiyorum, daha çok dinleyerek. Siz de böyle bir dinleyici miydiniz?

Güzel soru için teşekkürler. Evet. Binbir Gece Masallarını severek okurum. Herkes gibi ben de bitiremeyenlerdenim. Hâlâ zaman zaman açar birkaç hikâye okurum. Çalışma masamdadır her daim. Ayrıca evet ben de bir zamanlar hikâye dinleyicisiydim. Romanın bir yerinde Jacob, kale içinde dinleyici olur. Binbir Gece Masallarının geçtiği Doğu’nun en kadim şehrinde Diyarbakır Sur içinde Saray Kapı semtinde doğdum büyüdüm. Yaz tatillerinde Hazro ilçesine giderdim. Akşamları Çıra ışığında Ninem Hezime’den Kürtçe masallar, dedem Salih’ten Kürtçe klamlar dinlerdim. Kulaklarım Kürtçe masallar, meseller ile doludur. Doğuda her şey hikâye edilerek anlatılır. Hikâyesi yoksa hiçbir insanın ve olayın ehemmiyeti yoktur. Birisi ölmüşse hemen ‘nasıl öldü?’ diye sorarız. Birisi evden kaçmışsa ‘neden kaçmış?’ diye sorarız. Nedeni hikâye edilen kısımdır. Hikâyede her şey tam anlatılmaz. Dinleyiciye eksik kalan kısmı tamamlanması istenir. Bu kadim kültür bu günlerde tümüyle unutuldu desek yeridir. Bu günün geleceğini 70 yıl önce tespit eden Walter Benjamin Son Bakışta Aşk adlı eserinde “Hikâye anlatıcılığı zanaatkârlığa özgü bir iletişim biçimidir. Anlatıcılık ortadan kalkmıştır. Zanaatkârlıkla birlikte insanların deneyimlerini paylaşma yeteneği, bir olayı kuşaktan kuşağa aktaran gelenek zinciri, bunun üzerinde yükseldiği hafıza, geçmişin ve uzakların bilgisine dayanan bilgelik-ortadan kalkmıştır. Bunun adı enformasyondur” diyerek anlatıcıyı olayı aktaran sıradan bir zanaatkar diye tanımlar. Haliyle dinleyiciyi de zanaatkarın aktardıklarını dinleyen sıradan birisi haline geliyor. Ben hikâye dinleyerek büyüdüm. Anne annem her hikâye anlattığında sesini, beden dilini değiştirir, biz çocuklar bir pantomim sanatçısını, bir tiyatrocuyu, bir film aktrisini izler gibi nefes nefese ona, sesine, bedenine odaklanırdık. Aslında hikâye anlatmaz, yaşardı, bizler de onunla yaşardık. Benjamin, duygudan, bilgelikten uzak, aktarıcı insanlar derken yerinde bir eleştiri yapıyor. İnsanlar bir olayı, kadim bir hikâyeyi bilgelikle değil, şaşırtmak odaklı anlatıyorlar. Ben çocukluğumda hikâye dinlerken kendimden geçtiğimi hatırlarım.

*Cariye Amina’nın öyküsü günümüzde de Kadın Hakları temasında devam etmektedir, özellikle bizlerin de parçası olduğumuz Ortadoğu’da. Kafasını sert zemine çarptıktan sonra düşünceleri okuyabilme yeteneğine sahip olan Amina ebeveynlerinin ısrarı üzerine kaderine razı gelir. Günümüzde de eğitimini tamamlamış, insan olmanın ve kadın olmanın ne demek olduğunun bilincinde olan ancak toplumun ya da iktidarın dayattığı sistem sayesinde seyirci olmanın ötesine geçemeyen kadınların bir nevi Amina’danizler taşıdığını söyleyebiliriz, romanın yazarı bu konuda ne düşünüyor?

Evet. Amina, tipik doğu kadınıdır. Romanı yazarken kadın karaktere doğaüstü bir güç vermek istedim. Karşıma çıkan ilk on kadına, ‘doğaüstü bir gücün olsaydı ne olurdu?’ diye sordum. İstisnasız on kadın da farklı cümlelerle karşımdakinin düşüncelerini okumak/bilmek isterdim dedi. Bunu sessizce not edip romanda Amina karakterimde kullandım. Romanda bunu yazarken bu doğaüstü yeteneğin Amina’da bir süre sonra bir azaba döndüğünü gördüm. Düşünsenize kulaklarınızda sürekli bir uğultu ile yaşıyorsunuz. Bir insanın aklından günde 66. 000 düşünce geçiyor. Her gün on insanla karşılaştığınızı düşünsenize. Beyniniz iflas eder. İyi ki böyle bir yeteneğimiz yok. Yoksa hayat çekilmez olur. Ben aslında bu yeteneği Amina’ya vermekle ona güç katmayı düşünüyordum. Ama daha sonra anladım ki meğerse Amina’nın kötü kaderine tuz biber ekmişim. Silmek istedim ama elim gitmedi, yapamadım. Kadın olmanın zorluğunu anlatmaya sayfalar yetmez. Kadın; anne, eş, dışarıda iş yerinde ve akşam evde çalışan üreten insan olarak takdir edilmiyor. Erkek egemen toplum anlayışı her yerde kadını yok sayıyor. Toplumda hâlâ kadınları ezen, meta olarak gören, söz hakkı vermeyen, dışlayan, eşit işe eşit maaş vermeyen bir anlayış hâkim. Bir çok şiddet türüne maruz kalıp sessiz kalan yüz binlerce kadın var. Bunların önüne ancak çocukluktan itibaren erkeklerin eğitimiyle, cezaların artırılmasıyla geçilir. Kadına yönelik yapılanlara seyirci kalanların sayısının azaldığını söyleyebiliriz. Kadına yönelik şiddete karşı yasal düzenlemelerin revize edilmesi güzel ama yeterli değil.

*Cariye Amina sorar kendine ya da okura: “Kul hakkı sadece aş mı?” Devamında ekler: “Özgürlük olmadan neyleyim aşı, işi, eşi. ” Soruyorum: Yaşadığımız ülkede iktidar son yirmi yıla yakındır takip ettiğim şekilde aş dışında bir vaatte bulunmadı, son birkaç yıldır ekonomiyi de batırdı, bunun sırrı Cariye Amina’nın da yakındığı gibi “Özgürlük olmadan” öbür etkenlerin sakat kalacağı görüşünde gizlenmiş olabilir mi?

Aziz Thomas , “İnsanın en derin dürtüsü tamamen özgür olmaktır, ” der. İnsan özgür olma halini deneyimleyerek keşfeder. Kendisini keşfe çıkan insan, özgür olma dürtüsüyle bunu yapar. İnsan yaydığı enerjiye yakın olanları kendisine çeker. Amina’nın annesi-babası, otoriteyi, toplumu, dini, devleti temsil eder. Tekmili birden, ‘iyi bir insan ol, ’ diyen bu çıkar grupları, farklı olmasından korktuğu bireyi korkuyla benzeri olmaya zorlar. İnsanın en temel iki duygusu vardır. Sevgi ve korku. Korkuyla benzerler ordusu yaratmayı ilke seçenler, sevgiye uzaktır, yabandır, karşıdır. Amina tüm insanlar gibi kendisinde eksik olanı yani sevgiyi arar. Özgürlüğe giden yolun sevgiden geçtiğini bilmese bile hisseder, kalbi bilir, anlar. Özgürlük sevgiyle beslenir.

Zygmunt Bauman Özgürlük adlı eserinde , “Özgürlük iyi ve kötü yanlarıyla harmanlanmış bir lütuftur. Kişi kendi gibi davranmak için onu ister, ” der. Tarihe damga vuran insanların tamamı kendi olma yolunu seçenler değil midir? Düşünün ki onlar bu tercihleri yapmadılar. Ne kadar yaban ve sığ bir hayatımız olurdu. Bauman aynı adlı eserinde “Kişinin öz kimliğini kurma görevi’nden bahseder. Bunu bir görev olarak sunar. Evet. Özgür olmak bir seçim değil bir görevdir. Günahkârlar kalesi, özgür olma görevini ruhunuza fısıldayan ütopik bir üst mekandır.

*Romandaki bir karaktere kulak kesilelim: “Paha biçilmez, bulunmaz bir mücevherdir zaman, telafisi de namümkündür. Ona şekil verip büyülü hale getirmek de, hoyratça harcamak da bizim elimizde. ” Zaman Borges için hep bir bilmece olmuştur, ancak zaman ilk defa burada Amina’nın zihninde başka türlü dank eder, “Zaman, eşsiz bir mücevherdir, ” diye. Şöyle sorayım: Zaman kavramı Günahkârlar Kalesi’nin yazarı için neyi temsil eder?

Zamanı durdurmak imkansızdır. Hızla akıp gider. Ama zamanı dolu dolu, derin ve anlamlı kaliteli geçirmek insanın elindedir. Günahkârlar Kalesi bir metafordur. Zamanı kendi lehine çevirmeyi esas alan bir yaşamı sunar okura. Günah tanımına karşıdır Günahkârlar Kalesi. Telafisi mümkün olan insan hatasından güç alır. Zamanı sakinlik ve dinginlikle geçirmeyi önerir. Gevşeyin der. Anda kalın der. Hayatınızı anlamsız hale getiren iki imkansız olan geçmiş-gelecek ile uğraşmayın der. Geçmiş geçmiştir. Gelecek gelmemiştir. Günahkârlar Kalesi’nde hayat şimdide, o anda saklıdır. Zamanı kendini keşfetmekle, anlamakla, sakin kalarak geçirin der. Günahkârlar Kalesi’nde zaman, özgürlüğe açılan kapıdır. Zamanı nasıl kullandığınız çok önemlidir. Telafisi mümkün olmayan en mühim şeydir zaman. Doğru, rantabl kullananlar mutlu, başarılı ve özgürdürler. Hayat zor değil. İnsanlar zorlaştırır hayatı. Yaşamı zorlaştıran insanlar sizden en değerli şeyi, zamanı çalar. Buna dikkat etmek lazım. Onlardan uzaklaşmak en iyi çaredir. Rumen ahlakçı yazar, düşünür E. M. Cioran Çürümenin Kitabı adlı eserinde “Zamanın hükümsüzlüğü görüşünü azizler ve şairler doğurmuştur. Bir de afaroza tutkun bazı kimsesizlerin ümitsizliklerini…” der. Cioran, burada zamanın hükmünün olmadığını ileri sürenleri romantik insanlar olarak görür. Zaman vardır ve istesen de istemesen de geçer. Zamanı değerlendir der. Zamanı hükümsüz kılmak diye bir şey yoksa bile zamanı doğru kullanmak diye bir seçim vardır.

Epikür’e ve Günahkârlar Kalesi’ne gelelim, insan okumanın yanında yazarak da öğrenir; Epikür ve Günahkârlar Kalesi sizde nasıl bir etki bıraktığını bize anlatabilir misiniz?

E. M. Cioran, Doğmamış Olmanın Sakıncası Üstüne adlı kitabında ise “kimseye açmaya cesaret edemeyeceğimiz konuları dile getirmek için kitap yazmak zorunda kalırız, ” der. Evet yazar, her kitabında kimseye anlatamayıp içinde biriktirdiklerini aktarmak için kitap yazar. Yazarak öğrenir içinde saklı olanları, kendisinden bile gizlediklerini. Yazarak hayata daha iyi hazırlanır. Yazmak bir yaşam biçimine dönüşüyor, nefes oluyor, ses oluyor, seni besliyor bir süre sonra. Ben çok iyi biliyorum ki; bundan sonra sadece okuyup yazarak yaşayacağım. Çünkü öğrenmek ve aktarmak istediğim çok şeyin bende biriktiğini biliyorum.

Epikür (M. Ö. 341-270)ilk çağın bence en önemli bilge/filozoflarındandır. Hayatın anlamını keşfe çıkarken bunu kendinde deneyimleyen, uygulayan mutluluğun reçetesini yazan, bir bilge yazardır. Ben görüşlerini çok beğendim. Kendini arayan içsel yolculuğa çıkan Amina ile Jacob’a öncülük etmesini istedim. Çünkü yolları kesişmesi gerekiyordu. Sisamlıdır. Atina'ya yerleşir. Bu şe­hirde kurduğu felsefe öğretisine Epikürcülük adı verilmiştir. Epikür’ün fikirleri kadar arkadaşlarını topladığı Epikür’ün Bahçesi de ilgimi çekti. İnsan ve bahçe. Bir süre sonra bu bahçe felsefenin merkezi olup dillere destan oluyor. Hayatla sağlam net bağlar kuruyor. Herkesin dikkatlice Epikür’ü incelemesini öneriyorum.

***

Muharrem Erbey kimdir?

1969’da Diyarbakır’da Sur içinde Saray Kapı semtinde eski bazalt taşlı bir evde doğdum. Kürtçe masallar dinleyerek büyüdüm. İlk şiir/ kısa öyküm 1981’de çocuk dergisi Furi’de 75 TL telifle yayımlandı. Lise yıllarında resim yapmaya başladım. 1997’de sonra hep yazdım. 1998’den itibaren ulusal ve uluslararası alanda çok sayıda kültür sanat dergisinde, gazete ve web sayfasında 200’ün üzerinde makale, öykü, deneme ve röportajlarım yayınlandı. Öykü, makale ve denemelerim, İngilizce, Almanca, İsveççe, İtalyanca, Norveççe İspanyolca, Arapçaya çevrildi. Edebiyat, barış ve insan hakları alanındaki çalışmalarımdan dolayı, 1999 Ankara Barosu Öykü Ödülünü, 2007 Ümit Kaftancıoğlu Öykü ödülünü, 2012’da Ludovic Trairieux Uluslararası Hukuk ve İnsan Hakları Ödülünü, 2014’de Norveç PEN Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülünü, 2014’de İsveç Pen baskı altındaki yazarlara verilen Tucholksy Ödülünü aldım. 2016 Yaşar Kemal öykü seçkisi, 2018 Oğuz Atay Öykü Seçkisi dâhil çok sayıda seçkide öyküm yayınlandı. 1997’den itibaren Diyarbakır’da serbest avukatlık yapıyorum. Uzun yıllar insan hakları alanında ve siyasette yer aldım. Avrupa’da bir çok platformda demokrasi-insan hakları- Kürt sorunu odaklı konuşmalar yaptım. 2018’den sonra kendimi sadece edebiyata verdim.

1-Yitik Şecere, öykü Bajar (2004), 1 Baskı

Kayıp Şecere, Agora Yayınevi (2006), 2 Baskı

Kayıp Şecere h2o Kitap, (Eylül 2018) 3 baskı

2-Barış Hikâyeleri Seçkisi I. 35 yazar, (2006) D. Bakır Büyükşehir Belediyesi Yayınları

3-Babam Aharon Usta, Öykü- h2o Kitap, Eylül 2018, 2 baskı 2022

4-Tahir Elçi Hikayesi, Biyografi, h2o Kitap Kasım 3 baskı 2018

Davutoğlu'ndan özeleştiri: AK Parti’den ayrılırken yaptığım konuşmayı yapmakla hata yaptım Davutoğlu'ndan özeleştiri: AK Parti’den ayrılırken yaptığım konuşmayı yapmakla hata yaptım

5- Jacob ile Amina, roman İnkılap 2022