Suriye'nin yeni politik dengeleri ve 'askeri operasyon'

Dr. Mustafa Peköz / Sendika.Org

Suriye’de kimyasal maddelere benzer kullanılan silahlarla yüzlerce insan yaşamını kaybetti. Ölenlerin büyük bir kısmının çocuk olması doğal olarak dikkatleri yeniden Suriye’deki iç savaşa çevirdi. Kimin yaptığına dair hiç bir somut veri olmamasına rağmen, katliamdan bir dakika sonra facebook ve twitter gibi küresel medya araçları kullanılarak, Şam merkezinin yaptığına dair açıklamaların ardından ABD, İngiltere ve Fransa’nın doğrudan Şam’ı hedef tahtasına oturtması oldukça dikkat çekici bir durum.

Suriye’de iki yılı aşkındır devam eden iç savaşın bölgedeki etkisi, tahmin edilenden çok daha ağır ve etkili oldu. Savaşın uzaması aynı zamanda bölge ilişkilerini çok daha fazla etkileyeceği bilinilyor. Hem uluslararası, hem de bölgesel güçlerin Ortadoğu denklemi içindeki yerini belirleyecek en önemli halka, Suriye’deki durumun netleşmesidir.

Sorun sadece Suriye olmayıp, askeri, politik, ekonomik ve toplumsal kaosun büyük bir alanı kapsayarak sayılmasıdır. Bu bakımdan Suriye üzerinde yürütülen rekabet ve çatışmanın alacağı biçim, tahmin edilenden çok daha büyük olup Kuzey Afrika’dan Orta Asya’ya kadar devam eden bir bölgeyi kapsayarak genişleyecektir.

Küresel kapitalist güçlerin Afganistan’dan başlayıp Irak’da sürdürdükleri savaş politikasının sonuçları hemen herkes için büyük ağır sonuçlar doğurdu. Bir kaç yıl sonra Tunus, Libya, Umman, Mısır gibi ülkelerden başlayarak devam eden saldırılar bölgedeki politik kaosu derinleştirdi. Libya’ya ve Mali’ye yapılan askeri müdahaleler, politik bir istikrar sağlamadığı gibi çelişki ve çatışmalar derinleşerek fiili iç savaşa dönüştürdü.

Mısır’da ortaya çıkan bugünkü politik kaosun yansımaları bir iç savaşın özelliklerini yansıtıyor. Ordunun darbe yaparak Müslüman Kardeşler’i yönetimden uzaklaştırması ve İslamcı güçlerin kitlesel karşı koyuşu, Mısır üzerinde planlanan stratejileri sekteye uğratacağını gösterdi. Uluslararası ve bölgesel ilişkilerin merkezine Mısır’ın oturması, Suriye’deki iç savaşın gecici de olsa ikinci plana düşmesine yol açtı. Bu bakımdan Suriye’nin yeniden uluslararası ilişkilerin merkezine oturtulması, aynı zamanda Mısır’daki darbenin uluslararası ve bölgesel ilişkiler içerisinde arka plana çekilmesini sağladı. Böylelikle Mısır darbesi üzerine yapılan tartışmalar fiilen gündemden çıktı.

SURİYE'NİN İKİ STRATEJİK GÜCÜ: ESAD VE KÜRTLER

Suriye’de yeni stratejik dengeler oluştu. Bunun bir tarafını Şam rejimi, diğer tarafını Kürtler oluşuyor. Şam rejiminin son bir kaç aydır elde ettiği başarılar, özellikle ÖSO’nu politik denklem içindeki yerini ciddi oranda tartışmalı duruma getirdi. Özellikle muhalifler liderler arasındaki sorunlar, batılı ülkelerin El-Nusra’yı ‘terörist’ listesine alması, bu hareketleri politik denge gücünden uzaklaştırmaya başladı. Esad rejimi ise gücünü arttırdı.

Suriye’de alternatif tek toplumsal ve politik güç olarak Kürtler kaldı. Kürtlerin Suriye’de izlediği politika oldukça başarılı görünüyor. Batı Kürdistan’da özerklik ilan eden ve temel stratejiyi bölgenin korunmasına veren ‘Kürt Yüksek Konseyi’, uluslararası güçlerin ciddiye aldığı, hesaba kattığı bir politik hareket haline geldi. YPG’nin artan askeri gücüne paralel olarak, sadece Kürtleri değil, Rojava sınırları içinde kalan bütün halkları sahiplenmesi, koruması toplumsal gücünü onun önemli oranda arttırmaktadır. Dengeleri etkileyen bir güç olarak Suriye’nin geleceğini belirlemede önemli bir söz sahibi olacakları anlaşılıyor.

Kürtlerin bu artan askeri ve politik gücünün kırılması için özellikle mulahif oldukları iddia edilen güçler, toplu katliamlara varan saldırılara girişti. Böylelikle, Suriye’nin diğer bölgeleri gibi Rojava’yı da askeri ve politik istikrarsızlığın içine sürekleyerek, Kürtlerin stratejik güç olmasını engelmeyi hedefliyorlar. Çünkü Rojava’da Kürtler kazanırlarsa, hem Suriye’nin politik denklemini belirleyecekler, hem de Ortadoğu’da Kürdistan realitesi kabul edilecek.

Kürtler ile Esad rejimi arasında her hangi bir politik veya diplomatik ilişki var mı? Pek açıklanmış değil. Ancak, Suriye’deki bütün dengeleri ve süreci daha çok Kürtlerle Esad rejimi arasındaki ilişkiler belirleyecektir. Esad, Kürtlerle askeri bir çatışmayı mı göze alır, yoksa diplomatik bir ilişkiyi mi tercih eder? Bu ikisi de mümkün. Bunu belirleyecek olan güç ilişkileridir. Dahası Kürtlerin ortak iradesi, askeri, politik ve toplumsal pozisyonu süreci önemli oranda ekileyecektir.

Ayrıca Kürtler bakımında dikkat çekilmesi gereken önemli bir nokta var: Suriye’ye yönelik ‘sınırlı’ askeri bir müdahale, Kürtler için bir kısım sorunlar gündeme getirebilir. Özellikle ABD eksenli olası bir askeri saldırıya paralel olarak, Birincisi Türkiye, kara operasyona yönelmek isteyebilir veya böylesi fiili bir durum yaratabilir, ÖSO ve özellikle El-Nusra Cephesinin Rojava’ya yönelik çok daha üst düzelde askeri saldırılara girişme olasılığı bulunuyor. Bu bir bakıma Rojava’da yeni katliamlar demektir. Hem Türkiye’nin, hem de ÖSO ve El-Nusra’nın ortak hedefi, Rojava Kürdistan bölgesidir. Bu bakımdan gerekli politik ve askeri önlemlerin alınmasına dikkat çekmek gerekiyor.

ESAD'IN ARTAN ASKERİ GÜCÜ VE OPERASYON OLASILIĞI

Suriye’de Muhalifler olarak bilinen ÖSO ve El-Nusra Cephesi, Esad askeri güçleriyle girdikleri çatışmada önemli oranda güç kaybına uğradılar. Özellikle Akdeniz’i, Lübnan’ı ve Ürdün’ü birbirine bağlayan son derece stratejik olan bütün şehirleri kayebettiler ve bunların tamamı Şam rejiminin eline geçti. 2013 yılı, savaş ivmesinin çok ciddi oranda Esad’ın lehine değişmeye başladığı bir süreç oldu. Bu durum sadece askeri bakımdan değil, aynı zamanda losjitik, psikolojik ve en önemlisi politik yenilginin başlamasıdır. Esad’a bağlı güçler ilk kez, kendinden emin bir tarzda askeri hakimiyetten bahsetmeye başladılar. Özellikle ÖSO’nun almaya başladığı yenilgi, kendi iç dinamiklerinin çözülmesini de hızlandırdı.

ÖSO ve El-Nusra’nın askeri olarak kaybetmesi, bölgeler ve uluslararası yansımaları bakımından da önemli bir etki yaratacaktır. Bugünkü koşullarda savaşın henüz kaybedeni ve kazananı olarak bir değerlendirme yapmak son derece zor görünüyor.

Ancak yönelimler ve yansımalar bakımından bir fikir yürüttüğümüzde şunları belirtmek mümkün. Suriye’de Esad rejimene bağlı askeri güçlerin kontrolü ele almaya başlamaları, uluslararası ilişkiler de Rusya’nın inisiyatefini attırmaya başladı. Cenevre görüşmelerinde ortaya çıkan inisiyatif bunun somut bir örnereğidir. Bugüne kadar aktif güç olmak isteyen İngiltere ve Fransa edilgen kaldı, denge politikası güden ABD, Ortadoğu’da kendisine bağlı bulunan ülkelerde güven sorunu çok daha fazla arttı. Bölgesel ilişkilerde başından beri Esad rejimine çok aktif destek veren İran, nispeten iniyisatifli bir pozisyona geldi.

Esad’ın etkinliğini arttırması, İran’a rahat bir nefes aldıracaktır. ÖSO ve El Nusra’ya aktif destek veren Türkiye, Kadar ve S. Arabistan gibi ülkelerin Suriye politikasının başarısızlığına paralel olarak kendi iç politikalarında çok daha fazla sorunlarla karşı karşıya geleceklerdir.

Suriye’ye yönelik düşünülen saldırının Cenevre’de yapılması planlanan görüşmeler öncesine denk getirilmesi de bir tesadüf değildir. Bugünkü somut durum dikkate alındığında, Cenevre görüşmelerine Esad ve Kürtler güçlü bir konumda geleceklerdir. Muhalif denen grupların giderek etkisizleştirilmesi, sürecin Esad lehine dönmesini sağlayabilir. ABD, böylesi bir sürecin ortaya çıkaracağı politik sonuçların, kendi lehine olmayacağının farkındadır. Bu bakımdan her hangi bir gerekçeyle Suriye’ye yönelik ‘sınırlı’ bir saldırı yapmak istiyor. Amaç, Esad ile pazarlıkları kendi koşulları içerisinde gerçekleştirmektir.

Burada Rusya’nın tutumu son derece önemli ve etkili olaçaktır. ABD ve Rusya arasında arka plan diplomasinin ve pazarlıkların sonucu oldukça önemlidir. Rusya’nın onayı olmaksızın yapılacak bir saldırı, Rusya’nın Ortadoğu ve Akdeniz havzasında silinmesi anlamına geleceğini en iyi bilen Putin’in kendisidir. Bu bakımdan söz konusu saldırıya dair önemli işaretler oluşmasına rağmen, bunun Suriye’de güç dengelerini bütünlüklü olarak değiştirecek bir düzeyde olup olmayacağını, BM Konseyi’nin arka plan pazarlıklarından sonra belirlenecektir. Rusya ve Çin’in onayı olmaksızın veya ikna edilmeksizin Suriye’ye yönelik bir hamleyi beklemek pek gerçekçi olmayacaktır.

Ayrıca İran’ın pratik tutumu da önemlidir. Suriye’ye yapılmış bir saldırıyı kendisine yapılmış olarak gören İran, Suriye’ye yönelik bir operasyona vereceği yanıt da önemlidir. Askeri gücünü sürekli öven ve gerektiğinde müdahale edeceğini söyleyen İran, olası bir saldırı karşısında askeri bir yanıt vermezse, bölgesel etki gücünü çok önemli oranda kaybedecektir.

Küresel savaş medyası saldırı tarihini vermiş olsa da, hatta kaç bombanın ve hangi merkezlere atılacağı hesaplansa da, saldırıyı yapacak olanlar çok fazla düşünmesi gerektiğini biliyorlar. Çünkü sorun bir kaç bombanın atılmasının ötesine geçip, saldırgan güçlerin Suriye savaşına doğrudan dail olması ve ikincisi bir Irak’ın oluşması demektir. Bunu göze almak o kadar da kolay değil. Bütün bu olası durumlara rağmen, olası ‘sınırlı ve süreli’ bir saldırı, esasen Muhalifler ile Esad güçleri arasındaki askeri dengeyi yeniden kurmaya yönelik olabilir.

SALDIRI PLANI VE SARİN BENZERİ KİMYASAL GAZLARIN KULLANILMASI

Öncelikli olarak kim yaparsa yapsın, kimyasal içerikli her saldırı insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. Bu tür saldırılara, hiç bir gerekçe aramaksızın her koşulda karşı çıkmak gerekir. Ancak Suriye’deki iç savaşta bu tür gazların kullanılmaya başlanmasının nedenlerini doğru analiz etmek gekekir. Kimin bundan çıkarı nedir? Böylesi insanlık dışı bir saldırı kime hizmet ediyor?

Kimyasal içerikli silahlalar dünyanın bir çok ülkesinde bulunuyor. Bu silahların üretim teknolojisi de ABD, Fransa, İngiltere, Almanya, Rusya ve Çin gibi ülkelerin şirketleri tarafından satılıyor. Bu bakımdan kimyasal silahlarda esas sorumlu güçler, küresel sermaye ve onların devletleridir.

Suriye’de kimyasal silahların kullanılmasında Esad rejimi potansiyel bir güçtür. Zor durumda kaldığında kullanabilir. Ortadoğu’da bunun bir çok örneği biliniyor. Ancak, yüzlerce insanın ölümene neden son kimyasal silah saldırıyı kullanan gücün Esad olma olasılığı da oldukça zayıf ve düşüktür. Esad, savaşın inisiyatifini ele almış bulunuyor.

Böylesi bir askeri denklem içinde Esad güçlerinin kimyasal silah kullanmasının mantıklı olmadığını bütün analizcilerin ortak bir kanısıdır. Suriye’deki Kürtlerin en büyük oluşumu olan Kürt Yüksek Konseyi Üyesi Salih Müslim Muhammed’in Reuters Ajansı’na verdiği bir röportajda şunu belirtiyor: “Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad Şam yakınlarında kimyasal silah kullanımını araştıran komisyona 5 kilometre mesafede kimyasal silah kullanacak kadar aptal biri değildir… Kimyasal saldırı sonucu hükümet askerlerinin yüzlerce kişinin ölümünden suçlanarak uluslararası tepkiye yol açmaya yönelik provoke amaçlı” olduğuna vurgu yapmış.

El-Nusra cehpesinin elinde çok önemli miktarda Sarin gazı olduğu biliniyor. Bir kaç ay önce Adana’da yapılan bir operasyonda, El-Kaide militanlarının kaldığı evde bir kilo sarin gazı ele geçirildi. Baas rejimi karşısında askeri darbeler alan ve sürekli gerileyen bu güçlerin Sarin gazı kullanma olasılığı çok daha yüksektir. Esad güçleri bu gazı kullanmış olsalar, öncelikle hedefi çocuklar değil muhaliflerin askeri gücü olur. Bu bakımdan çocukların hedef alınması çok bilinçli bir yönelimdir. Bu planı uygulayan muhalif güçlerin esas amacı, Esad’ın uluslararası alandaki gücünü kırmak ve hedef tahtasına oturturmaktır.

Kimyasal silahların henüz kimin kullandığına dair somut bir veri olmamasına ve hatta kamuoyuna yansıyan görüntülere bakıldığında bu saldırının İslamcı militanlar tarafından yapıldığına dair bir çok veri bulunmasına rağmen, Esad güçlerinden ısrar edilmesi, olası bir askeri operasyonun meşrulaştırılmasıdır. Esad’ın hedef alınmış olması, uluslararası komplonun devreye girdiğini gösteriyor. Böylelikle, muhalifler karşısında askeri üstünlüğü yakalayan Esad’a karşı uluslararası askeri ve politik bir baskı gücü olmuşturmaktır. Bunun ne kadar etkili olacağını önünümüzdeki süreç belirleyecektir. Ancak Esad’ın Kaddafi, Suriye’nin de Libya olmadığı ve olmayacağı biliniyor.

Ortadoğu dengeleri şekillenirken, milyonlarca insanın ölümüne yol açacaktır. Bu bakımdan Suriye’ye yönelik olası askeri müdahaleye ve uluslararası güçlerin desteğinde katliam yapan Çetecilere karşı çıkmak tarihsel bir görevdir. Suriye’nin emperyalist işgaline karşı çıkmak, Esad’ın desteklenmesi anlamına gelmez, gelmemelidir. Baas rejiminin gitmesi ve Suriye’nin demokratikleşmesi, Suriye sınırları içinde bululunan bütün halkların özgürleşmesi en önemli politik sorunlardan biridir.

Barbarların savaşına karşı çıkmak, insanlığa karşı olan bir sorumluluktur.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.