'HDP, ikbal dağıtmayacak birlikte yönetecek'

Evrensel gazetesinden Sultan Özer, HDP’ye katılacak olan BDP’li Milletvekillerinden, Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkçü ile konuştu. Kürkçü, yerel seçimlere bölgede BDP, batıda ise HDP ismi ile gireceklerini söyledi. 

Sonraki seçimlerde HDP’nin tek parti olarak katılması çalışmalarını sürdürdüklerini belirten Kürkçü, HDP’nin iktidara aday olduğunu, ancak diğerleri gibi “ikbal dağıtacağı” iddiasında olmadığını, “birlikte yönetme”yi amaçladığını söyledi. Kürkçü yerel seçimlere, HDP kongresine, Kürt sorununun çözümüne ve pakete ilişkin görüşlerini paylaştı.

Evrensel'de yayınlanan röportaj şöyle:

HDP'NİN İLK OLAĞANÜSTÜ KURULTAYI...

Halkların Demokratik Partisi (HDP) kendisine bir parti meclisi, yürütme kurulu ve eş başkanlar seçecek. Fakat burada sandıklar kurulup, listeler dağıtılıp, oylar atılıp merakla beklenmeyecek. Bu, daha çok mutabakatla yürüyecek. Çünkü şu an kongrede oy kullanma hakkına kurucular sahip, henüz delegasyon oluşmadı. Bu ilk olağanüstü kongremiz. O nedenle sadece kurucular oy kullanacaklar.

Rekabet şu aşamada yok diyemem, rekabet gerekir, su içmek kadar önemli. Çok talip varsa, insanların seçim yapması gerekir. Sandığı koyarsanız da sonuçlarından kaçamazsınız. Ama şimdilik sandık şeklen olacak, asıl mutabakatla belirlenecek.

15-26 Ekim arasında da parti meclisi üyeleri konusunda mutabakat aranacak. Pek çok şey gözetmek zorundayız. Eşit temsil, kadın ve erkekler açısından. Önerilen her erkeğin yanına kadın önermek zorunda ki denge bozulmasın. İkincisi politik partilerden, hareketlerden gelenlerle bireysel gelenler arasında en az yüzde 60-40 dengesi olması gerekir. Partilerden gelenler yüzde 60’dan fazla olamaz. Yüzde 20 genç kotası olacak. Büyük merkezlerle taşralar arasında bir denge gözetmek zorundayız. Bütün bunlar ince eleyip sık dokumayı, hem temsil gücü olan hem de herkesin üzerinde mutabık olacağı bir kompozisyon gerektiriyor.

PM kaç kişilik olacak?

Parti Meclisi aslında bir kere daha tüzük maddesi olarak oylamamız gerekir. 60-80 arasında olacak gibi gözüküyor. Daha çoğu toplanabilir bir heyet olmaz.

HDK iki yıldır var. BDP neyi eksik yaptı, neyi anlatamadı?

Bizim iki iddiamız var, demokratik cumhuriyet, demokratik özerklik. Kürt sorununun çözümü açısından demokratik özerklik yetiyor gibi gözükse de otokratik, oligarşik yönetimin içinde demokratik bir özerklik olamayacağı için, Türkiye’nin tamamının dönüşmesi lazım. Bu iddia da sadece BDP’nin üstlenmesi mümkün olmayan bir iddia.

Seçimlere BDP yalnız başına girmedi, blok olarak girdik, Mecliste başka türlü temsil edilemeyeceğimiz için. BDP grubu olarak meclisteyiz ama esasen biz bir bloğuz.

Dolayısıyla blok halinde derlemenin yoludur HDK.

BDP kendi başına girmediği için seçimlere, ilerlemesi de öyle olmayacak. Fakat, çözüm müzakereleri başladıktan sonra Türkiye ölçeğinde ve çoğulcu bir siyaset yürütecek, yeniden bir organizasyon zorunluydu. Öcalan’ın 21 Mart’ta yaptığı çağrıdan sonra hiçbir şey olduğu yerde kalamazdı. Ülkenin batısında da boşluk açıldı. HDK’nin iddia ettiği her şey Gezi isyanı tarafından dolduruldu. Zaten bu boşluğun olduğu belliydi. Şimdi biz bu alanın siyasi olarak örgütlenmesi için yapılması gerekenleri yapıyoruz.

Bu çatı altında birçok oluşum var. Partiye dönüşmesi nasıl olacak, zor olmaz mı?

HDK partiye dönüşmüyor, kendisini bir partiyle temsil ediyor. HDK’de bir güçlük yoksa partide de bir güçlük yok bence. Var ama yok. Ne demek istiyorum. Siyasi partilerin her birinin kendi amaç, programları kendi hedefleri var. Her bir noktada hepsi aynı şeyi düşünselerdi, ayrı ayrı partiler olmamaları gerekirdi zaten. Fakat HDK’de hiçbir politik partinin HDP’ye katılma mecburiyeti yok. HDK bir sosyal hareket zemini olarak varlığını sürdürecek. Dolayısıyla burada güçlük gören partiler katılmayabilirler. Katılanlar az çok şu anda hemfikirler demektir: Örneğin izlenecek bir seçim siyaseti bakımından, Türkiye’deki rejimin karşısındaki muhalefet eksenleri bakımından geniş ölçüde hemfikirler ise geri kalanı halledilmeyecek bir mesele değil. Güçlükler olur, ama ortaklığı imkansız hale getirmez. Çünkü nihai hedeflerin birbiriyle yarıştığı bir zemin değil.

Partiler daha çok nihai hedefleri dolayısıyla birbirinden ayrışıyorlar. Bu bir geçiş politikası olarak demokratik özerklik ve demokratik cumhuriyet konusunda bir mutabakata dayandığı için kolaydır, burada bir güçlük, ihtilaf yok.

Öte yandan Gezi sonrasında şöyle bir gerçek ortaya çıktı. Bütün politik örgütler aslında kitlenin talepleri, öz hareketi bakımından ona o kadar çok hakim değiller, kendilerinin yönetmediği son derece geniş bir alan var. Dolayısıyla herkes şimdi Gezi derslerini sindirmekle meşgul. Gezi biraz hepimizin boyunun ölçüsünü aldığı bir yer oldu. O yüzden herkes eskiye göre daha mütevazıdır. Gezi o açıdan çok eğitici bir rol oynadı.

‘HERKESİN KENDİ KENDİNİ YÖNETTİĞİ BİR ORTAKLIK’

Yeni iktidar imkanı yaratabilir mi?

Yaratabilir çünkü AKP’nin hegomonyası sarsılmıştır artık. Tayyip Erdoğan’ın liderliği tartışılmaktadır ve herkes yeni seçeneği el yordamıyla da olsa aramaktadır. Biz yeni seçeneği teklif ediyoruz. Biz bunu eski söylemlerle değil, önümüzdeki yıllara, 2000’lerin ikinci üçüncü on yılına denk gelecek bir ortaklık teklif ediyoruz herkese.

Aslında Gezi’ye bakarsanız bu çözümün nerede yattığını hep birlikte görebiliriz. Her ne kadar Hükümet Gezi’yi bir çatışma ve şiddet ortamı gibi göstermeye çalışsa da devletin dahil olmadığı 15-20 günlük bir döneme bakarsak, neydi gördüğümüz tablo; herkesin her şeyi birbiriyle paylaştığı, kimsenin kimseyi baskı altına almadığı, kadının erkekle eşitlendiği ve hak sahibi olduğu, kimsenin malını hırsızlamadığı, hiç kimsenin kimseyi yönetmeye kalkmadığı herkesin kendi kendini yönettiği bir ortaklık.

‘Demokrasi nedir’ diye soranlara, ‘Gezi’ diyebiliriz. Demokrasi budur. Şimdi bunun bir model, maket olmaktan çıkartılıp bir yönetim ve yaşama gerçeği haline getirilmesi mücadelesi olacaktır yapacağımız. Buna talip olan herkesle de ortağız. Orada bulunan ve oraya vücudunu, fikrini katmış herkesin ortak eseri.

Bakın Kürdistan’a, oradaki özgürlük dinamiğine, bakın Gezi’ye ve bunların birleştiğini düşünün. Bence rejimin en büyük korkusu da bu iki dinamiğin bir araya gelmesi.

‘YENİ BİR MUHALEFET GÜCÜNÜN SÖZCÜSÜ OLABİLİRİZ’

HDP iktidara mı talip?


HDP iktidara talip değilse, bir şeye talip değildir. İktidara talip olmayan bir parti olamaz. Ancak HDP’nin iktidara talip oluşu örneğin CHP’nin ya da MHP’nin ya da bildik partilerinin iktidara talip olması gibi de olamaz. HDP ikbal, arsa dağıtamaz, sermaye sahiplerini memnun edecek formüller üzerinde halkla diyalog kuramaz, halkın kendi kendine örgütlemesi zemini üzerinde yükselmesi gerekir. O nedenle HDP’nin siyasi iktidar talebi aynı zamanda her gün her yerdeki sosyal mücadelelerde sözcü ve öncü olabilmesiyle ilgili.

Önümüzdeki iki yıl bizim açımızdan çok önemli, kendimizi ispat etmemiz gereken bir süreç. BDP doğuda nispeten bu rolü oynadı, batıda da bu açığı kapatmamız lazım. Türkiye’de çözüm bekleyen temel meselelerde radikal ve dolambaçsız çözümler peşinde koşanlar daha çok gözlerini bizim gibi hareketlere, partilere dikiyorlar, daha netlik istiyorlar. Bu netlik içerisinde olabilirsek, yeni bir toplumsal muhalefet gücünün sözcüsü olabiliriz.
Türkiye’de bir otoriter ulusalcı muhafazakarlık ve dinci neoliberal bir muhafazakarlık var. İki muhafazakarlık arasında halk bölünmeye davet ediliyor. Biz bu ikisinin ötesine seslenen dil kurmak çabasındayız. Türkiye’de çok tartışılan mesele AKP’nin duymak istediği gibi türbana özgürlük meselesi değil, bu arkada kalmış bir şey. Şimdi insanlar en çok şunu soruyor: ‘Başları açık yaşama ve dolaşma özgürlüğüne sahip olacaklar mı AKP ya da başka bir rejim altında?’ Bu konuda net olmamız ve bu netliğin ifadesi, karşılığı olmamız gerekiyor.

AKP’ye meyletmiş pek çok insan açısından da vicdan özgürlüklerinin baki kalıp kalmayacağı sorusuna cevap arayan kitlelere de bu cevaba aslında AKP’nin şimdiki diyanet rejimi altında sahip olamayacaklarını, aslında dinin ve dini vecibelerin cemaatlere terk edildiği bir yeni düzende onların dili ve sözü olabileceğimizi, onları ikna edebilirsek, o zaman bu bölünmüşlüğü aşabiliriz. Ondan sonrası yoksullarla zenginler arasındaki kavgadır. Burada yoksulların sesi olacaktır bizim seçeneğimiz.

Kısa vadede görünürlük kazanabilir mi?

Bence bu görünürlüğü kazanıyor zaten. Ama burada HDP ya da HDK gibi yapılara şundan ihtiyaç var. Bu alan yekpare değil, çoğulcu. Ve bu çoğulculuğu tanıdığını açıkça ortaya koyan bir yürüyüşe ihtiyaç var.
Kimse bayraklarını saklamayacak, herkes kendi bayrağıyla gelecek, ama ortak bir istikamete yürüyecek. Dolayısıyla bayrakları dürmeye, katlamaya değil, herkesin kendi bayrağıyla, kendi sesiyle büyük bir koro oluşturmaya davet etmiş oluyoruz.

‘DEVLET GEREKSİZ KOVUŞTURMALARDAN KENDİNİ KURTARDI’

‘Demokrasi paketi’ni nasıl değerlendiriyorsunuz?


Hiçbir temel talep, iyileşme isteği bu pakette yok. Paketin en önemli özelliği, çoktan pratikte aşılmış her şeyin önündeki yasal mevzuatı değiştireceğine dair vaad var.

Okullarda Kürdistan’da andımız okunmuyordu zaten. Q, W, X harfleriyle bildiriler basılıyor, dağıtılıyordu bütün toplantılarda. İnsanlara bundan ötürü kovuşturma yapıyorlardı ama her kovuşturmadan sonra daha çoğu yapılıyordu. Böylelikle devlet gereksiz kovuşturmalardan kendini kurtarmış olacak. Halka bir yardımı olmadı.

Burada bir tek şey var eskisine göre farklı olan, özel okullarda Kürtçe eğitimin önünün açılacağına dair vaat. Birincisi bu henüz vaat. İkincisi Kürtçe diye yapılmayacak. Türkçeden gayrı diller adı altında yapılacak. Ama bu ne pahasına sağlanacak, ‘herkes için ana dilinde parasız, eşit eğitim’ ilkesi çiğnenmiş olarak. ‘Zenginin dilini geliştirmeye hakkı vardır’, o da kısmen ilkesi içerisinde. Bunun benimsenmesi, kabul edilmesi, parçalılığa rıza göstermek, bu konudaki temel taleplerden de geriye doğru adım atmak demektir. Ben Kürt halkının buna Öcalan’ın da dediği gibi ‘Bilfiil uygulamayla yanıt vereceğini’ düşünüyorum, kendi okullarını her yerde kurmaya girişecekler.
Tunceli’de ‘Güdeç’ olan köy adı ‘Xeceriye’ olarak değiştirildi, ama İçişleri Bakanlığı ‘Bunu kabul edemeyiz, Türkçe alfabede bu harf yok’ dedi. ‘Yasa yok. O halde Hükümetin lafıyla yapamam’ diyor, Hükümete ‘yasa çıkart’ diyor. Hükümet her şeyi böyle yapmaya çalışıyor: ‘Yasa yok, benim sözümle yapın. Yasa yok benim sözümle gidin.’ Ama bu böyle olmuyor.

Eski ada geri gidiş için bile aslında Türk alfabesine dair yasada değişiklik yapılması lazım. Gerçekte kazanılmış olan şeyler bile mevzuat duvarına gelip çarpıyor.

Aşağı yukarı şöyle bir hava doğdu, 6-8 aydır. Aslında Hükümet Öcalan’la anlaşmış, birtakım münafıklar da arayı bozmaya çalışıyor gibi. Bazı kalemler, bize şöyle itirazlar yöneltiyorlar “Ne yani siz Öcalan’dan daha mı iyi biliyorsunuz” Oysa ki bu böyle değil. Öcalan’ın rıza gösterdiği bir şey olmadığı gibi böyle bir algı kurmak da halkı yanıltmaktır. Halkın bu kadar kolay yanıltılması mümkün değil.

‘HÜKÜMET SONUÇ ÜRETMEKTEN KAÇIYOR’

Kitlesel muhalefet ne olur?


Kitlesel muhalefetin geçmişteki örneklerini biliyoruz. Buna Kürt siyasetinde Serhildan deniyor. Hem halkın kendi taleplerini etkin olarak sokakta haykırması; bu barışçı ve demokratik olarak yapacak tabii. İkincisi kendi hakkı olan şeyi icra etmeye başlaması.

Buna karşı Hükümetin zor kullanması değil, bunları anlaması ve ihtiyaca karşılık vermesi gerekir. Bakalım bu basireti gösterecek mi?

Şimdiye kadar ki icraata bakarsak bu basiretin gösterilmesi şüpheli. Ama yine de zamanı gelmiş değişikliklerin karşısında durmaktan bir hayır gelmeyeceğini görmek ve göstermek gerekiyor. Sosyal mücadele her şeyin anası, böyle gözüküyor. Keşke Hükümet bugüne kadar yürütülmüş bunca mücadeleden sonuç üretmiş olsaydı. Fakat en önemli sonucu üretmekten şiddetle kaçıyor o da şu; egemenlik paylaşımı gerekir çözüm için. 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.