İrfan Aktan yazdı: Kürt hareketinin ruh hastalığı ve egemenin teşhisçiliği
ZETE yazarı İrfan Aktan, bugün yayımlanan yazısında, Ezgi Başaran'ın Kürt halkının özyönetim istediğini 'hastalık' olarak adlandırmasını eleştirdi.

Aktan, "Kürt hareketine 'hasta', taleplerine 'hastalık' dediğiniz anda kendinize sağlıklı, tımarhanenin kurucusu rolü bahşediyorsunuz. İşin tuhafı, bu rol gerçektir de. Muktedir, itaat edene hasta demez. Egemen, karşısındakini hem 'hasta' yapan hem de bu 'hastalığa' teşhis koyup 'tedaviyi' dayatabilendir" dedi.

Aktan'ın"Kürt hareketinin ruh hastalığı ve egemenin teşhisçiliği" başlıklı yazısı şöyle:

Gazeteci Ezgi Başaran, iktidarın yanından veya çeperinden yazarken farkına varmadan çok işlevsel bir sözcük kullandı: “Hastalık”. Yazısının başlığı şuydu: “Kürt hareketinin özyönetim hastalığı”

Direnen Kürtlerin bulundukları yerleşim bölgelerinin kuşatılmasının meşruiyeti için, onların taleplerine “hastalık” teşhisi yapmak mecburi oluyor elbette. Garip olan şu ki, Kürt hareketinin halet-i ruhiyesine dair teşhis yapanlar, her nasılsa hareketin taleplerinin anlaşılmazlığından dem vurup duruyorlar! Anlamadığına “hasta” yaftası yapıştıranın ruh halini teşhis etmeye girişmeyelim ama şunu söyleyelim ki, Kürtleri anladıkları anda kendi pozisyonlarını da (İsmail Beşikçi’nin kırk yıldır vurguladığı pozisyon) tanımlamış olacaklar. O yüzden tank-top seslerini, Kürtlere bağırarak duyulmaz kılmaya çalışıyorlar. “Sorun bizde değil, hastalıklı talepte bulunan onlarda!”

Kürt hareketinin talepleri neden mi hastalıklı? Çünkü anlaşılmaz! Kendi yazılarında gayet sarih bir biçimde Kürt taleplerini özetlerken bu talepleri aynı anda “anlaşılmaz” görmek, kelimenin düz anlamıyla “anlamamaya” değil, anlamak istememeye işaret ediyor. Başka gerekçeler de var tabii: “Zamansız” yahut “çok radikal”, “marjinal”, “çağdışı” vs. Yaptıkları tahlilin özeti bu.  Kürt hareketine “hasta”, taleplerine “hastalık” dediğiniz anda kendinize sağlıklı, tımarhanenin kurucusu rolü bahşediyorsunuz. İşin tuhafı, bu rol gerçektir de. Türkiye’deki tımarhanenin de, “delilerin” de doğuşu, egemenliği kurma yöntem ve biçiminden (PKK bağlamında söylersek, kısmen 1980’lerin Diyarbakır Cezaevi uygulamalarından mesela) türedi.

Söz konusu gazeteciyi kişisel hezeyanları üzerinden eleştirip değerlendirmeye değer bulmak yerine bizatihi kullandığı kavram üzerinden yol almak daha anlamlı. Şöyle diyor Başaran: “Geçtiğimiz haftasonu Diyarbakır’da toplanan Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Olağanüstü Genel Kurulu’ndan çıkan bildirge ve HDP eş genel başkanı Selahattin Demirtaş’ın ‘direnişin arkasındayız, belki Kürtlerin bağımsız devleti de olacak, federal devleti de, özerkliği de’ sözleri tepki çekti. Haklı olarak çekti. DTK’nın bu bildirgesi de, Demirtaş’ın ifadeleri de bana kalırsa Kürt siyasi hareketinin eski bir ‘özyönetim’ hastalığının yeniden tezahürü.”

Sanırım şu ana kadar iktidara yakın hiçbir kalem, hakikati Başaran kadar aynı cümle içinde itiraf edemedi. “Özyönetim” talebi ve “hastalık.” Kişinin, grubun, halkın kendi kendini yönetme talebinin hastalık addedilmesi bize, muktedire dair muazzam bir tespit alanı açıyor.

Normalin kökeni
Egemen, karşısındakini hem “hasta” yapan hem de bu “hastalığa” teşhis koyup “tedaviyi” dayatabilendir. “Hasta”, “ruh hastası”, “hasta karakter”, “bunalımlı”, “manyak”, “uyumsuz”. “psikopat”, “deli…” İktidarda olan veya onun yanında konumlanan için itaat etmeyene bu sıfatlardan herhangi birinin yakıştırılması şaşırtıcı değil. Dikkat edin; kişisel, politik veya toplumsal düzlem bağlamında, “normalle” uyuşmayan herkese bu yaftalardan birinin yapıştırılması işten bile değil. “Normal” kavramının kökeni egemenliğe dayanır. Egemen neyse, normal, “sağlıklı” odur. Normun, kuralın dışına çıkanın direncini kırmak için de kimileri haddinden epey ötesine geçip kendince psikolojik tahlillere girişiyor, karşısındakini teşhis ediyor ve tedavi yöntemini bile önerebiliyor. “Tedavi” asla “hastanın” taleplerinin karşılanmasıyla değil, “sağlıklının” arzusuna, çıkarına göre dayatılır.

Tekrarlamakta fayda var: Normu oluşturan güç, paradoksal bir biçimde anormali de yaratır. Dolayısıyla “hastalığın” müsebbibi bizatihi “sağlıklı” olandır. Evet, geçmişi, “norm” olabilecek kadar hınçla bezenmiş, kendisi dışındakilere hasetle saldırarak onları altetmiş, onlar üzerinde egemenlik kurmuş veya kurmaya  çalışmış olandır, “hastalığın” müsebbibi. Peki onun bu boyun eğdirme, burun sürtme, ıslah etme hıncına ne demeli? Egemenlikçilik hastalığının teşhisini kim koyacak?

Egemen olan, onun yanında duran veya egemen olmaya çalışan, neden “uyumsuzun” ruh halini teşhis etmeye bu kadar hevesli? Halisane bir saikle “iyileştirmek” için mi yoksa kendisini “sağlıklı” yerde konumlandırıp karşısındakine tahakküm kurmak için mi?

Aslında “hasta” ettiğiniz kadar, teşhis ve tedavisini yapabildiğinizin de muktedirisinizdir. Çünkü onu normun içine çekebilmiş, onu tabi kılmış, hatta giderek itaat ettirmiş oluyorsunuz. Muktedir, itaat edene hasta demez. Dolayısıyla her iki halde de karşısındakini psikolojik tahlillere tabi tutmanın, ona hastalık teşhisi koymanın, otorite olma veya muktedir kalma çabasıyla doğrudan ilgisi var.

Deliliğin tarihi

Başaran, hastalık kavramını elbette fiziki değil, ruhî manada kullanıyor ki, ruhsal hastalık bize deliliği de işaret ediyor. O halde Foucault’nun “Deliliğin Tarihi”ne göz atalım. “Deli, insanın son gerçeğini ifşa etmektedir: Tutkuların, toplum hayatının, onu deliliği tanıyan ilkel bir doğadan uzaklaştıran her şeyin onu nerelere kadar itebildiklerini göstermektedir. Delilik her zaman bir uygarlığa ve onun verdiği rahatsızlıklara bağlıdır. Delilik dünyanın ihtiyarlığıyla birlikte başlamaktadır ve deliliğin zaman içinde büründüğü her çehre bu yozlaşmanın biçim ve gerçeğini bildirmektedir.”

Sanırım Foucault’nun bu değerlendirmesi üzerinden, “anormal” davranan Kürtlerin temel sorununu izah edebiliriz. “Deliliğin zaman içinde büründüğü her çehre bu yozlaşmanın biçim ve gerçeğini bildirmektedir.” Tıpkı Kürt hareketinin taleplerinin, Türkiye’nin içinde bulunduğu iktidar yozlaşması gerçeğini bildirdiği gibi. Öte yandan zaten şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Türkiye’nin Kürt sorununu her seferinde derinleştiren, tam da bu: Islah girişimleri. Yani Türk sorunu.

Ayrıntıya, Kürtlere yönelik ıslah girişimlerine yazıyı boğmayıp Foucault’dan devam edelim. Aynı kitapta 19. yüzyıl tımarhanenelerinden birinde yaşanan bir hadiseyi, o dönemin “algısı” bağlamında aktarır: “Bu manyak bir gün bakıcısıyla birlikte bahçede dolaşırken, aniden bir tahrik devresine girer, birkaç adım uzaklaşır, kocaman bir taş alır ve yanındakine atacak gibi olur. Bakıcı durur, gözlerini hastanın gözlerine diker, sonra birkaç adım ilerler ve kararlı bir ses tonuyla o taşı bırakmasını emreder. O yaklaştıkça hasta elini indirir, sonra taşı bırakır, bunun üzerine sükunetle odasına götürülmeye razı olur. Bir şey doğmuştur ve bu artık baskı değil, otoritedir.”

Devletin “ressentiment”i

Şu anda Türkiye devleti, 19. yüzyılın ezberini tekrarlıyor: “Otorite, delinin elindeki taşı indirtir ve onu hasta olmaktan çıkarır, iyileştirir.” Kürdistan’daki mevcut kuşatmaya “huzur operasyonu” adının verilmesi bu açıdan anlamlıdır. Huzursuzun elindeki taşı indirtmek, ona itaat ettirip “ülkeyi” (devleti-egemeni) huzura kavuşturmak. Erdoğan’ın tabiriyle Türkiye üzerinde “ameliyat” yaptırmamak! Zira bir ameliyat gerekiyorsa (örneğin başkanlık sistemi) onu da ancak muktedir olan yapabilir.

Normu doğuran otorite, başta da söylediğimiz gibi, aslında paradoksal olarak anormalin de yaratıcısıdır. Anormal, elbette egemenin gözünde “sağlıklı” değildir. Max Scheler’in “Hınç” (Ressentiment) kitabından iktibasla devam edelim: “Önemli bir sosyolojik yasaya uygun olarak bir grubun fiili gücüyle politik, anayasal ya da geleneksel statüsü arasındaki uyuşmazlık büyüdüğü oranda bu psikolojik dinamit de etkisini artıracaktır. Belirleyeci olan, bu iki etmenden birinin varlığı değil, ikisi arasıdaki farktır. Toplumsal ressentiment(hınç), en azından yalnızca politik değil sosyal de olan ve mülkiyet eşitliğini gözeten bir demokraside cılız kalacaktır.”

Scheler her ne kadar muktedir olamayanın “hıncını” analiz etse de kitabında, aslında biz bunu Kürtlere değil, Kürtlere hükmedemeyen, onun direncinin üstesinden gelemeyen devlete, onun egemenlik kurma hıncına, direnene duyduğu hasede atfedebiliriz. Devletin, onu yönetenin, eşitlenmek isteyene duyduğu hıncın kökenini oluşturan “hastalığa…”

Yazıyı bir haberle bitirelim: Yönetmen Mustafa Altıoklar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaret ettiği gerekçesiyle 10 ay hapis cezasına çarptırıldı. Altıoklar, Erdoğan’da “narsistik kişilik bozukluğu” olduğunu iddia etmişti. Altıoklar’ın ruh hekimi olmadan bu neticeye varması, teşhisinin doğruluğu-yanlışlığı ayrı bir hadise. Ancak aldığı cezanın meali daha önemli: Muktedire teşhis koyarsan, o da seni hapse veya tımarhaneye koyar.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
dimitri 12 ay önce

kürdlerin sesi gür cikmadigi icin bu güce tapicilar bu kadar rahat palavra atiyor.