Kasapyan Bağ Evi'nden Çankaya Köşkü'ne

Ayşe Hür / Radikal

Çankaya Köşkü’nü Kasapyan ailesi hiçbir kimseye satmamıştır. Devrin hükümeti yalnız o köşkü değil, bütün mallarını ve mülklerini ellerinden alıp Ağustos 1915 yılında tüm aileyi sürgüne sevk etmişlerdir. Benim babam (Ankara doğumlu 1887/1930) o tarihlerde ecnebi bir şirketin sahibi olduğu demiryolunda çalışması vesilesiyle tüm aileyi Ankara’dan (Konya yoluyla) İstanbul’a kaçırmıştır. Ayrıca Kasapyan ailesinin sahip oldukları mülkler arasında Keçiören’deki bağ evi vardı ve bu bağa da Vehbi Koç ailesi sahip olmuştur. 15 veya daha fazla sene evvel, İstanbul gazetelerinden birinde bu bağ evinin resmi çıkmıştı -bu evi Vehbi Bey müzeye çevirmişti- ve annem rahmetli Vehbi Bey’e bir mektup yazmıştı. Vehbi Bey de anneme o bağ evinin renkli bir fotoğrafını yollamıştı (…) Ayrıca Ankara’da dedemin ailesi ve kardeşleri kendi paralarıyla bir (Ermeni Katolik) kilise inşa etmişlerdi ki, bu kilise de yakılmış…”

“ÇANKAYA KÖŞKÜ’NÜN İLK SAHİBİ ERMENİ’YDİ”

Bu satırlar, Çankaya’daki Cumhurbaşkanlığı kompleksinin bugün Müze Köşk diye anılan, çekirdek binasının sahibi Kasapyan Ailesi’nin Kanada’da yaşayan fertlerinden Edward J. Çuhacı’ya ait. Bu satırların yazılmasına neden olan ise, (o dönem) Hürriyet yazarı Soner Yalçın’ın 11. Cumhurbaşkanı seçimleri vesilesiyle yazdığı “Çankaya Köşkü’nün ilk sahibi Ermeni’ydi” başlıklı sansasyonel yazısında, “köşkün zengin kuyumcu ev sahibi, savaş sırasında kenti terk ederken, bağevini de eşyalarıyla birlikte Ankara’nın tanınmış ailelerinden Bulgurluzadeler’e satmıştı,” demesiydi. Yazısında, köşke dair çok ilginç ayrıntılar veren (http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/6196954.asp) Soner Yalçın, Edward J. Çuhacı’nın bu mektubunu yayınlamamıştı. Elbette daha garip olan, Çankaya Köşkü’nde oturan devlet ricalinden hiç ses çıkmamasıydı. O günden beri de ses çıkmadı.

Hâlâ Cumhurbaşkanlığı’nın internet sitesinde köşk binası ile ilgili şu bilgiler veriliyor: “27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelen Mustafa Kemal, önce Ziraat Okulu’nu daha sonra da İstasyon Şefi Köşkü’nü hem konut hem de çalışma yeri olarak kullanmıştır. Bu binaların Ata’nın çalışma ve dinlenmesi için yetersiz olmaları nedeniyle uygun bir konut arayışı içine girilmiş, daha sakin ve huzurlu bir ortamda yaşamasını sağlamak amacıyla bağlar bölgesi Çankaya’daki bağ evi Ankara Şehremaneti (Belediyesi) tarafından 30 Mayıs 1921’de Mustafa Kemal’e armağan edilmiştir.”

Görüldüğü gibi, resmi sitede, ne evin asıl sahibi Kasapyan Ailesi’nden ne onlardan satın aldığı iddia edilen Bulgurluzadelerden söz ediliyor. (1915 ve sonrasında gasp edilen Ermeni malları ile ilgili olarak şu yazıma bakılabilir: (http://www.taraf.com.tr/yazilar/ayse-hur/ermeni-mallarini-kimler-aldi/370/)

Siteye göre “Bağ evi, ağaçlar arasında, kuzeyinde Ankara’ya hâkim büyükçe bir terası bulunan, dikdörtgen planlı, küçük bir yapıydı. Zemin katında, ortasında fıskiyeli, sekizgen bir havuzu ve iki yanında birer odası olan merkezî bir taşlık, aynı plana sahip üst katta ise bir orta hol ve iki yanında birer oda bulunmaktaydı.”

ÇANKAYA’NIN HÜZÜNLÜ HANIMEFENDİLERİ

Mustafa Kemal’in 29 Ocak 1923’te Latife Hanım’la evlenmesinden sonra bağevinin büyütülmesine karar verilmiş, bu iş için Mimar Vedad Tek görevlendirilmişti. Vedad Tek bağ evine bir ‘Rüzgârlık’ ve ‘Giriş Holü’ ekledi. 1924’te girişin sağındaki oda, elçi kabul salonu ve Atatürk’ün çalışma odası olarak düzenlendi. Dekorasyonda kullanılan hakim renk yeşil olduğu için bu salona ‘Yeşil Salon’ denmesi adet oldu. Bu yıl ayrıca vitray pencereli bir yemek salonu ve ‘radyo-sigara salonu oluşturuldu.

Bağevinin çekip çevrilmesi için Mustafa Kemal’in annesi Zübeyde Hanım’ın ikinci eşi, Ragıp Bey’in kardeşinin kızı Fikriye Hanım köşke çağrılmıştı. Milli Mücadele’nin en civcivli günlerinde Mustafa Kemal’in yanında bulunan Fikriye Hanım’ın, belki çok önceden, belki de köşkte yaşarken Mustafa Kemal’e aşık olması, Mustafa Kemal’in Latife Hanım’la evlenmeye karar verdiğinde, köşkten uzaklaştırılmayı (Almanya’ya gönderilmişti) hazmedememesi ve evliliği öğrenince, 23 Mayıs 1924 günü, habersiz geldiği köşkün önünde şüpheli biçimde ölmesi (hâlâ intihar mı etti, cinayete mi kurban gitti konusu aydınlanmamıştır) Çankaya Köşkü’nün hazin öykülerindendir.

Mustafa Kemal ve Fikriye Hanım



Fikriye Hanım’ı ölüme götüren bu evlilik olayı, Mustafa Kemal’e de mutluluk getirmemiştir. Kılıç Ali buna dair bir anıyı şöyle aktarır: “Bir gece yarısı telefonum çaldı. Arayan Yaver Muzaffer Bey’di: ‘Gazi sizi emrediyor.’ Hemen kalkıp gittim. Yolda Salih Bozok’a rastladım. Gazi onu da çağırmıştı. Birlikte Gazi’nin odasına girdik. Gazi’nin yüzü kıpkırmızıydı. Kanepenin üzerine elbisesiyle uzanmıştı. Bizi görünce şöyle bağırdı: “Bu evden kaçayım, yoksa gaz döküp bu evi yakacağım!” Salih hemen Gazi’nin boynundaki kravatı gevşetti, gömleğinin yaka düğmesini çözdü. Meğer Gazi, sofradan sonra bahçeye çıkmış. Köşk’ün kapısında otururken, Latife Hanım balkona çıkarak yakışıksız bir tavırla niçin yatmadığını sormuş. Çevredeki sofracılar, muhafızlar ve posta erleri önünde Gazi’nin kişiliğiyle bağdaşmayan laubali sözler söylemiş (…) [Gazi] Başyaver Rusuhi Bey’i yanına aldı, otomobiline bindi ve ‘Yozgat’a doğru!’ diyerek Köşk’ten ayrıldı…”

Bu olaydan kısa süre sonra, boşanma ile ilgili resmi işlemler tamamlanır. Boşanmanın nasıl olduğunu Gazi, Kılıç Ali’ye şöyle anlatır: “Latife Hanım, benim kendisinden ayrılabileceğime hiç ihtimal vermezmiş. Bir gün bu ihtimalden söz ederek bana ‘Nasıl olur? Dünyaca tanınan Mustafa Kemal, dünya önünde eşini nasıl boşar?’ diyerek ayrılığın imkansız olduğunu anlatmak istemişti. Kendisine ‘Gayet basit’ dedim. ‘Öyle bir durum olsun istemem. Fakat mecbur kalırsak, zile basarım, Genel Sekreter Tevfik Bey’i çağırırım, Anadolu Ajansı’na iki satır vererek, ‘Gazi, Latife Hanım’dan ayrılmıştır’, derim ve iş olur biter. Latife Hanım, bu cevap karşısında hayretler içinde kalıp, ‘o kadar basit mi?’ diye sordu. ‘Evet, o kadar basit’ dedim.” Gerçekten de, Gazi boşanmaya karar verdiğinde, henüz Medeni Kanun meclisten geçmediği için, 11 Ağustos 1925 tarihli hükümet tezkeresiyle ile Latife Hanım’dan boşanacaktı…

“BENİ ÇANKAYA’NIN KAYALIKLARINA HAPSETTİNİZ!”

Latife Hanım “yedi deve yüküyle geldiği köşkten bir bavulla” çıkıp gittikten sonra Mustafa Kemal’in Çankaya’da yaşadığı bunaltıyı yine Kılıç Ali’nin bir anısından öğrenebiliriz: “Dikkat etmiştim. Kafasında olgunlaştırma ihtiyacını duyduğu büyük kararladır üzerinde çalışırken, kendisine has tercihleri vardı. Tek başına bilardo masasına geçtiği, egzersize başladığı anlar böyle idi. Zaman zaman ıstakayı aniden bırakır, bir köşedeki kağıdın üzerine kurşun kalemle notlar alırdı. O’nu böyle anlarında, bakışlarından uzak seyredebilmek gerçekten zevkti. (…) Bilardo salonunda yine tek başınaydı. Hasan Rıza’yı elinde dosyalarıyla görünce ‘Gel bakalım çocuk’ dedi. Yine her zaman olduğu gibi imzasına sunulan evrak üzerinde bilgi aldı. İşler tamamlanınca, onun izin istemesine fırsat vermeden, ‘haydi sen gidesin evine… Yoruldun, kısmetse yarın görüşürüz’ dedi. Resmi olmayan hayatında, geleneklere saygılı, halktan biriydi. Hasan Rıza’yı gözleriyle izledi. Sonra bana döndü: “Bak Kılıç… Evine gidiyor. Çarşıya uğrayacak, evdekilerin istediklerini alacak, kapıda karşılayacaklar, hanımı ile çocuğu ile kucaklaşacak, sohbet edecek gönlünde görevini tam yapmış insanların huzuruyla uyuyacak. Akşama doğru kalkacak, hep birlikte gezmeye gidecekler, hem gönüllerince, istedikleri gibi… Protokol yok kontrol yok. Öğrenmek, duymak, bilmek istediklerine gönüllerince sahipler. Acaba bizim Hasan Rıza saadetinin farkında mı?...”

Çevresindekilere “Beni Reisicumhursun diyerek Çankaya’nın kayalıklarına ve Dolmabahçe’nin rutubetli, karanlık odalarına hapsediyorsunuz, sonra siz istediğiniz gibi geziyor, eğleniyorsunuz” diye şikâyet eden Mustafa Kemal’in ihtiyacı yoktu ama bağ evinden bozma köşk resmi ihtiyaçları karşılamıyordu. Bu yüzden 1931-1932’de bugün ‘Çankaya Köşkü’ de denilen ‘Pembe Köşk’ inşa edildi. Bodrum üstüne iki kattan oluşan bu binanın mimarı ise Alman Clemens Holzmeister’dı. Bu yeni köşkün yemek salonu, Atatürk’ün ünlü yemekli toplantılarına ev sahipliği yaptı.

‘ÇANKAYA SOFRA AKADEMİSİ’

Atatürk’e en yakın kişilerden biri olan Ankara İstiklal Mahkemesi Başkanı Kılıç Ali bu gün bazılarının iddia ettiğinin aksine, Atatürk’ün sofrasının sıradan bir içki sofrası olmadığını, bazılarının sandığı gibi burada devlet işlerinin görülmediğini ancak politika, ekonomi, tarih, coğrafya, dil gibi çeşitli konularda beyin fırtınası yapılan bir çeşit ‘akademi’ olduğunu söyler. Bu ‘akademi’nin devamlı ‘öğrencileri’ arasında kendisi, Nuri Conker, Hasan Soyak, Cevat Abbas Gürer, Recep Zühtü, Şükrü Kaya, Tevfik Rüştü Aras, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Ruşen Eşref Ünaydın, Falih Rıfkı Atay, İ. Necmi Dilmen, Naim Hazım Onat, Yunus Nadi Abalıoğlu, Reşit Galip vardı. Kılıç Ali’ye göre sofraya kimse davetsiz gelemezdi. Sadece İsmet Paşa, Tevfik Rüştü ve Şükrü Kaya bu konuda istisna idiler. Sofranın olmazsa olmazı ise Nuri Conker idi. Atatürk, her yemekte mutlaka kendisine takılmayı adet edindiği için, gözleri ilk onu arar, yoksa mutlaka sofraya getirtirdi.

Falih Rıfkı da Çankaya’da şöyle yazar: “Bu bir içki ve cümbüş sofrası değildi: dostları ile hatta düşmanları ile sohbet ve tartışma meclisi idi. Sevdiklerinin ve birlikte bir şeye inandıklarının tenkitlerine, itirazlarına, tartışmalarına inanılmaz bir katlanışı ve hoş görürlüğü vardı. Türk dili ve Türk tarihi meselelerinin, onun sofrasında tam bir fakültelik zaman tutmuş olduğunu tahmin ediyorum. Tebeşirli kara tahta karşısında idi. Bakanlar, profesörler, milletvekilleri hep o tahtaya kalkmışızdır. Ondan başka hepimiz yorulur, doğrusu biraz usanırdık. Savaş ve devrim günlerinde meseleler konuşulduğu sırada hiç içmez veya pek az içerdi. Kendisine bir zaaf ve laubalilik sezilmesi ihtimaline karşı pek titizdi. Pek efendi bir ev sahibi ve eski Osmanlı deyimiyle pek edepli idi. Bir akşam sofrada, Dr. Reşit Galip’in aşırı çıkışlarına dayanamayıp, “Galiba rahatsızsınız, biraz dinleniniz” uyarısı karşısında muhatabının “Burası milletin sofrasıdır. Ben milletimin sofrasında oturuyorum!” demesi üzerine “Beyefendi’nin hakkı var. O halde biz sofrayı terk edelim” demişti. Bu ilginç geceden sonra Reşit Galip’in Maarif Vekili olarak atanması Falih Rıfkı’nın çizdiği hoşgörü tablosuna uyuyordu. Buna karşılık 1932’de İktisat Vekili Mustafa Şeref Bey’in bakanlıktan ayrılması da sofradaki işittiği bir azardan sonra olmuştu.

Ancak, gerek Kılıç Ali gerekse başka kaynaklar, sofrada sadece ciddi konuların konuşulmadığını, eğlenceli işlerin yapıldığını da kabul ederler. Örneğin Kılıç Ali “Eğlence denilen şey ise, alaturka saz getirip onu dinlemekten ve bazen de vakit geçirmek için sofradan eken kalkarak kazançların sonunda harman edilmesiyle biten poker partisi yapmaktan ibaretti” diyor.

“EŞİ BULUNMAZ BİR POKER PARTİSİ”

Bu partilerden birine ilişkin izlenimlerini ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Joseph C. Grew, 24 Şubat 1928 günü hatıra defterine şöyle yazmıştı:

“Türkiye’de Amerikan okulları hakkında İsmet Paşa’ya bazı söyleyeceklerim vardı, kendisinden ertesi gün için bir randevu aldım. Tam gece yarısı Gazi geldi ve salonda ilerledi. Yanında İngiltere Büyükelçisi Sir George ve Times gazetesinin muhabiri J. W. Collins vardı. Müzik ve dans iyi gidiyordu, büfe çok zengindi, şampanyaya ise kalite ve miktar bakımından diyecek yoktu. Sanırım üç şampanya masası vardı ve bütün gece üçü de boş kalmadı. Saat 02’de Sir George’un oyun sırası bitmiş, Ruşen Eşref Bey, Mustafa Kemal’in benimle poker oynamak istediğini haber vermişti. Gazi, iki Türk hanımı, ben ve çok sevdiğim Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati Bey olmak üzere beş kişi oyun odasında masaya oturduk (…) Dehşetli bir şansım vardı, bütün potlarda kazanıyordum. Bir keresinde Gazi 500 demişti, ben bunu 500 daha çıkardım. Gazi gördü. Gazi’nin fulüne karşılık ben dört onlu açtım. Bunun üzerine öne doğru eğildi ve fişlerini benim önüme doğru iterken, yanağımı dostane bir şekilde okşadı. İki veya üç saat sonra ben elimi karım Alice’e bıraktım. Hava almak üzere dışarı çıktım. Aynı şans onda da vardı. Fakat bir keresinde o kadar utanmıştı ki, Gazi’nin fulüne karşılık elinde yine dört onlu bulunduğu halde, bunlardan yalnız üçünü göstermişti. Döndüğüm zaman Gazi, Alice’in fevkalade iyi oynadığını söyledi, bilmiyordu ki Alice onun sandığından da daha iyi oynamıştı. Fakat bundan sonra şansım beni terk etti. Bir tek elde dahi kazanmaksızın kaybettim. O zamana kadar hep kaybetmiş olan Gazi ise şimdi kazanmaya başlamıştı. (…) Sabah 7-8 sıralarında peynirli sandviç ve çaydan ibaret bir kahvaltı yaptık. Saat 5’te Alice yatmaya gitmişti. Gazi’nin bütün gece sevgi ve hayranlık dolu bakışlarla efendisini seyretmiş olan köpeği, beride bir divan üzerinde çoktan uykuya almıştı. Saat 9’da bütün paraları kazanmış olan Gazi son bir oyun daha teklif etti. Bu oyunun son elinde, baştan beri ortada dönmüş olan para on binleri bulmuştu. Hesapları tutan Eşref Bey, sonuçları bana bildirdi. Necati Bey 3-4 bin lira, ben ise yalnız 900 lira kaybetmiştim. Yalnız Gazi kazanmıştı. Ruşen Eşref Bey’den bir deste para aldı ve çok nazikane şekilde hepimize, kaç lira kaybetmişsek aynı o kadarını geri verdi. Böylece çok güzel bir zaman geçirmiş oluyorduk; ne kazanan, ne kaybeden vardı. Eşi bulunmaz bir poker partisi…”

Ancak, İsmet Paşa ne sofrayı bir akademi olarak görüyor, ne de poker partilerinden hoşlanıyordu. Nitekim 1937 sonbaharında, Mustafa Kemal’le yaşadığı iç ve dış politikaya dair bir dizi anlaşmazlığın gerilimi içinde (mealen) “ülkeyi sofradan mı idare edeceğiz” deme cüretini gösterdi, bunun bedelini de başbakanlıktan uzaklaştırılmakla ödedi. (Bu süreci şu yazımda anlatmıştım: http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse_hur/inonu_1937de_basbakanliktan_neden_uzaklastirildi-1153025)

LEBLEBİ VE DİMİTROKOPULO

Peki, bu sofraların içkiyle özdeşleştirilmesinin hiç dayanağı yok muydu? Atatürk’ün ölümünün kendisini tabulaştıranlar tarafından inkâr edilse de, alkolle bağlantılı bir hastalık olan sirozdan olduğunu biliyoruz. Atatürk, Hasan Reşit Tankut’a içkiyle nasıl tanıştığını şöyle anlatmıştı: “Küçük yaşta öksüz kaldım. Güç bela okudum. Daha çocukken içkiye dadandık. Fakat o zamanlarda da ben çok içmedim. Devamlı içtim (…) Yatılı askeri okula verdiler. Annem bana günde iki kuruş gönderirdi. Okulun kapıcısı borazan çavuşluğundan emekli bir hoca idi. Bir iki kuruşu ona verirdim. Kırk parasını o alır, kırk parasıyla teneke bir maşrapa içinde içki getirirdi…”

Peki, Atatürk yetişkin yaşlarında ne tarz bir içiciydi? Kendisine 12 yıl gece gündüz, 24 saat hizmet etmiş uşağı, sofracısı Cemal Granda bu konuda şöyle der: “Devrin en ünlü rakısı Dimitrokopulo’dan Atatürk her gece yarım kilo içerdi. Mezesi de sadece tuzlu leblebiydi. Ara sıra da fava denilen zeytinyağlı, limonlu bakla ezmesi istediği olurdu.” Ve devam eder: “Evet, bu kadar içki kullanan ve ondan ayrılmaz görünen adam üç ay hiç rakı içmeden durabiliyor.”

Granda’nın sözünü ettiği dönemlerden biri 15-20 Ekim 1927 tarihli CHP Kurultayı’nda okuyacağı Büyük Nutku yazdığı günlerdi. İzmit Milletvekili Süreyya Yiğit’e göre de Mustafa Kemal 1919 yazındaki Erzurum Kongresi sırasında da içkiye ağzını sürmemişti. Granda’nın anılarında içinde içki geçen pek çok hikâye var ancak Granda şunu belirtmeyi de ihmal etmiyor: “Her gece içtiği halde Atatürk’ün bir kere bile içki yüzünden kendinden geçtiğini, taşkınlıklar yaptığını görmedik, duymadım. Aksini iddia edenler varsa, bunların yaptıkları düpedüz dedikodudan başka bir şey değildir…”

Ancak bazı kaynaklarda sofrada alınan kararlara ‘Çankaya kararları’ dendiğini, bunların uygulanmaya konulması için sabaha kadar beklemenin adet olduğu da yazılı…

Bir akşam sofraya doktoru Neşet Ömer (İrdelp) de davetlidir. Metrdotel kadehleri doldururken, Atatürk, Neşet Ömer Bey’in daha önce kendisine yaptığı uyarıları hatırlatarak, kendisine içki servisi yapılmamasını istemiş ama biraz sonra dayanamayarak “Doktor! Hayli senedir içtiğimiz alkolü böyle bir anda bırakıvermek doğru mudur? Bunu yavaş yavaş bırakmak zannedersem daha iyi olacak. Mesela bu akşam birkaç kadeh içeriz ve tedricen azaltarak sonunda tamamen bırakırız” der. Ama geç kalmıştır. Önce sofrada kalma süreleri kısalır. Sonra sofralar seyrekleşir, sonra tümüyle kaldırılır. Ve sonunda korkulan olur…

Atatürk’ün vefatından sonra Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü ve eşi Mevhibe Hanım, Çankaya Köşkü’ne yerleşmek istemediler. Ama birkaç ay sonra taşınmak zorunda kaldılar. İnönü, Çankaya’da Atatürk’ün kurduğu türden sofralar kurmadı. Kurmadığı gibi, bu sofranın yolsuzluğa bulaşmış müdavimlerini siyasetten uzaklaştırdı, kimilerini yargıya teslim etti. (Bu konuda şu yazımda ayrıntılı bilgi bulabilirsiniz: http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse_hur/konig_impeks_denizbank_satie_refah_olaylari-1167411)

Ama onun zamanında da Çankaya Köşkü büyümeye, yayılmaya devam etti. Yaklaşık 460 bin metrekarelik alana yayılan köşk kompleksi yeni sakinlerini bekliyor. Yeni sakinlerin, köşkün ilk sahibi Kasapyan Ailesi’ni hatırlayıp hatırlamayacağını merakla bekliyorum.

Özet Kaynakça: Salih Bozok, Cemil S. Bozok, Hep Atatürk’ün Yanında, Çağdaş Yayınları, 1985; Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Doğan Kardeş Matbaacılık Sanayi A.Ş. Basımevi, 1966; Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Politikada 45 Yıl, İletişim Yayınları, 2012; Cemal Granda, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, Yayına Hazırlayan: Hakan Pala, Anekdot Yayınevi, tarihsiz; Joseph C. Grew, Atatürk ve İnönü, ABD’nin İlk Türkiye Büyükelçisi John Grew’ün Hatıraları, Kitapçılık Ticaret Limited Şirketi Yayınları, Çeviren: Muzaffer Aşkın, 1966; Klaus Kreiser, Atatürk, Bir Biyografi, Çeviren: Dilek Zaptçıoğlu, İletişim, 2010.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.