'Hükümet ve PKK birbirlerine güvenmeye karar vermiş gibi'

“SİLAHLI BİR ÖRGÜTLE KONUŞMAK SİYASİ BİR CESARET ÖRNEĞİ”

“PKK VE TÜRKİYE KÜRTLERİ TÜRKİYE’NİN DÜŞMANI OLMAK İSTEMİYOR”

“HÜKÜMET VE PKK BİRBİRLERİNE GÜVENMEYE KARAR VERMİŞ GİBİ”

“PROVOKASYONLAR ARTIK PROVOKASYON OLMUYOR”

“AK PARTİ BAŞKANLIK SİSTEMİNDEKİ ISRARINDAN BU AŞAMADA VAZGEÇMELİ”

“KÜRTLER İSTEDİKLERİNİN HEPSİNİ ALAMAYACAKLAR AMA SİYASET ZATEN BÖYLE BİR ŞEY”

“ÖCALAN BU METNİ BU BİÇİMDE YAZMAK ZORUNDAYDI”

“PKK BENCE YENİ ANAYASADAN SONRA SİLAH BIRAKACAK”

“BU İŞLER RAYINA GİRDİKTEN SONRA ÖCALAN’A ÖZGÜRLÜĞÜN DE GECİKECEĞİNİ DÜŞÜNMÜYORUM”

“TÜRK BAYRAĞI YOK DİYE SIZLANANLAR ÖCALAN’IN METNİNE BAKMALI”

 

1964 Siverek'te doğumlu Mesut Yeğen Kürt Sorunu üzerine çalışan bir akademisyen.

Bu konuda yayınlanmış çok sayıda makale ve kitabın yazarı. Seçtiği konu zaman zaman akademik hayatında önüne engeller çıkarsa da o bu konuda 4 kitap yayınlamış:

- İngiliz Belgelerinde Kürdistan 1918 - 1958

- Son Kürt İsyanı

- Müstakbel Türk'ten Sözde Vatandaşa- Cumhuriyet ve Kürtler

- Devlet Söyleminde Kürt Sorunu

Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nden lisans ve yüksek lisans, Essex Üniversitesi (İngiltere) Sosyoloji Bölümü'nden doktora derecesini alan Prof. Dr. Mesut Yeğen halen İstanbul Şehir Üniversitesi’nde öğretim üyesi.

Mesut Yeğen’le uzmanlık konusu olan Kürt Sorunu’nda yaşanan sıcak gelişmeleri konuştuk ve çok çarpıcı değerlendirmeler aldık.

Mesut Yeğen, Ak Parti’nin silahlı bir örgütle konuşmasını siyasi bir cesaret örneği olarak görüyor, hükümet ve PKK’nin birbirlerine güvenmeye karar vermiş gibi olduğunu söylüyor.

Mesut Yeğen’e göre ‘Öcalan bu metni bu biçimde yazmak zorundaydı’ ve ‘PKK yeni anayasadan sonra silah bırakacak’.

İşte Mesut Yeğen’in hepimizin diline pelesenk olan ‘sürece ilişkin’ değerlendirmeleri:

Kadir Kaçan / Demokrat Haber


Kürt bir akademisyen olarak bazı sıkıntılar yaşadınız. Bunları sorarak söyleşimize başlamak isterim?

Çok büyük sıkıntılar yaşadığımı söyleyemem. Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde yaşadığım bazı sorunlar var. Yaşadığım sorunların sebebi Kürt kimliğimden ziyade benim akademide yaptığım çalışmalardan dolayı oldu. Bu çalışmalar Kürt meselesi çalışmalarıydı. Bunlardan ziyade ODTÜ’deki kurulu düzeninin dayattığı bazı şeyleri kabul etmediğimden dolayı sorunlar yaşadım. Yaşadıklarımı da çok abartmak istemem. Başka insanların yaşadığı sıkıntılarla kıyasladığınız zaman benim yaşadıklarım küçük bir ayrıntı gibi kalıyor. Ben bu işe başlarken bu türden sorunlarla karşılaşacağımı zaten düşünmüştüm. Hatta bir arkadaşım, “bu türden bir şeyler başına gelmeseydi asıl senden kuşkulanırdık” demişti.

“BABA BENİ OKULA GÖNDER” KAMPANYASI DÖNÜM NOKTASI

Hangi çalışmalarınız okulun kurulu düzenini rahatsız etti?

2006 yılında İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde yapılan Kürt konferansında “Baba beni okula gönder” kampanyasının devletin yıllardır sürdürdüğü asimilasyon kampanyasının bir parçası olduğunu söyledim. Bu sözleri söyledikten sonra birkaç yazar hakkımda yazılar yazdı. Kamuoyuna bu şekilde duyurulmam ODTÜ’de hoş karşılanmadı. Müesses nizamı rahatsız etmeyen bir tarzla Kürt meselesini çalışıyor olsaydım, ODTÜ’nün görece liberal ortamı bunu kaldırabilirdi. Özellikle 2006’da yaptığım o konuşma ve Kürt meselesini çalışan bir akademisyen olarak anılıyor olmam ODTÜ’de rahatsızlık kaynağı oldu. Profesörlük atamam ODTÜ’nün bana karşı kullanabileceği bir imkandı ve öyle de kullandılar.

Belki asimilasyonu bugün ve bu iktidar döneminde gündeme getiriyor olmanız sorun?

Bu sorunların yaşanmasının bu iktidar ile bir alakası olduğunu düşünmüyorum. Aksine bu iktidarla sorunu olan başka bir iktidarın bunu sorun ettiğini düşünüyorum. Bu hükümetin de Kürt meselesinde yaptıklarının olumlu ve olumsuz taraflarını teslim etmekten ve onları kayda geçirmekten asla çekinmedim. Ama ODTÜ’de yaşananların bu iktidarla bir ilgisi yok.

“AK PARTİ KÜRT MESELESİNE KENDİ HASSASİYETİNE GÖRE YER AÇIYOR”

Genel politikalarda Türkiye’de iktidarlar adeta bir bayrak yarışı gibi ülkeyi yönettiler. O yüzden AKP geçmişle bağını tam olarak koparmıştır dememiz mümkün mü?

Kürt meselesinde takip edilen siyasetler üzerinden Ak Parti hükümetine ve diğer hükümetlere bakacaksak eğer, Ak Parti hükümetinin hakkını teslim etmek gerekir. Bu hükümet bir sürü alanda daha önceki hükümetlerde görmediğimiz reformlara imza attı. Kürt kimliğini tanımak söz konusu olduğunda çok cömert olmamış ya da büyük işler yapmamış olabilir. Ama son süreçte almış olduğu tutum, PKK’nin silahsızlanması ve Kürt sorununun demokratik çözümünün önünü açması bu hükümeti daha önceki hükümetlerden çok ayrı kıldı. Hükümete dair değerlendirmelerde Kürtlerin ya da genel olarak hükümet karşıtlarının şunu akıllarından çıkarmaması gerekiyor, ”bu hükümetin % 51 desteği var. Ve bu hükümetin gözetmesi gereken dengeler var. Dolayısıyla hükümetin de belli bir siyasi anlayış ve yöntemi var. Bu yüzden Ak Parti Kürt meselesine kendi ilke ve hassasiyetine göre bir yer açıyor. Böyle bir yerden baktığımızda geçmişte izlediği zikzaklara, özellikle 2011 yılında ‘ezeriz geçeriz’ türündeki savrulmalarına rağmen esas olarak Kürt meselesinde hayırlı işler yapan bir hükümet olduğunu düşünüyorum.

“SİLAHLI BİR ÖRGÜTLE KONUŞMAK SİYASİ BİR CESARET ÖRNEĞİ”

Bugün Kürt sorununu demokratik yollarla çözmeliyiz şeklinde yaklaşımlar varsa bu PKK’nin başarısı anlamına gelmiyor mu? Burada başarılı olan PKK mi yoksa Ak Parti mi?

Kürt meselesini bugün bu biçimde konuşuyor olmamızın ardında PKK’nin katkısını kimse inkar edemez. Ancak PKK 30 yıllık bir örgüt ama Ak Parti 10 yıllık bir parti. Ve bu tarih boyunca hiçbir Türkiye partisi PKK ve Kürt meselesiyle bu kadar ilgilenmedi. Ve şunu da teslim etmek gerekiyor ki, evet PKK Kürt meselesinin demokrasi içerisinde hallinin önünü açmış görünüyor. Ama şunu da unutmamak lazım, PKK silahlı bir örgüt ve silahlı bir örgütle ülke demokrasisini konuşmak medeni ve siyasi bir cesaret örneğidir. Ak parti bu tür adımları da atmayabilirdi de hatta bu süreçte geri adım da atabilirdi.

“PKK VE TÜRKİYE KÜRTLERİ TÜRKİYE’NİN DÜŞMANI OLMAK İSTEMİYOR”

Ak Parti bu türden adımlar atmasaydı biz bugün ve yarın neler konuşuyor olurduk?

Bugün itibariyle üç ay önce konuştuklarımızdan farklı şeyler konuşmazdık. Ama bir yıl sonra neler konuşurduk bunları düşündüğümde – Ak Parti ve PKK’nin aslında bu adımları neden atmış olduğunu anlayabiliyorum. Benim gördüğüm kadarıyla Kürt meselesinde çok önemli bir yol ayırımına gitmek üzereydik. Yol ayırımı da Türkiye’de Kürt meselesinin almış olduğu biçimden ziyade, bu meselenin Türkiye haricindeki yerlerde alacağı biçimlerle daha çok ilgilidir.

Bölgeye baktığımızda görünen şu: Irak Kürdistan’ında Kürtler Irak’tan bir biçimde ayrılacak. Hukuken bağımsız bir Kürdistan olmazsa bile fiilen şu anda gördüğümüz Kürdistan olacaktır. Yani ayrı bir ülke statüsünde şekillenme devam edecektir.

Suriye Kürdistan’ında Kürtler, bir statü elde edeceklerdir. İran Kürdistan’ı da sırasını beklemektedir.

Dolayısıyla Kürdistan’ın üç parçasında siyasi bir istikrarsızlık hakim ve üç parçasında da 1. Dünya Savaşı’nda tesis edilen statüko çökmek üzeredir. Bunlar önümüzdeki bir iki sene içerisinde yaşanması muhtemel gelişmelerdir. Bu durum yaşandığı andan itibaren Türkiye’de Türkiye Kürtlerini ve PKK’yi şimdiye kadar takip etmiş oldukları programın arkasında tutmak imkansız hale gelebilirdi. PKK de, “bizim için yeni fırsatlar açılıyor” diye zaman zaman açıklamalar yaptı. Bu PKK’nin askeri ya da lojistik gücünün yaratabileceğinin ötesinde bir durumun yaratıcısı olabilirdi. Yani şunu kast ediyorum; bölgede az önce söylediğim gelişmeler yaşandığı andan itibaren Türkiye Kürtlerinin özellikle PKK tarafından harekete geçirilen kitlelerin önemli bir kısmının da, “Biz neden Türkiye ile birlik programını savunuyoruz hala “ demeye başlaması ihtimal dahilinde olacaktı. Bölgede yaşanması muhtemel gelişmeler Türkiye Kürtlerinin şimdiye kadar Kürt sorununun halli için önerdikleri programın dışında bir programın önünü açacak gibi görünüyor.

Keza, bahsettiğim gelişmeler Öcalan ile PKK arasında bağlantıyı koparıp PKK’nin Öcalan’ın önderliğinden özgürleşmesinin önünü açacaktı. Yani Öcalan ve devlet bugünkü görüşme adımını atmasaydı, Öcalan önümüzdeki bir iki yılda PKK üzerindeki kontrolünü kaybedebilirdi.

Bu da şu demek: hem PKK’nin Öcalan’ın önderliğinden özgürleşmesi hem de Kürt kitlelerinin yeni bir programı arzulamaya başlaması PKK’nin şimdiye kadarkinden çok farklı bir siyasi programın peşine düşmesinin önünü açardı. Bu durumda, Türkiye Kürtleri tarihte ilk kez Türkiye karşıtı bir pozisyona çekilebilirlerdi.

Benim gördüğüm kadarıyla Türkiye bu riski alamadı ve aynı şekilde PKK de aynı riski almak istemedi. Bu bahsettiğim durum ne PKK’nin ne de Türkiye’nin işine yarayacaktı. Ne Türkiye böyle bir sonuç ile karşılaşmak istiyor ne de PKK ve Türkiye Kürtleri Türkiye’nin düşmanı olmak istiyor.

“PKK VE BDP’NİN ÇÖKERTİLMESİ DÜŞÜNÜLDÜ”

Sivil itaatsizlik, açlık grevleri, seçim vetosu ve BDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıkları gündemimizde yer aldı. Ve birden diyalog süreci başladı. Sizce bu durum doğallığında mı gelişiyor? Yoksa bu da önceki deneyimler gibi mi olacak?

Bugün tarafların birbirlerini sıkıştırmaya çalışacaklarını düşünmüyorum. Taraflar arasında çok uyumlu bir çalışma yürütüyor. Geride bıraktığımız birkaç senede neler oldu bu ayrı bir mesele. Geride bıraktığımız senelerde hükümet özellikle de güvenlik bürokrasisi tarafından yanlış enforme edilmiş olarak PKK ve BDP’nin etraflı bir sindirme kampanyasıyla çökertilebileceğini düşündü. Ya da tümden yok edilemezse de epey güçsüzleştirileceği hesabını yaptı. Hükümet şöyle bir siyaset izlemek istedi, “Kürtlere bir kısım haklar verelim ama Kürtleri bu temsilcilerinden kurtaralım”. Yani BDP ve PKK Kürtleri temsil etmesin, Kürtleri daha liberal ve daha muhafazakar, daha dindar birileri temsil etsin istediler. Ama bir iki sene içerisinde bu formülün çalışmadığını gördüler.

PKK de hükümetin dayattığı sindirme politikalarının karşısına “Kürtleri ayaklandıracağım” politikasını inşa etmeye çalıştı ama PKK de bu konuda başarısız oldu. Her iki taraf da programladıkları politikalarda başarısız oldular. Her iki tarafın da ana hedeflerinde başarısız oluşu bugünkü müzakere siyasetini kolaylaştıran etkenlerden bir başkası oldu.

“HÜKÜMET AMAÇLADIKLARINI GERÇEKLEŞTİREMEDİ”

Hükümetin öne çıkarmaya çalıştığı alternatif Kürt temsilcilerinden ve politikacılarından örnek verebilir misiniz?

Hükümetin illa birilerini işaret etmesi gerekmiyor. Ama hükümetin açtığı bu kanal içerisinde yeni aktörler kendilerini göstermeye başladılar. Kimsenin ismini zikretmek istemem ama birçok kişi sahne almak istedi. Ama daha önemlisi KCK operasyonları oldu. KCK operasyonlarının temel amacı, Kürdistan’da siyaset yürüten kadroları tümden bitirmekti.. Eğer bu noktada hükümet başarılı olsaydı yeni aktörlerin önü de açılmış olacaktı. Ama Kürt hareketi KCK ile boşaltılan kadrolara yeni kadrolar yerleştirebilince ve yeni siyasi figürler Kürtler nazarında bir akis yaratamayınca hükümet amaçladıklarını gerçekleştiremedi.

“BDP VE PKK BÖLGE HALKLARI SÖZ KONUSU OLDUĞUNDA DAHA EŞİTLİKÇİ”

İmralı’dan gönderilen mektuptaki Misak-ı Milli vurgusu için ne düşünüyorsunuz?

Öcalan ve Öcalan’ın ikna ettiği PKK ile hükümet arasında bölgeye bakış itibariyle çok önemli bir ortaklaşma olduğunu görüyorum. Burada söylenen şu: Türkler ve Kürtler Kurtuluş Savaşı öncesinde ilan edilen Misak-ı Milli’de olduğu gibi bu ülkenin iki ana unsurudur ve bölgeye aynı perspektiften bakmaktadırlar.

Ancak bu genel bölgesel vizyon PKK’nin ve hükümetin bütünüyle aynı şeyleri söylediği manasına gelmiyor. Sanırım hükümet daha fazla Osmanlı geçmişine duyduğu öykünmeden kaynaklanan perspektifle Misak-ı Milli mefhumuna bakarken, BDP ve PKK’nin özellikle bölge halkları söz konusu olduğunda, bölgeye daha eşitlikçi bir perspektiften baktığını söyleyebilirim. Dolayısıyla, bölge vizyonunda ortaklaşmakla birlikte, PKK ve Ak Parti’nin bu bölge vizyonunun altını farklı şekillerde dolduracaklarını düşünüyorum. Daha mühimi, bölgesel vizyonu içeriklendirmedeki bu farklılıkların tarafların birbirlerini dönüştürmesine katkıda bulanabileceğini düşünüyorum.

“GARANTİYİ ANAYASA VERECEK”

Hasan Cemal kısa süre önce Karayılan ile röportaj yaptı ve bu röportajda Karayılan, “Artık 23 Mart yani bugün itibariyle parmaklar tetiklerden çekiliyor. Bugünden itibaren silahlar kullanılmayacak. HPG silahlı aktiviteleri durduracak ancak gelebilecek imha saldırılarına karşı nefsi müdafaa hakkını kullanacaktır. Misilleme hakkı saklıdır” dedi. Yani Karayın bu süreçte silahı garanti olarak elinde tutacaklarını ima etmekte. Tarafların arasında silahların dışında bir garanti olması gerekmiyor mu? Uluslararası platformlarda tartışılması gerekmiyor mu? Araya başka ülkelerin de girmesi gerekmiyor mu?

Sanmıyorum. Uluslararası bir garanti alınması zorunlu değil. Bence Türkiye’nin garantisi yeterlidir. Ben şöyle düşünmüyorum; silahsızlanma bugün gerçekleşmiş değil, gerçeklemesi de epey zaman alacağa benziyor. PKK ancak anayasal değişiklikler gerçekleştikten sonra silahı bırakacak gibi görünüyor. Dolayısıyla PKK’nin yaptığı ateşkesin ardından eğer meclis bir yasal düzenleme yaparsa ülke dışına çekilme olacak. Ülke dışına çekildikten sonra da PKK oturup beklemeye başlayacak. Bekleyeceği şey de Ak Parti ve BDP’nin hazırlayacağı anayasa olacak. Dolayısıyla bahsettiğiniz türden garantiyi anayasa verecek.


“HÜKÜMET VE PKK BİRBİRLERİNE GÜVENMEYE KARAR VERMİŞ GİBİ”

Anayasadan bahsediyorsunuz ama şunu da unutmamak lazım Türkiye’de birçok tutuklanma anayasaya aykırıdır. Kısa süre önce lise öğrencisi Gülsüm Koç müebbet hapis ceza aldı. Tüm bunları düşündüğümüzde, anayasal güvence de yetersiz kalmıyor mu?

Hayat boyu da insanlar birbirlerine güvenmeden yaşayamazlar ki. Türklerin ve Kürtlerin birliğini Lozan gibi uluslararası sözleşme üzerinden sağlamanın sizin ima ettiğiniz türden avantajlarından ziyade dezavantajları olacaktır. Başka ülkelerin sürece dahil olması bu sorunun oraya buraya çekilmesinin önünü açacaktır. Bence hükümet ve PKK birbirlerine güvenmeye karar vermiş gibi görünüyorlar. Ve bence Kürtlerin şunu teslim etmesi gerekir: Gerek BDP, gerekse de PKK 40 senedir siyaset yapıyorlar, bu siyaset içinde tecrübe kazanmışlar ve bu tecrübe vesilesiyledir ki sizin bahsettiğiniz türden sonuçların çıkmasını önleyebilecek birikime sahipler. Bu da yeni anayasa demek olacaktır. PKK silah bırakırsa ve Kürtler temel haklarını yeni anayasa üzerinden alırlarsa, sözünü ettiğiniz türden ihlallerin tekrar yaşanmasının hoş görüleceği iklim de ortadan yavaş yavaş kalkar diye düşünüyorum.

“PROVOKASYONLAR ARTIK PROVOKASYON OLMUYOR”

Hasan Cemal’in yaptığı röportajda Karayılan şöyle diyor: “Kürt sorunu ile demokrasi sorunu etle tırnak gibi iç içedir. Kürt sorununun çözümü demek, Türkiye’nin demokratikleşmesi demektir. Türkiye’de yaşayan bütün etnik ve dinsel kimlikleri reddeden değil, kabul eden bir demokratik uzlaşmayı, geliştiren bir perspektifi olumlu buluyoruz biz. Ve yeni anayasada üç şey önemlidir bizim için. Yeni vatandaşlık tanımı… Kimliklerin tanımı… Türkiye ulusunun tanımı…”

Fakat bu değişikliklere muhalefetin karşı çıkacağını biliyoruz. Hatta MHP açıkça tehditkar bir üslupla tepkisini dile getirdi. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Sizce bu tür adımlar provokasyonlara neden olmayacak mı?

Provokasyonlar artık provokasyon oldukları bilindiği için provokasyon gerçekleşmiyor. Provokasyonların işlemesi için öncelikle provokasyon olduklarının bilinmemesi gerekir. Türkiye’de insanlar artık bu türden provokasyonların amacını çok iyi bildiği için artık provoke olmuyorlar.

MHP ve CHP, Karayılan’ın önerdiği türden değişikliklere karşı çıkacaklardır. Ama BDP ile Ak Parti’nin parlamentodaki güçleri bu türden değişikliği yapacak güçtedir. Yeter ki BDP ve Ak Parti bu anayasa değişikliği konusunda anlaşsınlar. Tahminim Karayılan’ın önerdiği değişikliklerin de içinde yer alacağı yeni anayasanın yüzde yetmişler civarında bir destekle kabul edileceği yönündedir.

“AK PARTİ BAŞKANLIK SİSTEMİNDEKİ ISRARINDAN BU AŞAMADA VAZGEÇMELİ”

Bazı çevreler BDP, İmralı ve Ak Parti’nin başta başkanlık konusu olmak üzere birçok konuda anlaştıklarını düşünüyor ve endişelerini sürekli dile getiriyorlar. Bu çevreler bu konuda haklılar mı? Sizce de endişelenecek bir durum var mı?

Ak Parti ya da Başbakan’ın kafasındaki türden ya da zaman zaman telaffuz ettikleri türden bir başkanlık sistemine BDP’nin de evet diyeceğini çok zannetmiyorum. Hatta Ak Partinin kendisi bile başkanlık sistemindeki ısrarından bu aşamada vazgeçmelidir. Çünkü Türkiye’nin dengeleri bu türden bir başkanlık sistemine izin verecek gibi görünmüyor.

Ama öte yandan Türkiye Kürtleri ve onların temsilcileri Türkiye’nin baştan sona demokratikleşmesini sağlayacak türden bir değişiklik olmazsa biz destek vermeyiz diyebilecek bir durumda değiller. Bu türden bir lükse de sahip değiller. Siyasette toptancılık olmaz; işler adım adım yürütülür. Dolayısıyla Türkiye Kürtlerinin temel sıkıntılarını giderecek türde bir anayasa değişikliğine BDP Türkiye tam demokratikleşmedi diyerek destek vermemezlik edemez.

“KÜRTLER İSTEDİKLERİNİN HEPSİNİ ALAMAYACAKLAR AMA SİYASET ZATEN BÖYLE BİR ŞEY”

Ama görünen o ki BDP’liler de Türkiye’deki Kürtlerin haricindeki diğer mağdurları düşünen bir anayasa değişikliği öneriyorlar. Bu itibarla, kamuoyunun bir kesiminde görülen ‘Kürtler aslında haklarını hiç alamadan Ak Partinin önerdiği anayasa değişikliğine evet diyecekler’ türünden tereddütlere çok katılmıyorum. Şundan dolayı: Evet, Kürtler istediklerinin hepsini alamayacaklar ama siyaset zaten böyle bir şeydir. Müzakere böyle bir şeydir. Yüzde yüz haklı olduğunu dayatmadan ya da yüzde yüz haklı olduğunu düşünmeden, taleplerini karşı tarafa dayatmadan yapılabilir demokratik siyaset. Dolayısıyla 2013-2014’te Kürtler haklarının tümünü alamadılar dolayısıyla Ak Parti’nin peşine takılmasınlar, yeni anayasaya destek vermesinler demek bence iyi bir siyasi tutum değil.

“ÖCALAN BU METNİ BU BİÇİMDE YAZMAK ZORUNDAYDI”

Yine İmralı’dan gelen mektuba ilişkin başka bir endişeyi sormak isterim. Türk-Kürt stratejik ortaklığı ile bin yıllık İslam vurgusu tarihte yaşandığı gibi gayri Müslimler ve Aleviler için sorun teşkil etmeyecek mi? Tarihimizde Ermeni Soykırımı, Alevi katliamları mevcut. Bu ifadelere ve endişelere ilişkin ne düşünüyorsunuz?

Çok aceleci yorumlar olduğunu düşünüyorum. Bence ne Kürt siyasetinin alışkanlıkları. burada ifade edilen tereddütlerin gerçekleşmesine izin verir ne de dünyanın, bölgenin hali. Türklerin ve Kürtlerin birleşik bir devlet kurup da bölgedeki Arapların, Ermenilerin, Alevilerin başına dert olabilecekleri ihtimalini sıfır görüyorum. Ayrıca geçmişteki bin yıla dediğin çerçeveden bakmanın da çok anakronik bir bakış olduğunu düşünüyorum. Yani bin senedir Türkler ve Kürtler oturup birleşmişler de bizim aleyhimizdeki unsurları ezelim dememişler. Bu son yüz senede olan biten hikayeyi bin seneye yaygınlaştırarak okumak anakronik bir bakıştır. Öncesinde insanlar hanedanları, sultanları vs. için çarpışıyorlardı; etnik kimlikleri ya da dini kimlikleri için değil.

 Hasılı, ben özellikle Öcalan’ın bu Newroz manifestosunda kullandığı dile atfen ortaya konan bu tereddütleri biraz abartılı buluyorum.. Çünkü eninde sonunda Öcalan bu metni bu biçimde yazmak zorundaydı. Metni o biçimde yazmasaydı zaten Diyarbakır’da milyonların önünde o metin okunamazdı. Bu metnin böyle yazılmış olmasının sebebi belli: Türkiye’deki milliyetçi muhafazakar insanları da bu işin destekçisi yapmak. Dolayısıyla buradan hemen celallenip işte “Türkler ve Kürtler Müslümanlık ortak paydasında birleştiler ve Müslüman olmayanları, Alevileri, Ermenileri baskı altına alacak yeni bir devlet kuracaklar” diyerek celallenmeyi biraz aşırı buluyorum.

“O BENLİK BU TÜRDEN BİR SİYASETİN PARÇASI OLMAYI KABUL ETMEZ”

İyi niyet yok yani bu ifadelerde?

Kötü niyetle suçlayamam ama aşırı bir korku, aşırı bir tedirginlik var bu tür şeylerde. Bir kere Kürt siyasetinin dokusu bu türden bir ortaklığın parçası olmaya müsait değil. Ayrıca sadece Kürt siyaseti değil. Kürt siyaseti 30 senedir bir Kürt kimliği, Kürt benliği de yaratmış durumda. Ve o benlik de bu türden bir siyasetin parçası olmayı kabul etmez.

‘BU GÖRÜŞMENİN BAŞLAMASINI SAĞLAMAK İÇİN YAZILMIŞ BİR METİN’

Öcalan tarafından gönderilen ilk mesajda Alevi ismi geçmiyordu. Daha sonra birçok çevreden buna itiraz geldi. Ve düzeltilmeye gidildi. Önümüzdeki dönemlerde diğer etnik gruplar için bazı düzeltilmesi gereken şeyler olacak mı?

Tabi ki düzeltme olabilir. Bir taraftan bakarsan bu metnin bir kıymet-i harbiyesi de yok. Bu metin bu görüşmenin başlamasını sağlamak için yazılmış bir metin. Yani devlete Türkiye kamuoyunun da, ‘evet PKK ile görüşebilirsin, evet Öcalan ile görüşebilirsin’ demesine imkan veren bir metin. Bundan öte, gerçekten böyle bir Türk-Kürt stratejik ortaklığını inşa eden ve bu ortaklığın sözleşmesi olacak bir metin olarak okumayı biraz abartılı buluyorum.

“PKK BENCE YENİ ANAYASADAN SONRA SİLAH BIRAKACAK”

Bu süreçten sonra bizleri neler bekliyor? Önümüzdeki dönemlerde KCK tutukluları için bir gelişme olacak mı?

Devletin bazı adımlar atması gerekiyor. KCK tutuklamalarında bazı adımların atılması gerekecek. Seçim barajında, siyasi partiler kanununda değişiklik yapılması gerekecek. Bütün bunlar da önümüzdeki kısa zamanda mutlaka olacak. Süreç şöyle işleyecek gibi görünüyor: Çekilme gerçekleştikten sonra, önümüzdeki sonbahar ya da kışın bitebilecek bir anayasa görüşmeleri maratonu başlayacak. İşin rengi orada ortaya çıkacak. Bu yeni anayasanın Kürt siyasetinin ya da Kürt kitlelerinin bütün beklentilerini karşılayacak bir anayasa olmayacağından eminim. Büyük ihtimalle çıkacak bu yeni anayasa, vatandaşlık anlayışını değiştiği, daha kuvvetli belediyeleri mümkün kılan ve anadilde eğitimi de yasaklamayan bir anayasa olacak. PKK de bence yeni anayasadan sonra silah bırakacak.

Daha güçlü belediyelerin ötesinde bir öz yönetimin ve anadilde eğitimin ihdas edilmesini sağlayacak reformlar ise anayasadan sonra silahların baskısı olmadan yapılacak.

Peki Kürt hareketinin ön görmüş olduğu Türkiye tanımında, Kürtlere statü istenilecek mi?

Kürtlere özel bir statü olacağını düşünmüyorum. Olmasının iyi olacağını da düşünmüyorum açıkçası. O zaman Alevilerin, Ermenilerin rahatsız olabilecekleri bir durum olabilir. Çünkü Türkiye Kürtlerden ve Türklerden oluşmuyor ya da Türkler ve Kürtler de bir örnek insanlar değiller. Dolayısıyla her ne statü verilecekse vatandaşların bütününe verilmesi gereken bir statü olmalıdır. Yani anadilde eğitim hakkı bütün vatandaşların hakkı olmalıdır ve lokalde kendi kendini yönetmek de tüm vatandaşların hakkı olmalıdır. Kullanan kullanır, kullanmayan kullanmaz. Yani bu hak bir kez tanındıktan sonra kimseye kullan da kullanma de denmemeli, isteyenin kullanmasının önünü açmalı.

“BU İŞLER RAYINA GİRDİKTEN SONRA ÖCALAN’A ÖZGÜRLÜĞÜN DE GECİKECEĞİNİ DÜŞÜNMÜYORUM”

Peki BDP’nin Newroz çağrısında “Öcalana özgürlük, Kürtlere statü” şiarını neye bağlıyorsunuz ? Madem ortak yaşam deniliyor peki bu şiarın sebebi ne?

30 seneden beri insanlar siyaset yapıyorlar, bazı alışkanlıklar var vs. Ayrıca dediğim türden kuvvetli belediyeler Kürtlere bir statünün verildiği şeklinde de yorumlanabilir. Türkiye anayasası bir Kürdistan kurmayacak, bir Kürdistan bölgesi ihdas etmeyecek. Eğer statüyle bu kastediliyorsa, bu önümüzdeki birkaç yıllık gelecekte olabilecek bir şey değil. Dolayısıyla Kürtlere statü demin dediğim anlamda olabilir: Belediyelerin güçlendirilmesi bağlamında bir statü dediğim sadece Kürtlere değil herkese verilir ve dolayısıyla Kürt siyasetinin Kürtlere statü talebi de böylece kısmen de olsa karşılanmış olabilir. Öcalan’a özgürlük işine gelince; bu işler bir kez rayına girdikten sonra onun da çok gecikeceğini düşünmüyorum..

“TÜRK BAYRAĞI YOK DİYE SIZLANANLAR ÖCALAN’IN METNİNE BAKMALI”

Türkiye’nin bir kısmı neden Newroz’da neden Türk bayrağı yoktu, Kürtlerin bir kısmı da neden Kürdistan bayrağı yoktu eleştirisinde bulundu. Neden bu tartışma yapılıyor sizce?

Bunlar işin doğası gereği. Ama bence şunu görmek gerekir o alanda evet Türk bayrağı yoktu evet Kürdistan bayrağı yoktu ama inanılmaz bir Kürt sembolizmi inanılmaz bir Öcalan sembolizmi söz konusuydu. Yani Kürtler burada niye Kürt bayrağı yoktu diye hayıflanacaklarına bence şöyle düşünmeliler. Bu ülkede ne oldu da biz milyonlarca Kürt bir araya gelebildik? Diyarbakır’da sadece bir sene önce gaz bulutu altında Newroz yapabilmişken bugün milyonlarca insan bir araya geldik ve Öcalan’ın posterleri eşliğinde O’nun mesajını dinledik. Kürtler bunu düşünmeli.

Türk bayrağı yok diye sızlananlarsa bence Öcalan’ın metnine bakmalı. Türk bayrağı yok ama Öcalan’ın metninde söylenenler zaten yeterince bir birlik vurgusu içeriyor. Öcalan metni “niye bayrak yok” mızırdanmasına gerek bırakmayan bir metin.

“BU METİN DİYARBAKIR’DA DEVLETİN ONAYI İLE OKUNMUŞ BİR METİNDİR”

Peki o metindeki Türklük ile Kürtlük vurgusu, stratejik ortaklık akıllara İdrisi Bitlisi’yi de getiriyor değil mi? Sizin aklınıza getirdi mi?

Benim aklıma getirmiyor. Ben İdris-i Bitlisi tartışmasının çok yanlış yapıldığını düşünüyorum. İdris-i Bitlisi Türkler ve Kürtleri bir araya getirmedi. İdris-i Bitlisi Osmanlı Hanedanlığının yanına kimi küçük lokal Kürt Hanedanlıklarını getirdi. Yani birleştirilenler Kürtler ve Türkler değildi. Birleştirilenler Kürt hanedanlarıyla Osmanlı hanedanıydı. Dolayısıyla bugünün gözlüğüyle İdris-i Bitlisi’ye bakmak kadar anakronik bir şey olamaz.

Ayrıca Öcalan’ın birlik mefhumunu bu kadar sık vurgulamasının şöyle anlaşılır bir tarafı vardır: Bu metin eninde sonunda devletin onayı ile okunmuş bir metindir. Eğer o metin bu içerikte olmasaydı, devlet bunca kalabalığın önünde okunmasına asla izin vermezdi. PKK’nin ve Abdullah Öcalan’ın meşrulaşmasının önünün açılması için Öcalan’dan bu türden bir metin istendi. O sözlerin bu şekilde söylenilmesinin arkasında bu hikaye var. Bu yüzden metnin görünürdeki içeriğine değil, arkasında olup bitenlere bakmak lazım. Metnin öncesinde neler vardı ve sonrasında neler olacak, bu eksende bakmak lazım.

“SURİYE MESELESİNDEN SONRA BİZLERİ BİR İRAN MESELESİ BEKLEMEKTE”

Kürt meselesinde tarihi bir noktaya gelindi. İsrail Türkiye’den özür diledi ve hemen ardından İsrail Suriye’yi bombaladı. Bu gelişmelerin birbirleriyle bir bağlantısı söz konusu olabilir mi?

Var görünüyor. Uluslararası ilişkileri bilen birisi değilim. Abdullah Öcalan ile hükümeti konuşur kılan şey bölgesel ortamın bir sonucu gibi görünüyor. İsrail’i Türkiye’den özür dilemeye ikna eden sebep ile İsrail’in Suriye’ye saldırmasına neden olan sebep aynıdır. Ayrıca Suriye’nin bu durumunun birkaç yıl devam etmesi ABD’nin hesaplarına uymuyor. Hatta belli ki, Suriye meselesinden sonra bizleri bir İran meselesi de bekliyor. ABD açısından, İran meselesinde Türkiye ile İsrail’in müttefik kalması gerekiyor. Bunun için de Türkiye’nin Kürtler ile barışması ve İsrail ile müttefik olması gerekiyor.

“PYD BİR TÜRKİYE MÜTTEFİĞİ OLACAK”

Kürt meselesinin Ortadoğu problemi kapsamında PYD nerede olacak. Suriye Kürtleri için ne düşünüyorsunuz?

PYD bugünkü Türkiye’nin PKK’si gibi olacaktır. Yani Suriye’nin birliğinden yana ve aynı zamanda Suriye Kürtlerine statü kazandıracak bir mücadelenin içerisinde olacak. Daha önemlisi hesaplar yolunda giderse PYD bir Türkiye müttefiği olacaktır.

Yani PYD Türkiye ile beraber hareket edecek ve 2 parçada Kürtler Türklerle beraber hareket edecek Müttefiklikten bahsediyorsunuz değil mi?

Bunun önünün açılacağı görülüyor.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.