Barış Atay: Yavuz Bingöl’e acımıyorum bile


Selda Manduz / Demokrat Haber

Fotoğraflar: Baran Furkan Gül

Son yılların başarılı ve sevilen oyuncularından Barış Atay, sanatı kadar politik söylemleriyle de büyük bir hayran kitlesi yaratmış bir isim. Gezi Direnişi dönemindeki çıkışları, Redhack soruşturması kapsamında polis tarafından gözaltına alınması politik yönünün daha fazla görülmesini sağladı.

O, asıl işiyle, mesleğiyle, sanatıyla da konuşuyor; şimdilerde “Sadece Diktatör” adlı oyununu sergiliyor. Barış Atay, Emek Sahnesi’nde oynadığı “Sadece Diktatör”e çıkmadan önce Demokrat Haber’in sorularını yanıtladı.

“Bizim tek sorunumuz Erdoğan değil. Kişilerle mücadele ettiğiniz zaman aslında hiçbir şey ile mücadele etmiyor sayılırsınız. Siyasetin en temel yanılgılarından biri de budur” diyen Barış Atay, “Erdoğan’ın gitmesi hiçbir şeyi çözmeyecek. Biz Erdoğan’ın kurduğu sistemle mücadele etmek zorundayız” ifadelerini kullanıyor.

Müştereklere sahip, kendini demokrat olarak tanımlayan herkesin aralarındaki farklılıkları bir kenara bırakarak, birbirleriyle empati kurmasının önemini vurgulayan Barış Atay, soldan gelip yaşanan olumsuzluklara rağmen hala iktidarı öven sanatçılara sert eleştiriler yöneltiyor, “Yavuz Bingöl gibilerinin tırnak ucu kadar utanmaları varsa kendi yüzlerine bile bakabileceğine inanamıyorum” ifadelerini kullanıyor.

Barış Atay, “Türkiye solu Kürt halkının yaşadığı sorunlarla empati kurarken, Kürt halkı da Türkiye solunun hiçbir şey yapmadığı önyargısı ile hareket etmemeli” diyor.

İşte Barış Atay’ın çarpıcı değerlendirmeleri:

Şu anda oynadığınız “Sadece Diktatör” oyunundan bahseder misiniz?

Oyun aslında hem Türkiye’nin hem dünyanın reel konjonktürüne, şu anki gündemine atıfta bulunan, aynı zamanda tarihsel olarak diktatörlüğün nasıl oluşmasına, diktatörün ve halkın karşılıklı olarak ne kadar etkisi olduğuna dair analizleri içeren bir metin. Onur Orhan yazdı, Caner Erdem yönetti.

“Sadece Diktatör” ismi bilinçli mi seçildi?

Evet. Ama aslında sadece Erdoğan’dan bahsetmedik. Biz genel olarak bir diktatörden, diktatörlükten bahsediyoruz.

Türkiye’de yaşayanların aklına “Erdoğan” geliyor sanırım.

Türkiye’de yaşadığımız için doğal olarak yurttaş Erdoğan’ı düşünecektir. Almanya’da oynanıyor olsaydı akla gelen kişi Hitler olacaktı. Biraz algıyla ilgili. Oyunu izlediğiniz zaman hepsinden bir şeyler bulma şansınız var.

Bütün diktatörlere atıfta bulunan bir oyun diyebilir miyiz?

Daha çok sebeplere odaklı bir oyun. Bu diktatörlük nasıl gelişiyor, birden mi var oluyor, gökten zembille mi iniyor? Yoksa biz ne kadar muhalefet yapıyoruz, sürece bir şekilde bilinçli ya da bilinçsiz katkımız var mı? gibi analizler içeriyor.

“İŞİMİ KAYBETMEK OLARAK BAKMIYORUM MESELEYE”

Muhalif sanatçılar, iktidarı ve Erdoğan’ı eleştirdikleri zaman işsiz kalabiliyor. Siz bu durumla karşılaştınız mı?

Ekonomik olarak elbette ki etkiliyor. Oyuncular için televizyonun asıl para kazanma noktası olduğunu yadsıyacak halimiz yok. Fakat bu parayla ilişkinize göre de değişir. Hayatınızı sürekli refah içerisinde sürdürmek, çok para harcamak istiyorsanız belki dizilerde iş bulamamak sizin açınızdan bir kayıp sayılabilir. Ama benim parayla ilişkim hayata bakış açım bu noktada olmadığı için “işimi kaybettim” diye bakmıyorum meseleye.

Ben mesleğimi hala yapıyorum. Benim mesleğim aslında tiyatro ve sinema, yani diziyi bu sanat kategorileri içerisinde ön sıraya koymam. Dizi biraz da popcorn bir iş. Çok çabuk üretilen, çok çabuk tüketilen bir iş. O yüzden sanatsal açıdan benim için tiyatro ve sinemayla kıyaslanamaz bile.

Fakat şöyle bir süreç yaşadık, acaba televizyon sektörü olmazsa ne yaparız, ne ederiz, nasıl yaşarız derken, aslında bu sizin bir şekilde önünüzü de açıyor.

Üretkenliğinizi mi arttırdı?

Tabi ki. Aslında dizide oynarken o üretkenliği ne kadar minimum seviyelerde yaşadığınızı fark ediyorsunuz. Çünkü tiyatro ve sinema eserlerinde karakter çıkarma, yaratma süreçleri bundan çok daha efektif, çok daha zorlu, çok daha keyif verici.

Mesela ben ilk sinema filmim, uzun metraj 'Eksik' filmimi bu süreçte beş kuruşsuz çektim. Birçok festivale gitti, birçok ödül aldı, bu benim için yaratıcılığın nereye kadar gidebileceğini sınamak için fırsat oldu.

Bu sürece sizin için kazanım diyebilir miyiz?

Kazanımları da var. Bu şu demek değil ama, “hükümet benim üzerimde baskı kurunca çok şey kazandım” meselesi değil. Sadece kendi yapabileceklerimin sınırını nasıl genişletebileceğimi gördüm ve öz güvenim arttı. Ben bir duruş sergiliyorum hayatımda. Bunu yeni sergilemiyorum. Gezi Direnişi ile başlamadı. Bu otuz yıldır böyle.

Gezi Direnişi mi öne çıkardı?

Gezi ile öne çıktı çünkü insanlar birbirlerinin politik duruşlarını ya da ideolojilerini daha çok merak eder hale geldi. Ben daha öncesinde televizyon oyuncusu değildim. 2007’ye kadar televizyonla hiçbir ilişkim yoktu. Adana’da biyoloji okuyan bir öğrenci olduğum zaman da çok politiktim. Ama kimse benim politik görüşümü merak etmiyordu.

“GEZİ BİRAZ SAYDAMLAŞTIRDI HAYATLARIMIZI”

Gezi safları mı belirledi?

Gezi aslında biraz saydamlaştırdı hayatlarımızı. Şöyle ki artık sosyal medya sayesinde birbirimizin hayatına çok dokunabiliyoruz. Yani hayatımız boyunca belki kişisel olarak iletişim kuramayacağımız insanlara sevgimizi hemen gösterebiliyoruz. Hatta hemen küfürler edebiliyoruz.

Yani her iki taraf açısından da çok saydamlaştırdı meseleyi. O yüzden benim hayatta nasıl bir duruşum olduğunu Twitter’daki herhangi bir paylaşımımdan, televizyondaki bir programdan görebiliyorsunuz.

Referandum sonrası oluşmaya başladı. Mesela Suriye savaşı ile ilgili ilk yorumum 2012 yılında. O zaman ne Gezi vardı, ne başka bir şey vardı. İnsanlar Gezi’den sonra o konuşmayı tekrar tekrar paylaşmaya başladılar. O zaman 20-30 bin kişiye ulaştıysa Gezi’den sonra bunu 2 milyon kişi izledi.

Ve sonrasında ardı ardına gelen baskılar, mahkeme süreçleri, hakkımda açılan davalar. Sadece benimle ilgili bir şey olmadığı için bahsetmenin değeri yok. Çünkü insanlar sokak ortalarında öldürülüyor, insanların cesetlerini sokaktan çekemediği, bodrumlarda yakılması gibi birçok katliamın gözümüzün önünde yaşandığı bir dönemde iki tane saçma sapan konudan, iki tane hakaretten birinin hakkında dava açılması çok üzerine konuşulacak bir şey değil.

Şunu konuşmalıyız: Toplumun her kesimine bu kadar baskının yapılmasına nasıl izin verildi, ya da bu süreç nasıl oluştu? Ve biz buna nasıl engel olamadık? Asıl konuşmamız gereken konu bu.

“MÜŞTEREKLERE SAHİP HERKES FARKLILIKLARI KENARA BIRAKMALI”

Nasıl engel olunur?

Aslında örgütlü bir mücadele olmadan engel olma şansımız yok. Bu örgütlü mücadele tabi ki her kesimin aynı partiye, aynı fraksiyona dahil olması gibi bir şey değil.

Müştereklere sahip, kendini demokrat olarak tanımlayan herkesin en azından aralarındaki farklılıkları bir kenara bırakarak, birbirleriyle empati kurarak, özdeşlik kurarak bu örgütlenmeyi sağlayabilme şansı olabilir.

Yani Türkiye solu Kürt halkının yaşadığı sorunlarla empati kurarken, Kürt halkı da Türkiye solunun hiçbir şey yapmadığı önyargısı ile hareket etmemeli.

Demokratik kesimlerin iki ana gücü olarak bunları sayıyorsak, herkes önce karşı tarafın acısı ile empati kurmak durumunda. Birbirimize yaptığımız eleştiriler kötü niyetli eleştiriler değil, mücadelemizi sekteye uğratmak için değil, bir kere bunu kabul etmek gerekir.

“ÇEŞİTLİLİK DE GEREKLİ BİR YERDE”

Önyargılar kalkmadan olmaz, diyorsunuz..

Benim aklımın erdiği ve yapmaya çalıştığım bu, yoksa zaten herkesin aynı ideolojiye sahip olamayacağını, aynı partiye üye olamayacağını, aynı çatı altında buluşamayacağını biliyoruz. Böyle bir şeyin mümkünü de, gereği de yok zaten. Çeşitlilik de gerekli bir yerde.

“SANATIN İKTİDARLARIN KARŞISINDA DURMA ZORUNLULUĞU VAR”

Sanatçılar sanat üzerindeki baskıyı nasıl karşılamalı?

Dünya’da her dönem sanat üzerinde baskı vardır. Belirli anlamda gelişimini tamamlayamamış ülkeler açısından söylüyorum. Mesela Almanya’da Erdoğan’a hakaret ettiği için hakkında dava açılması için konuşulan mizahçı Jan Böhmermann, o kadar küfre rağmen hakkında dava açılıp açılmaması bir muamma. Çünkü orada gerçekten basın özgürlüğü denen, fikir özgürlüğü denen bir şey var. O yüzden de Merkel dahi rahatsız olsa adama dava açılması kolay değil.

Türkiye gibi ülkelerde sanatın üzerindeki baskıları Nazım’dan beri görüyoruz. Yani bizim Sabahattin Ali gibi hala kimin tarafından katledildiği belli olmayan şairlerimiz, yazarlarımız var. Yılmaz Güney, Ahmet Kaya örneğimiz var. Bakın bunlar 40’lar, 50’ler, 60’lar, 70’ler, 80’ler, 90’lar, 2000’ler. Baskı hiç değişmiyor, sadece şekli, baskıyı yapan ve niteliği değişiyor. Ama sanat üzerinde her zaman baskı var.

Nasıl karşılamalıyız? Çok net, bir kere sanatın iktidarların karşısında durma ve muhalif kimliğini koruma zorunluluğu var. Benim işim herhangi bir iktidarı desteklemek, ona payanda olmak değil. Benim yaptığım sanatın amacı, o ülkede yaşanan herhangi bir hukuksuzluk, adaletsizlik ya da insafsızlık varsa, ya da insani olmayan bir durum varsa, onun karşısında durup bu konuyu kamuoyuna taşımak olmalı.

Ben bunun için sanat yapıyorum. Kimi bunun için sanat yapmıyor olabilir, ona da neden bunun için sanat yapmıyorsun demem. Yapmasını isterim ama demem. O kendi vicdanı ile ilgili bir iştir. Onunla yaşayacak olan odur.

“YAVUZ BİNGÖL’E ACIMIYORUM BİLE”

Mesela şu dönemde AKP’ye yanlıyan birçok oyuncu, şarkıcı gibi… Sen bu kadar insanlık dışı uygulamanın olduğu bir dönemde iktidar partisine yanaşabiliyorsan bu senin aynaya nasıl bakacağınla ve kendinle ilgili bir şey. Ben sana yalnızca acırım. Bahsettiklerim Şafak Sezer vs. değil onları ciddiye bile almıyorum. Mesela Yavuz Bingöl, çok ciddiye alıyorduk ya. Ben Yavuz Bingöl’e acımıyorum bile. Ne hissettiğimi de bilmiyorum. Bir insan neden böyle bir duruma düşmeyi göze alır, onu da bilmiyorum, çünkü nedeni sadece para olamaz.

Sadece paradan yapıyorsa müthiş rezalet, siyaseten yapıyorsa büyük yalan. Yani Grup Umuda Ezgi’de solist olan bir adamın ideolojik olarak sonradan AKP’li olması mümkün değil.

Neredeyse Davutoğlu’nun boynuna sarılıp “Strazburg konuşmanız muhteşemdi” diyecek kadar AKP’li olmasından bahsediyorum. Şebi-Aruz töreninde Erdoğan’a mikrofon tutup romantik olacak kadar AKP’li olmaktan bahsediyorum. Ölene kadar Erdoğan’ın arkasında olacağını söyleyecek kadar AKP’li olmaktan bahsediyorum.  

Bir insan bunu neden yapar? İkimizde hayatımız boyunca aynaya bakacağız. Ben aynaya baktığımda gururlu bakacağım, Yavuz Bingöl gibilerinin tırnak ucu kadar utanmaları varsa kendi yüzlerine bile bakabileceğine inanamıyorum. Süreç uzun, hep beraber bakacağız.

“BİR DEVLET KATLİAMI YAŞANIYOR”

Kürt illerinde sokağa çıkma yasakları, savaş var. Nasıl olacak böyle, ne kadar devam edecek?

Düpedüz önümüzde bir devlet katliamı yaşanıyor. Bunu siyaseten nasıl değerlendirdiğimi soruyorsanız, Kürt hareketinin içinde direkt olarak yer almayan biri olarak bunun olumlu olumsuz taraflarını değerlendirmek, eleştirmek benim haddim de değil işim de değil.

Fakat ben toplumun içinde bir birey olarak, yaptığı iş sebebiyle dışarıyı daha çok gözlemlemesi gereken biri olarak sadece şunu söyleyebilirim. Burada devletin katliamlarının çok net olarak etkilediği bir halk var. Ve o halkın ne yazık ki kendi hareketleri dahil sesini duyuramayan, biraz garip kalmış bir hareketten bahsediyoruz. HDP’nin bu süreçte bütün çabasıyla bir şey yapmaya çalıştığının farkındayım. Düşünün öyle bir süreç yaşıyoruz ki HDP vekilleri dahi Cizre’ye, Sur’a giremiyor.

Aslında oy aldığınız kitlenin yaşadığı katliamı gösterebilmek için gitmeniz gereken yere giremediğiniz bir süreç yaşıyoruz. O yüzden bu sadece ilgilenmemekle ilgili bir şey değil. Aslında gücün yetmeyişi ile ilgili bir şey. Çünkü tek taraflı bir savaş yürütülüyor. Bir katliam yapılıyor.

Bizim demokrat insanlar olarak yapmamız gereken şey, en azından kendi adıma söylüyorum. Biraz görünürlüğü, popülaritesi olan insanların, kamuoyu oluşturacak gücü olan insanların gözümüzün önünde yaşanan katliama bir ses vermesi gerekiyor.

Füsun Demirel, yaptığı açıklama çok naif olmasına rağmen işsiz bırakıldı. İnsanlar ülkenin herhangi bir coğrafyasında yaşananlara ses çıkardığı an, “vatan haini, terör örgütü üyesi, ülkeyi bölmek için çaba gösteriyor” algısı yaratılan bir dönem.

Ben herhangi bir siyasi partinin üyesi değilim. Fakat siyasetle ilgilenen bir yurttaş olarak herhangi bir örgütü siyasetinden dolayı eleştirecek durumda da buluyorum kendimi. Çünkü bir hayat yaşıyorum, canlıyım fakat öyle bir şey yaratılıyor ki siz herhangi bir kesimin hoşuna gitmeyen bir şey söylediğiniz an ya faşist, Kemalist, ya Kürtçü olarak yaftalanıyorsunuz.

Siz de çok yaftalanan birisiniz…

Herkes kendine göre birine sıfat koyma gereği duyuyor. Bu her kesimde var. Sadece sağcılar ya da solculardan bahsetmiyorum. Bu bireysel olarak politik görüşünü geliştirememiş, bunun alt yapısını geliştirememiş her insanın saldırı şeklinde var aslında. Yani eğer Kürt hareketi ile ilgili bir eleştiride bulunuyorsanız o grubun kendini yetiştirememiş olanları “Kemalist, ulusalcı, faşist” olarak yaftalıyor.

Eğer siz Kürtlerin yanında duruyorsanız kendini sosyal demokrat olarak adlandıran ama ulusalcı değerleri daha yüksek olanlar hemen sizi “Kürtçü, PKK’li, terörist” olarak yaftalıyor.

Eğer solun içerisinde “Kürt hareketi ile yan yana gelinmeli” derseniz biraz sekter gruplar sizi “Kürt kuyrukçusu” olarak yaftalıyor vs…

Müthiş karmaşa hali, kavramların birbirine karışma hali yaşanıyor. Ama özünde hiç kimse sizi bireysel olarak tanımıyor, hoş öyle bir şansı da yok zaten. Hayatınızın içinde değil ise, sosyal medyada yazdığınız 140 karakterli iki tane tweetten kendince bir çıkarımda bulunuyor, aslında özü bu.

“TÜRKİYE TARİHİNİN EN KANLI BAŞBAKANINA HAKKIMI HELAL ETMİYORUM”

Davutoğlu’nun görevden azledilmesi haksızlık mı?

Davutoğlu’nun haksızlığa uğradığını düşünmüyorum. Ben CHP’li değilim ama Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun dediği gibi de hakkımı helal etmiyorum. Kendi kitlesi dahi etmiyor. Kılıçdaroğlu’nun ironi yaptığını iddia ediyor bazıları ama ironi yapmanın da bir yeri, zamanı var.

Yani Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en kanlı Başbakanı’na helal edecek bir hakkım falan yok. Öte yandan Kılıçdaroğlu’nun daha garabet olan bir açıklaması var. Aslında Cumhurbaşkanı’nın temiz siyasetçi istemediğini söylüyor, buradan şu sonuç çıkıyor “Davutoğlu temiz bir siyasetçiydi. Cumhurbaşkanı kirli bir siyasetçi istediği için Davutoğlu’nu yedi”. Ve hatta o cümlede daha da kötü bir cümle vardı, “Davutoğlu yolsuzluklara karşı çıktığı için gönderildi” gibi.

Kendi aralarında tartışırlarken “4 bakanın Yüce Divan’a gitmesini daha doğru buluyorum” demesi Davutoğlu’nu yolsuzluklar konusunda aklamaz. Bu yolsuzluklar yapıldığında Davutoğlu’nun haberi olmadığına inanmıyorum. Haberi olmasa dahi siz başbakansınız.

“BUNLARIN TOPLUCA GİDECEĞİ GÜNÜ GÖRECEĞİMİ BİLİYORUM”

Siz kendi partinize Yüce Divan konusunda yön veremiyorsanız demek ki başbakan olmanızın da anlamı yok. O zaman sizi oraya getiren güç sizi oradan almıştır. Kendi aranızda bir hiyerarşi meselesidir. Bunun için üzülecek halim yok. Bunların topluca gideceği günü göreceğimizi biliyorum, inanıyorum.O yüzden de o mücadeleden vazgeçmeyeceksin.

Merkez siyaset bana göre değil, yani kötü bir şey söylerken oradan da iyi bir şey söyleyeyim, belki biraz oy gelir. O planlar parlamenter sistemdeki merkez yapılanmaların siyasetidir. Benim işim değil. O yüzden şuan yürütülen siyasetin CHP’den MHP’ye, AKP’den HDP’ye büyük yanlışlar içerdiğini de düşünüyorum.

Bir tarafta savaş var diyoruz ama bir taraftan açıklama yapılıyor, “Dolmabahçe sürecine girersek müzakere edilebilir bazı şeyler”. Ya, neredeyse üç bin kişi ölmüş.

Öbür tarafa geliyorsunuz CHP diyor ki, bu ülkede bütün katliamların sebebi odur budur. 7 Haziran’dan sonra 45 gün boyunca koalisyon görüşmesi yaptınız bu adamlarla, döndünüz şimdi Davutoğlu’nun aslında ne kadar temiz bir adam olduğunu söylüyorsunuz. Ama aynı adamlar, hakaret ettiğiniz adam Davutoğlu’nun kendisiydi.

“ERDOĞAN’NIN GİTMESİ HİÇ BİRŞEY ÇÖZMEYECEK”

Türkiye’deki mevzuların tamamı Erdoğan’dan mütevellit değil. Bir kere bu gerçeği kabul edelim. Bizim tek sorunumuz Erdoğan değil. Kişilerle mücadele ettiğiniz zaman aslında hiçbir şeyle mücadele etmiyor sayılırsınız.

Siyasetin en temel yanılgılarından biri de budur. Erdoğan’ın gitmesi hiçbir şeyi çözmeyecek. Biz Erdoğan’ın kurduğu sistemle mücadele etmek zorundayız. Ve hatta Erdoğan’dan önce kurulmuş olan sistemle mücadele etmek zorundayız ki Erdoğan sadece kendinden önce geleni çok organize ve çok sistematik bir hale getirmesin.

Mücadeleyi salt bir partiye yüklememek, aslında sisteme karşı mı durmak gerekiyor?

Şöyle bir örnek verelim. Bizim asıl meselemiz Dünya’da var olan emperyalizm ve neoliberalizm mi, sadece AKP’mi? AKP gitti, CHP tek başına iktidara geldi diyelim. CHP’nin 7 Haziran’dan önceki vaadi Kemal Derviş’i ekonominin başına getirmekti. Kemal Derviş kim? Aslında 2000’li yıllara girerken Türkiye’deki ekonomik sistemin içine eden adam. Türkiye’ye neoliberalizmi en derinine kadar getirmekte beis görmeyen ve korkunç krizlerle boğuşmamıza sebep olan adam.

Onların savunması ne, “anlaşılamadı, bir sistem kurmak istedi, bak AKP bunu yaptı on sene boyunca, çok iyi oldu”. 10 sene boyunca iyi falan olmadı. 10 sene boyunca ekonomi belli bir kesim için iyiydi. Bizim için iyi gitmedi, biz gittikçe fakirleştik. Zengin daha zengin, fakir daha fakir…

Ben yüzlerce tanıdığımı biliyorum Antakya’da, sadece bu 10 sene içinde günden güne zayıflayıp sonunda iflas eden. AKP’nin kendi açısından en büyük başarısı kitle iletişim araçlarını iyice hegemonyası altına almak ve görünürde toz pembe bir tablo varmış gibi göstermek oldu.

“İKTİDARIN ÜZERİNİZDE YARATTIĞI KORKUYLA POZİSYON ALAMAZSINIZ”

CHP’nin dokunulmazlıklar konusundaki tavrını nasıl buluyorsunuz?

Müthiş korkunç bir karar. “Gerekirse bizim de dokunulmazlıklarımızı kaldırsınlar”, bu bir açıklama değil, ya da “anayasaya aykırı ama biz onlara evet demezsek hayır dersek o zaman da bizim terörist olduğumuz algısını yaratacaklar”.

Yahu sizin terörist olduğunuz algısını oluşturmak için 14 yıldır uğraşıyor adamlar. Yeni bir şey değil ki. Siz buna evet dediğiniz zaman terörist olduğunuzu düşünüyorsanız siyaset yapmayın zaten.

İktidarın sizin üzerinizde yarattığı korkuyla pozisyon alamazsınız. Bu siyaset üretmek değil, siz siyaset üretmek zorundasınız. O yüzden de bunun anayasaya aykırı olduğunu bile bile ve sonuçlarının çok korkunç olacağını bile bile buna evet diyemezsiniz.

Samimiyseniz şunu dersiniz, “Bütün dokunulmazlıkları kaldıralım, kürsü dokunulmazlığı dışında, ona evet deriz”.

CHP’nin içinde bunu söyleyen milletvekilleri var.

Evet, çok var.

***

2. ve Son Bölüm: BirGün Gazetesi’nin Mine Kırıkkanat röportajını ve tepkileri nasıl değerlendiriyor?


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Yusuf Inan 7 ay önce

Boyle bilincli ve dunya gorusu tutarli bir sekilde oturmus genclerin varligini bilmek gelecege umutla bakabilmek adina cok onemli. Yolun acik olsun.