14 Ağustos 2017 Pazartesi 14:18
HDP'li Altınörs: Türkiye ne 'hasta adam' ne de beka sorunuyla karşı karşıya

HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Alp Altınörs, 7 Haziran’dan bugüne gelen siyasi süreci, tutuklu HDP vekillerinin durumu, 16 Nisan referandumu, tek tip kıyafet uygulaması ve gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu.

AYM’nin tutuklu HDP vekillerinin tahliyesini okuyacağını savunan Altınörs, AYM’nın AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, tarafından engellendiğini iddia etti.

Gayriresmi kanallardan ulaşan bilgiler, AYM’nin milletvekillerimizin özgürlüğü yönünde karar aldığı ama bunu Saray’ın blokajı nedeniyle açıklayamadığı yönünde. AYM’nin bir yıldır süren suskunluğu artık bozulmalı. Aksi halde, muhtemelen süreç AYM’yi aşarak AİHM’de görüşülmeye başlanacak” dedi.

Kürt sorunun artık evrensel olduğunu savunan Altınörs, Ortadoğu’da ittifakla sorunun çözülebileceğini söyledi.

Altınörs, “Doğru olan Ankara, Şam, Tahran ve Bağdat’ın Kürt ulusuyla yeni bir ilişki kurmayı başarabilmeleri. O zaman bölgede ne ABD ne de Rusya bu denli açıktan müdahalede bulunabilir. Bağımsız Türkiye isteyenlerin, Kürt sorununda demokratik çözümden yana olması gerekir. Böylece ‘Ortadoğu Ortak Evi’ne doğru ilerleyebiliriz. Bir dönem Latin Amerika’nın yaptığı gibi, Ortadoğu da emperyalizme karşı bölgesel bir birliktelik geliştirebilir. Bunun ön koşulu, ulusal, dinsel, mezhepsel çatışmaların aşılmasıdır” ifadelerini kullandı.

Türkiye'nin beka sorunu ile karşı karşıya olmadığını söyleyen Altınörs, "Bu söylemle tek adam yönetimi, OHAL meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Türkiye ne ‘hasta adam’ ne de beka sorunuyla karşı karşıya. Bu Devlet Bahçeli başta, sağcıların uydurması. Tam tersine, Türkiye’nin toplumsal gelişme düzeyi, AKP ve MHP’yi aştığı için, bu iki partinin beka sorunu var. 90 yıllık Kürt sorununu, ilk kez müzakerelerle ele almayı başarmış, üç yıl çatışmasızlık sürecini yaşamış, 15 Temmuz darbesini birleşik bir toplumsal dirençle bertaraf etmiş bir ülkenin ‘hasta adam’ olduğunu kimse iddia edemez. Bu toplumsal gelişim düzeyi, 7 Haziran seçimlerinin gündeme getirdiği topyekün demokratikleşmenin de temelidir. Türkiye er ya da geç, 7 Haziran’ın aydınlık gündemine dönecek" dedi.

Altınörs, Cumhuriyet’ten Kemal Göktaş’ın sorularını yanıtladı

- HDP kendini bir daha 7 Haziran’daki gibi güçlü biçimde var edebilecek mi?

Sorun, tek başına HDP’nin etkinliği değil. Gelinen noktada, hiçbir parti eski tarzda etkinlik gösteremez. Meclis’in yetkileri törpülendi. Yargı, siyaseti dizayn eden bir çekiç gibi kullanılıyor. Bütün siyasi hayat Beştepe’deki Saray’ın içine tıkılmaya çalışılıyor. Dolayısıyla, herkesin yeni yollar bulması gereken bir dönemdeyiz. HDP, müzakere sürecini, Türkiye’nin topyekün demokratikleşmesi perspektifine bağlamak istedi. Gezi’nin özgürlük taleplerini, Kürt sorununun demokratik çözümüyle birlikte ele aldı. Böylece 7 Haziran’da Türkiye’nin tabandan demokratikleşmesi gündeme girdi. Buna Erdoğan yönetiminin yanıtı savaşı yeniden başlatmak oldu.

SURUÇ VE ANKARA KATLİAMI

Suruç Katliamı’yla psikolojik eşik kırılması yaşandı ve ülke doludizgin bir savaş ortamının içine itildi. 10 Ekim’de savaşı durdurmak için Ankara’da buluşan yüz binlerin sesi de katliamla boğuldu. Ülke cehennem ateşine atılarak 1 Kasım’da iktidar yeniden AKP’nin ellerinde tekelleştirildi. HDP ve demokratik güçler, o günden bu yana uzun soluklu ve kararlı bir direniş içerisinde. Türkiye’nin geleceği, bu direnişin sonuçlarıyla belirlenecek.

‘DEMOKRASİ GÜÇLERİ HDP’NİN DİRENİŞİNE ÇOK ŞEY BORÇLUDUR’

- HDP’nin 7 Haziran sonrası politik hattı çok eleştirildi.

7 Haziran’dan beri bütün televizyon kanallarında “non stop” HDP eleştirisi izledik ve tek bir HDP’liye yanıt hakkı verilmedi. HDP’nin siyasi alanını daraltmak için büyük bir abluka kuruldu. Buna rağmen 16 Nisan’da HDP seçmeni, tutuklu eş başkanların çağrısına uyarak “Hayır” oyu verdi. Geçen 2 yılda HDP’nin Türkiye siyasetinde kalıcı bir akım olduğu görüldü. HDP bu direngen tavrı sergileyemeseydi referandumda hileli değil, hakiki bir “Evet” çıkardı. HDP eş başkanları dışarıda olsaydı, “Hayır” çok daha yüksek olur, hileyle sonuç değiştirilemezdi. Demokrasi güçleri, HDP’nin direnişine çok şey borçludur.

‘İDDİAMIZ, HALKIN 16 NİSAN’DAKİ DURUŞUNU KALICI ORTAKLIĞA DÖNÜŞTÜRMEKTİR’

- HDP’nin Türkiyelileşme iddiası devam ediyor mu?

16 Nisan’da Ankara, İstanbul, İzmir ile Diyarbakır-Van-Mardin omuz omuza durdu. Bu az şey değil. Ne var ki bu ortak duruş, henüz ortak bir demokratik mücadeleye dönüştürülmedi. Özellikle Batı metropollerinde, demokratik kitlelerde Kürt halkına karşı büyük bir önyargı var. 16 Nisan Türkiye’nin bütün demokratlarına bir şey söyledi: Demokrasiyi gerçekten istiyorsak, bu iktidarın zulmünü, zorbalığını yenmek istiyorsak, Kürt halkıyla birleşmek zorundayız. İddiamız, Türkiye halklarının 16 Nisan’da sergilediği ortak demokratik duruşu kalıcı bir ortaklığa dönüştürmektir.

‘TÜRKİYE’NİN 1920’DEKİ GİBİ BİR HALK İTTİFAKINA İHTİYACI VAR’

- 7 Haziran’dan sonra bu iddianın toplumda ve siyasette nesnel karşılığı çok zayıflamadı mı?

Türkiye’nin 1920’deki gibi yeni bir halklar ittifakına ihtiyacı var. Buna, ‘ortak vatan ve demokratik cumhuriyet cephesi’ diyebiliriz. Bu ittifakı, 1920 Meclisi ve 1921 Anayasası temelinde kurabiliriz. Tabii ki, o dönemde “gayrimüslim” denilerek dışlananları da içererek ve 21 Anayasası’nın demokratik maddelerinin 1924 Anayasası’yla lağvedildiğini unutmadan.

- Yaklaşık 100 yıl önce yapılan bir Anayasa nasıl bir çözüm gücü olacak?

Türkiye tarihinde, seçimle gelen kurucu bir Meclis tarafından hazırlanan yegâne anayasa 21 Anayasası. Meclis egemenliğini de yerel halk meclislerini de demokratik özerkliği de içeriyor. 16 Nisan’da getirilen Başkancı sistemin karşısında gerçek alternatif, yerel halk meclislerinden TBMM’ye uzanan bir ‘Meclisler Sistemi’dir.

‘AKP ‘KÜRTLERİN HAK SAHİBİ OLMASINA KARŞIYIZ’ DIŞINDA BİR SÖYLEM ÜRETEMİYOR’

- Suriye ve Ortadoğu’daki gelişmelerin Kürt siyasetinin ana hedefini değiştirdiği ifade ediliyor. Bu koşullarda sorunun sadece Türkiye’deki aktörlerle çözümü mümkün olur mu?

Müzakere sürecine hiçbir dış ülkenin dahli yoktu ama AKP’nin ufku, Kürt sorununu çözmeye yetmedi. CHP de sürece katkı sunmadı. Erdoğan 7 Haziran’da oy kaybedince, masayı devirdi. Gelinen noktada, Kürt sorunu uluslar arası boyuta taşındı.

Artık dengeler, büyük oranda, Suriye ve Irak üzerinden belirleniyor. Bu ülkeler de, Rusya ve ABD’nin hâkim olduğu alanlar. Kürt hareketi, hem Rusya hem ABD’yle ilişkiler kuruyor, ama her ikisine de tek yanlı bağımlılıktan sakınarak, kendi bağımsızlığını da korumaya çalışıyor. Oysa, Suriye Kürtleriyle, öncelikle Ankara’nın güçlü ilişkiler kurması gerekmez miydi? Ankara ‘Kürtlerin hak sahibi olmasına karşıyız’dan başka bir söylem üretemiyor. AKP, müzakere sürecinde, büyük bir tarihsel imkânı, küçük hesaplarla yok etti. Umarız bugün muhalefette olan partiler, AKP sonrası dönem için Kürt sorununa dair yaklaşımlarını demokratik temelde belirlerler.

‘BAĞIMSIZ TÜRKİYE İSTEYENLERİN KÜRT SORUNUNDA ÇÖZÜMDEN YANA OLMASI GEREKİR’

- Emperyalizmin müdahaleleri buna olanak verir mi?

Doğru olan Ankara, Şam, Tahran ve Bağdat’ın Kürt ulusuyla yeni bir ilişki kurmayı başarabilmeleri. O zaman bölgede ne ABD ne de Rusya bu denli açıktan müdahalede bulunabilir. Bağımsız Türkiye isteyenlerin, Kürt sorununda demokratik çözümden yana olması gerekir. Böylece ‘Ortadoğu Ortak Evi’ne doğru ilerleyebiliriz. Bir dönem Latin Amerika’nın yaptığı gibi, Ortadoğu da emperyalizme karşı bölgesel bir birliktelik geliştirebilir. Bunun ön koşulu, ulusal, dinsel, mezhepsel çatışmaların aşılmasıdır. Öcalan’ın 2013 Newroz mesajı, Bağımsız Ortadoğu vurgusunu içeriyordu.

‘TÜRKİYE NE HASTA ADAM, NE DE BEKA SORUNUYLA KARŞI KARŞIYA’

- Hükümet Kürt sorunu ve diğer pek çok meselede ‘Türkiye’nin bir beka sorunu olduğu’ iddiasıyla politika üretiyor.

Bu söylemle tek adam yönetimi, OHAL meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Türkiye ne ‘hasta adam’ ne de beka sorunuyla karşı karşıya. Bu Devlet Bahçeli başta, sağcıların uydurması. Tam tersine, Türkiye’nin toplumsal gelişme düzeyi, AKP ve MHP’yi aştığı için, bu iki partinin beka sorunu var. 90 yıllık Kürt sorununu, ilk kez müzakerelerle ele almayı başarmış, üç yıl çatışmasızlık sürecini yaşamış, 15 Temmuz darbesini birleşik bir toplumsal dirençle bertaraf etmiş bir ülkenin ‘hasta adam’ olduğunu kimse iddia edemez. Bu toplumsal gelişim düzeyi, 7 Haziran seçimlerinin gündeme getirdiği topyekün demokratikleşmenin de temelidir. Türkiye er ya da geç, 7 Haziran’ın aydınlık gündemine dönecek.

‘GAYRIRESMİ BİLGİLERE GÖRE, AYM SARAY BLOKAJI YÜZÜNDEN VEKİLLERİN TAHLİYESİNİ AÇIKLAMADI’

- HDP özellikle Demirtaş’ın ve Yüksekdağ’ın tutukluluğu konusunda yeterli ses çıkarabiliyor mu?

Eş başkanlarımız, tutukludan ziyade, siyasi rehine pozisyonundalar. AYM’nin açık içtihadına rağmen, hukuk çiğnenerek hapiste tutuluyorlar. Diyarbakır’da İdris Baluken için, AYM içtihadını dayanak göstererek tahliye kararı veren mahkemenin bütün üyeleri sürgün edildi ve Baluken yeniden tutuklandı. Figen Yüksekdağ’ın milletvekilliği, FETÖ’cü bir heyetin verdiği 10 aylık cezaya dayanılarak düşürüldü. Demirtaş, 10 aydır tutuklu olduğu halde duruşma tarihi belli değil. Daha mahkemeye çıkartılmadan, Erdoğan “terörist” ilan ederek hüküm kesti. Hangi hukuktan söz edebiliriz? Ortada demokratik kamuoyunun etkileyebileceği bir mahkeme süreci, hukuksal bir yargılama yok. AYM kendi içtihadının dahi arkasında duramadı.

Gayriresmi kanallardan ulaşan bilgiler, AYM’nin milletvekillerimizin özgürlüğü yönünde karar aldığı ama bunu Saray’ın blokajı nedeniyle açıklayamadığı yönünde. AYM’nin bir yıldır süren suskunluğu artık bozulmalı. Aksi halde, muhtemelen süreç AYM’yi aşarak AİHM’de görüşülmeye başlanacak.

‘GÜLEN’LE HESAPLAŞMA YÜZEYSEL’

- ‘Yeni devlet’ açıklamasını nasıl okuyorsunuz?

Bu yeni değil. Referandum sürecinde Cumhurbaşkanlığı başdanışmanı Mehmet Uçum da söylemişti. 15 Temmuz’u bir milat ilan ederek yeni bir devlet kurduklarını söylüyorlar. Oysa yaptıkları, mevcut devlete kendi kadrolarını enjekte etmekten ibaret. Kürt’ün, Alevinin, sosyal demokrat ailelerin çocuklarının artık devlette yeri yok. Gülen Cemaati’nden boşalan yere başka cemaatleri dolduruyorlar. AKP’nin Gülen Cemaati ile hesaplaşması tümüyle yüzeysel. Zihniyet değişmediği için, Gülencilerin de farklı cemaatlerin çatısı altında yeniden devlete girmelerinin yolu açık.

- Yaşananlara ‘kadro değişimi’ demek yeterli mi?

12 Eylül’ün kurumsal faşizminin yerini, tek adam yönetimine dayanan bir faşizm alıyor. Yenilik dedikleri bundan ibarettir. Tek adam yönetimlerinde devlet, oligarşik yapıdadır, yani dar bir zümrenin iktidarına dayanır. Ekonominin, siyasetin, yargının, yasamanın bütün köşebaşları hanedanvari bir grubun mensuplarınca tutulur. Ama böyle olduğu için de toplumsal dayanakları pek zayıftır. Bu tip yönetimlerin en iyi örnekleri Küba’da Batista ve Nikaragua’da Somoza rejimleriydi. 16 Nisan, tek adam yönetimine karşı dipten gelen dalganın yükselmeye başladığını gösterdi.

‘IŞİD ZİHNİYETİ DEVLETE SIZDI’

- ‘Yeni devletin’ ayırt edici özelliklerinden birinin laiklikle olan ilişkisi olacağı açık. Laiklik mücadelesi HDP için ne anlama geliyor?

AKP, İslamı iktidar mücadelesinin bir aracı yapıyor. “Allah tektir ve başka ilah yoktur” diyen bir inancın içinden buna itirazların yükselmesi kaçınılmaz. Nitekim Cihangir İslam, İhsan Eliaçık, Hüda Kaya, Nimetullah Erdoğmuş gibi isimler bu itirazları dillendiriyor. Laikliğin temel ölçütü, kadının toplumsal konumudur. İslamcı tasarımın kadın üzerinde yoğunlaşması da bunu gösteriyor. Kadını erken yaşta evlendirmeye, eve kapatmaya, her açıdan erkeğe bağımlı kılmaya yönelik kapsamlı bir proje yürütülüyor. Müftü nikâhı da bu projenin bir parçası. Zorunlu din dersleri kreşlere kadar indirildi. Eğitim, Ensar Vakfı gibi, adı tecavüz skandallarına karışmış kirli yapılara emanet edildi. Bütün liseleri imam hatipe çevirmek istiyorlar. IŞİD zihniyeti devlete sızdı. Sünni-Hanefi mezhebinin bir yorumu, devlet dini haline getirilerek topluma empoze ediliyor. Biz, özgürlükçü ve demokratik bir laiklikten yanayız. Bu, herkes için inanç özgürlüğü demektir, tabii ki inanmama özgürlüğünü de içerir. Diyanet’in yerine bütün inançların sivil temsilcilerinin yer alacağı sivil bir inanç kurulunun kurulması bu alanı demokratikleştirecektir.

‘SERBEST SEÇİMLERİN SONU GELDİ’

- CHP’nin Adalet Yürüyüşü ile HDP’nin Vicdan ve Adalet nöbetlerinin ortaklaşacağı bir zemin neden bulunamadı?

Adalet Yürüyüşü, bir nevi CHP’nin özeleştirisiydi. Zira tıpkı eş başkanlarımızın tutuklanması gibi, Enis Berberoğlu’nun tutuklandığı süreç de muhalefetin dokunulmazlığının kaldırılmasına evet vermesiyle başladı. Hapishanelerle sadece HDP’lilerin tanışacağı düşünülüyordu, ama öyle olmadı. Bütün partilerin mevcut durumun nasıl değiştirilebileceği üzerine ciddi biçimde düşünmesinin zamanı geldi. 16 Nisan’da halk iradesi bizlere bu sorumluluğu yükledi. Birileri ne der, yandaş basın ne yazar kaygılarıyla bu süreç aşılamaz. Siz doğru yolda yürüyün ve kim ne derse desin. Bu iktidar, gücünü, karşıtlarını bölme kapasitesinden alıyor. Muhalefet partilerinin güçsüzlükleri ise, olumlu bir program etrafında birleşme yetersizliklerinden geliyor. HDP, Vicdan ve Adalet Nöbetleriyle toplumsal muhalefeti yeniden tabandan örme sürecini başlattı.

- 2019 seçimlerinde ortak aday fikrine nasıl bakıyorsunuz? Sağcı bir adaya HDP evet der mi?

16 Nisan’ın hemen ardından, daha seçim hilelerinin bile peşi kovalanamamışken, 2019’un tartışılmaya başlanması, AKP hegemonyasının bir biçimi aslında. 16 Nisan’la birlikte, mevcut güç ilişkileri sürdükçe, Türkiye’de serbest seçimlerin de sonu geldi. 2019 hesaplarına kilitlenen siyasetçiler, örneğin, YSK seçimlerden bir gün önce “oylar açık verilecek, sayım gizli yapılacak” kararı alırsa ne yapmayı düşünüyorlar?

- Yani?

Yani, önceliği mevcut güç ilişkilerini değiştirmeye vermek gerekir. Ortak aday projelerine ilkesel olarak kapalı değiliz. Bizim için önemli olan ortak amaç, hedef ve ilkelerdir. Demokratik, kadın özgürlükçü, ekolojik, emekten yana talepleri savunmayan, Kürt sorununda barışçıl demokratik bir çözümü öngörmeyen hiçbir adayı HDP’nin desteklemeyeceğini bugünden söyleyebiliriz. Herhangi bir ortak aday projesinin, Ekmeleddin İhsanoğlu deneyiminin özeleştirisi temelinde kurulması gerekli.

TEK TİP KIYAFET UYGULAMASI

- Tek tip elbiseye geçilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tek tip elbise Guantanamo’da, Nazilerin toplama kamplarında, 12 Eylül zindanlarında, IŞİD’in boyun kesme videolarında insanlık dışı vahşetin sembolü oldu. Tek tip elbise işkencedir, kime olursa olsun uygulanmasına karşıyız. Darbe tutuklularına uygulanırsa, faşist darbecilerin kendilerini masum göstermelerine hizmet edecek. Siyasi tutsaklar, gerekirse İrlanda’da Bobby Sands gibi kirli bir battaniyeye sarılır, gerekirse 12 Eylül mahkemelerinde olduğu gibi don-atlet çıkar, ama yine de tek tip elbiseyi giymezler.

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Yorumlardan doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderene aittir.