'Ben bu kentin göbeğine günebakan ekmişim'

Ahmet Aslan / Demokrat Haber Gaziantep

 “Aşkın bekaretini bozmuş bu kent, çığrından çıkmış sevda sözcükleri, çöp bidonlarında ölü doğmuş piç ceninler, inceden sızılar düşürüyor içime, tanıklığını yaptığım her yaşanmışlık, ben mi eskiyim yoksa gelecek mi kirlendi” dizeleriyle kent yaşamına karşı isyanını ortaya koyan şair ve yazar İbrahim Halil Aycan’la şiir ve yaşama dair konuştuk…

Aycan, 30 yıldan bu yana Gaziantep’te sanatla şiirle iç içe bir yaşam sürüyor. Antep’te “21.yüzyılın dervişi” olarak tanınan ve 25 yıldır 30.17 metrekarelik bir evde kitaplarla iç içe bir hayat süren şairin 2’si roman 3’ü şiir olmak üzere yayınlanmış beş kitabı bulunuyor.

“BEN BU KENTİN GÖBEĞİNE GÜNEBEKAN EKMİŞİM”

Hocam, kentlere, kent yaşamına karşı gösterdiğiniz bir direnç var dizelerinizde…

İsterseniz bir dizeyle başlayayım, “ben bu kentin göbeğine günebakan ekmişim, her güneşin doğuşunda oturup seyretmişim, ben bu kentin göbeğine günebakan ekmişim, her güneşin batışında oturup ağlamışım.”

Bu kentte, Antep’e geldiğimde hayatımda ilk defa büyük bir şehir görüyordum. Türkçe konuşmasını bilmiyor, kenti tanımıyordum. Urfa’nın Suruç kazasından Antep’e göçün hikayesidir benim yaşadıklarım. Özetle, Antep gibi büyük şehirde yaşadığım düş kırıklıklarının hikayesidir aslında o şiir. O şiirimin başlangıcında “iflah olmaz bir mahkumdum, tutsaklığım bir yüreğin zindanlarıydı” diyordum. Kendimi, şehrimi aşmak istiyor büyük denizlere açılmak istiyordum. Köyden kente geçişte yaşanılan travmaları herkes gibi yaşadım ben de. İhanetle, kirlenmişlikle ilk defa kentte tanıştım. O şiirimde kendi hikayemden hareketle herkesin kentlerde yaşadıklarına vurgu yapmaya çalışıyordum.

Büyük bir özlemle taşındığım kent hiç de beklediğim gibi değildi. Burada sadece Antep’i değil aslında tüm kentleri kast ediyorum. Kentler aslında kirlenmişliğini savuruyor üstümüze. Hiçbir şey göründüğü gibi değil kentlerde. Kentlerde her şey sinsi, her şey pazarlıklı. Ama zulamda feodal kültürden aldığım direngen yanımı hep sıcak tuttum. Ve anladım ki kentlerin köleleri efendilerine kırılmaz kementlerle bağlı değil. Çok zaman geçmeden efendilerin ve kölelerin bir fıskiyede saklı duran ihanetlerini gördüm. Bunu gördükten sonra sevda yanım ağır bastı. Umudum doğrultusunda da 30 kusur yıldır tek göz bir odada savaşıp duruyorum.

“EN BÜYÜK GÜCÜ KİTAPLARDAN ALDIM”

Duyduğum kadarıyla sosyal ve politik değerlerinizden dolayı çok acılar yaşadınız. Bu acılara karşı size yaşama direnci veren ne oldu?

Evet, bütün ekonomik-sosyal ve politik değerlerim talan edildi. Bütün bunlara rağmen dünyayı avuçlarımda taşıma felsefem küçük şeyler içinde boğulmama engel oldu. Çünkü biliyordum ki dünya yaşadığım bu küçük oda ve kent değildi. Dünyada başka yaşamlar da vardı. Ve sanırım en büyük güç kitaplığımdaki üç binin üzerindeki kitap oldu. Çünkü daraldığımda, intihar noktasına geldiğimde yani post modern bir intiharı yaşadığım dönemde en büyük gücü saklı birçok hayatın anlatıldığı kitaplardan aldım.

Hocam, postmodern intihar derken… 

Bana göre üretim yapmadan geçirilmeyen zaman ölü zamandır. Bana dayatılan acılar duygusal olarak üretim yapmamı engelledi. Çünkü bir sanatçı için üretimsizlik, yaşayan bir ölüden farksız bir durum. O yüzden bu süreçte hep günlük yazdım. Şu anda yaklaşık 10 bin sayfa yazılmış günlüğüm var. Bir anlamda günlükler antibiyotiğim oldu. Yaşamımın uzun soluklu serüveninde yaşadığım talanları yazdım. Acılar düşürdüler içime dellendim, kirlendim, küllendim her yaşananda ama yine de her acı sonrası külümden ateşler yaktım dünyaya. Güzeli, iyiyi aydınlatan.

Gördüğüm kadarıyla şiirlerinizde özlem ve isyan önemli bir yer tutuyor.

Ben güneşin topraklarından doğduğu memleketin çocuğuyum. Güneş günü aydınlatırken, bir yanımızı ısıtırken, bir yanımız da yosun tutar aslında acı da. Ki acılarımız yüzyılların biriktirdiği katmerleşmiş insana dair bütün değerleri taşıyor. Dizelerim, özlenene kavuşamamanın verdiği hüznü anlatıyor bir bakıma. Hüznün verdiği isyanın dizeleri yazdıklarım.

Hüznün verdiği isyan derken…               

Galiba şair yüreğimizden kaynaklanıyor bu. Bana göre şair yazdıklarıyla konuştuklarıyla çağa tanıklık yapan insandır. Çağımız da bildiğiniz üzere pek iç açıcı bir çağ değil. Özellikle bizim gibi feodal yaşam biçiminden kapitalist yaşam biçimine geçişi yaşayan toplumların yaşadığı travmalar var. Ben bu süreçte yaşananlara tanıklık eden biri olarak başkaldırıyorum. Doğal olarak bu yazdıklarıma yansıyor.

İsyan, toplumsal yaşamı anlatan şiirlerinizin yanında çok güzel aşk şiirleriniz de var…

Farkında mısınız bilmiyorum ama aşk yaşamı güzelleştiren yegane şey. Eğer aşk olmasa hayatta hiçbir kavganın savaşın anlamı da olmaz. Bugün tarihin ölümsüzleştirdiği savaşlar içerisinde yaşanan dev aşklar var. Örneğin, Rosa Lüksemburg, örneğin Kürdistan halk mücadelesinde Beritanların aşkları. Aşksız hiçbir mücadele olmaz. Aşk, her mücadelenin ilk kıvılcımı.

“KAPİTALİST TOPLUMLARDA ŞİİRE YER YOKTUR”

Bir konferansınızda “günümüzde şiir yoktur” diyorsunuz? Bu durumda bugün yazılan binlerce şiiri nereye koyacağız?

Bana göre şiir feodal toplumların iletişim biçimidir. Kapitalist toplumlarda şiire yer yoktur. Günümüze baktığımızda şiir tadı verecek bir şey yazıldığını düşünmüyorum. Biz hala 20. yüzyılın ortalarında şiir yazan Nazım Hikmet, Neruda gibi şairlerin şiirleriyle yetiniyoruz. Bunun yanında 12 Eylül darbesinin oluşturduğu hapishane şairlerinin dışında henüz şiir yazılmadı. Amerika, Avrupa gibi ülkelerde şair yoktur mesela. Çünkü bana göre şiir yürekten kopan küçücük parçacıkların kelimelerle kağıda dökülmesi. Yani şiir yürek işidir, duygu işidir diyorum.

Sanayi toplumunda bir kapitalist baba, oğlunu şirketin başına getirdiğinde ve yıl sonunda şirket bilançosunda zarar görüldüğünde oğlunu kapının önüne koyuyor. Burada kapitalizmin acımasızlığı ortada değil mi? Duygu bitmiş geriye sadece hesap kalmıştır. Halbuki feodal toplumda bu durumu göremezsiniz. Baba ne olursa olsun hep oğlunun yanındadır.

“ŞİİR SOYUT OLMASININ YANI SIRA ÖZNELDİR, YARALAYANDIR”

Size göre günümüzde şiir yazılmıyor mu yani?

Bilemiyorum ama bana göre 21.yüzyılın yeni bir edebiyat oluşturması gerekiyor. Nasıl ki sözlü edebiyattan yazılı edebiyata geçildiyse bugün de çiplerle yaşadığımız bu çağda yeni bir türü yaratmamız gerekiyor. Örneğin, öykünün, romanın başlangıcı olan mektup bugün artık tarihe karıştı. Gençler birbirine sanal iletişimle bağlanıyor artık. Oysa ki şiir böyle midir? Şiir soyut olmasının yanı sıra özneldir, dokunulabilir, yaralayandır… Yaşama dokunur şiir, yaşamın içerisindedir. Şiir duygusal tatmin aracı değildir. Şiirin bir öyküsü olmalı, tarihsel bir sürece tanıklık etmeli. Yaşamın içinde olmalıdır şiir.

Peki hocam son olarak sizi bu 30.17 metrekarelik hücreye hapseden ne oldu?              

Bana göre genelde sanatçı özelde şair yazdıklarıyla paralel yaşamalı. Benim politik yaşamım ile şiirim hep iç içe oldu. Çünkü şair yargılayan, yorumlayan ve tavır koyan olmalı. Bugün çevremiz kan gölü iken ben salt börtü böceği, yarin yanağını yaşayamam ki. Bir çocuğun parelenen yüreği, bir annenin ağıdı, babanın çığlığı yanı sıra toprakların ve toplumların parçalanmışlığına da tanıklık ediyoruz.

Bir şiirimde şairlere seslenirken “bırakın kan gölünde sevgi sözcükleriyle oynamayı, son pişmanlık fayda etmez, böyle şiir yüklü iken yüreğimiz, darmadağın düşlere sürmeyin bizi, ülkesiz kalmasın bayraklar, nefessiz kalmasın çocuklar ve olmasın Hiroşimalar, Nagazakiler, Halepçeler” demiştim.

Yani, bedeni parçalanan çocuklar benden ne kadar uzakta olursa olsun yaralanmış her yürek şairin dizesinde bir yaradır. Eğer yazacaksam ben bir Kürdüm. Bugün dört kan pınarı olan Kürt coğrafyasında mülteci olan, yaralanan, inançları doğrultusunda savaşan her delikanlının şahadeti ve eli böğründe çığlık çığlığa bekleyen ananın umudu, babanın feryadı çok önemlidir. Maalesef ülkemizde şiir yazan çok insan yanı başındaki bu kan deryasından bi haber hiç görmedikleri, yaşanmışlıklara dizeler sıralıyorlar. Elbette dünyadaki her acı şairin dizesinde olmalı ama yanı başındaki acıya duyarsız kalanın Filistin’e ağıt yakmasının çok gerçekçi bir durum olmadığı ortada.

Gülücük,

Zorla süzülecekse mimiklerine

İstemem, senin olsun

Ama nar çiçeğinden dökeceksen dudaklarına,

Soytarısı bile olmak isterim gülüşlerinin…

Anahtar Kelimeler:
İbrahim Halil Aycan
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.