‘Bir gerilla olmayı hayal ederdim’

BAHAR ÇUHADAR / Radikal

 

Geçen hafta Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali'nden onur ödülü alan, şu ara Yalan Dünya'nın Servet Hanım'ı olarak kırıp geçiren Füsun Demirel'e sormak istediklerim birikmişti.

 

Sinemada hep politik damarı güçlü işlerde görmeye alıştığımız Demirel ile kadınlık ve memleket hallerinden başlayıp sanata yapılan müdahaleleri konuştuk…

 

Uçan Süpürge’nin töreninde Bilge Olgaç Başarı Ödülü’nü çocuklarınızın elinden aldınız. Nasıl hissettiniz?

İlginç bir rastlantı oldu: Ödülümü alırken çocuklarımla sahneye çıkmayı planladım. Uçan Süpürge ekibi ise bana sürpriz yapıp, haberim yokken çocukları sahneye çıkarmayı planlamış. VTR’yi sahne gerisinde izlerken ağlamalarım başladı. “Yaşarken gördüm işte bu güzellikleri” diyordum… Sahnede ağlıyordum hâlâ. Çocuklar minik fareler gibi ardım sıra geldiler, ellerinde boylarınca çiçeklerle. 30 yılımın hediyesiydi o an. Halime Güner ve ekibine tekrar teşekkürler.

 

15 yılı deviren bir kadın filmleri festivalinde onurlandırılmış olmak ne ifade ediyor sizin için?

Anlamı çok büyük. Uçan Süpürge’nin iğneyle kuyu kazar gibi 15 yılı geride bıraktığı bir festival yılıydı bu yıl. Kadın filmlerine oldum olası çok duyarlıyım. Yıllardır bu filmleri dünyanın neresi olursa olsun bulup getiren ve sembolik desteklerle ayakta durmaya çabalayan bir ekibin kararlaştırdığı bir ödüldü Bilge Olgaç Başarı Ödülü. Söz konusu isim Bilge Olgaç olunca da heyecanım, mutluluğum katlandı. Bilge, kadri bilinmemiş sayısız aydın -sanatçılarımızdan biriydi. Miniminnacık bir kadındı… Dev gibi projelere imza attı. Hep kadını anlatmaktı derdi.

 

Uçan Süpürge’nin geleneğinde bir ‘cadılık’ durumu vardır. ‘Cadılık’ kadına atfedilir ya… Geçmişten bugüne düşününce; Türkiye ’de kadın olarak var olmak, ses çıkarabilmek için ekstra bir efor sarf etmek gerekiyor mu sizce?

Ortaçağda kilisenin ‘şeytanın uşağı’ benzetmesiyle birer günah keçisine dönüşen kadınlar tamamiyle kilisenin, erk olanın ve erkek hâkimiyetinin buyruğunu reddeden kadınlardı. Kadınları ‘cadı’ diye toplum dışına iten erkek egemen dindar zihniyetse, cinselliği bastırılmış din adamları, hâkimler falandı. Binlerce kadın engizisyonlarda işkence gördü, yakıldı. Aşırı muhafazakârlık, muhalif olmayı kaldıramaz. Türkiye ’de milliyetçi-muhafazakâr erk olduğu ve din, toplum üzerinde büyük bir tehditmiş gibi algılatıldığı sürece bu ülkede kadın, erkek, çocuk, kısacası insan olmak çok zorlaştı. Parlamentoda takım elbiseliler arasında çiçek gibi tek tük görünen kadınlar var. Hangi kadın yumruklaştı Meclis’te? Bir örnek de Pınar Selek davasıdır. İktidar Pınar Selek ’i ortaçağ engizisyonlarındaki gibi süründürmüş; onu avladıkları kötü bir cadı gibi yansıtmıştır.

 

Bugün Türkiye’de tecavüze uğrayan bir kadının bile gerçekten tecavüze uğradığını ispat etmek için çaba sarf etmesini gerektiren bir hukuk sistemi görüyorum bir kadın olarak...

Franca Rame’nin ‘Tecavüz’ oyunu bunun en doğru örneğidir. Tecavüze uğramış kadın yargıya başvurduğunda o süreçte tecavüz kadar ağır, onurunu zedeleyen sorularla karşılaşır. Zevk alıp almadığı, aldıysa kaç kez aldığı… Kadın cinayetlerinin bu kadar artması aynen ortaçağ mantığı. Adam işsiz, yoksul, iktidarsız… Eğer kadın başkaldırırsa cezası ya dayak ya ölüm. Ey iktidarın yüce sahipleri! Pek sayın erkekler! Bunca kadın parçalanıp, doğranmaktayken, yanı başınızdaki saygıdeğer eşlerinizin yüzüne nasıl bakmaktasınız? Önlemini almaya muktedirken yapmıyorsanız, eşlerinize ve ülkenin tüm kadınlarına verecek cevabınız yoksa nasıl rahat uyuyorsunuz? Kadınlarınızı örtülere sarıp sarmalamanın hazzıyla koltuklarınızda keyif atarken, o örtüler diğer kadınların kefen bezi olmakta… Bizim çığlıklarımızsa o korkunç gürültülerinizin arasında işitilmemekte… Ne diyelim, gün olur devran dönermiş.

 

Kuşağımda bir kuşatılmışlık hissi var. 12 Eylül’ü yaşamış, politik sinema yapmış bir kadın olarak nasıl hissediyorsunuz? 2012 Türkiyesi’yle 1980 günlerini kıyaslıyor musunuz?

Kıyaslamalar yapıyoruz ama daha çok özgürlüğü en çok yaşadığımız dönemle kıyaslıyoruz. 75-80 arası Türkiyesi’yle. O günlerin siyasi özgürlük havasını özlüyoruz. Kuşatılmışlık olduğu acı bir gerçek. Milleti temsil ediyoruz diye Meclis kürsülerinde bağıran öfkeli delikanlılar bizim de milletin parçası olduğumuzu unuttu. Millet dediğiniz yüzde 50 ise kalanının içinde de bizler varız. AKP’yi desteklememiş, sosyal demokratlara, sosyalistlere, milliyetçilere oy vermiş bizler. Hani, demokrasi buraya kadar mı? Şu anda 92 gazeteci halen tutuklu. Nedim’lerin, Ahmet’lerin ve diğerlerinin yitirtilen yıllarını, yitirtilen onurlarını kim geri verecek? Bunun özrü var mı? Sindirilen bir toplum yaratıldı. “Ya bizdensin ya da başın belada” mesajları verildi. Askeri darbenin adı vardı ama bunun adını kimse koyamadı.

 

Başbakan sanatçılara ve sanat kurumlarına yönelik de ağır eleştirilerde bulunuyor. Sanatçı örgütlerinde de görev almış biri olarak bu tavrı nasıl karşılıyorsunuz?

Bir başbakanın, bir siyaset adamının tiyatro yönetiminin şekliyle uğraşması sit-com gibi… Açlık sınırında bir ülkeyiz. Öğretmenler atama, doktorlar zam bekler. Memur sendikaları ayakta. Çiftçinin durumu acınacak halde. Sınıf farkı hiç bu kadar belirgin olmamıştı. Binlerce sorunu var ülkenin. Sayın Başbakan aydınları, sanatçıları takıntı haline getirmiş. Demirel, en çok mizahı yapılan başbakandı. Gayet hazımlıydı. Erbakan bile mizahçıların konusuydu. Demokrasinin anlamı bu… Bu düşmanca tavrı durdurmanın zamanı diye düşünüyorum. Daha radikal kararlar gerek. Daha da radikal eylemler... Tiyatrolar perdelerini açmamalı, oyuncular sahneye çıkmamalı. Ülke genelinde birlik ve dayanışma sergilenmeli. O sahneler işgal edilmeli. Sokaklarda gösteriler düzenlenmeli. Çok çeşitli şeyler yapılabilir. Yeter ki sağlam bir duruş sergilensin.

 

Eskiden iktidarların sanata bakışında ‘sol karşıtlığı’ üzerinden bir yaklaşım vardı. Şimdi ibre ‘ahlaklı olmak’ yönüne dönmüş durumda. İktidarın ‘sanat dünyasından’ bu tür taleplerde bulunması size nasıl geliyor?

Korkunç sansürlenmekteyiz. Televizyonlarda uygulanan sigara görüntüsünü aptalca karlama meselesi öylesi baskıcı bir durum ki. Aramızdan birileri de çıkıp onaylıyor; “Fena mı sigarayı engelliyor” gibisinden. Acınacak durumdayız. TRT’ye dizi çekerken yapımcı göğüs dekoltemin durumuna bakıp endişeleniyordu. Yaratılan korkuya bakın. 97-98 sezonuydu yanılmıyorsam, Ankara Ekin Tiyatrosu Dario Fo’nun ‘Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü’ oyunuyla turne yaptığında 37 ilde yasaklanmıştı. Gerekçeleri görseydiniz... Gene o yıllarda İstanbul’da kadın oyunları oynayacak bir topluluğa izin vermedi valilik. Monologlardan birinde kadın “Şu binalara bak, hepsi birbirinin aynı. Hepsi de bok yeşili” dediği için yasaklandı. Gerekçeli kararda ifade şu: “Doğanın bu güzel rengini böylesi çirkin bir şekilde tasvir etmek…” “Yahu” demiştim, “bok da doğanın bir parçası. Niye bu kadar alınganlık etmişler…” Bu ülkenin aydınlarıyla uğraşan siyasetçilere ne diyelim… Aydınlar kadar ‘nur yağsın’ tepenize.

 

‘TEK GERÇEKLİĞİM ÇOCUKLARIM’

Anne olmak rutininizi değiştirmiştir muhakkak ama ben anne olmanın hayata bakışınızda ve oyunculuğunuzda nasıl bir etkisi olduğunu da merak ediyorum...

Rutinimi değiştirdiği doğru. Hayatı son dört yıldır sadece onlara göre planlıyorum. Onlar için bir şeyler yapma çabasındayım. Mükemmel olabilme gayreti biraz zorladı beni. Hani “Doğdular aman nasıl yaşıyorduysam onlar da o yaşama ayak uydursun, konforumu bozamam” diyemedim. Çevremden gelen tüm eleştirilere aşırı duyarlı oldum. Çok hassaslaştım. Hatta kırılganlık ve alınganlıklarım çoğaldı. Hatta kafayı yemek üzereyim! Şaka bir yana, onlarsız bir an bile olmak istemiyorum. Hayatımın en anlamlı, en güzel iki şeyi onlar. Benim en özel dostlarım, sırdaşlarım olacaklar ileride. Benim tek gerçekliğim onlar.

 

‘LEYLA HALİD GİBİ CESUR BİR GERİLLA OLMAYI HAYAL EDERDİM

Sinemacıların kafasında bir ‘ilk kare’ vardır, belki çocukluktan kalan.... Sizin ‘ilk kareniz’ hangisi?

60’ların siyah-beyaz filmleri. Belgin Doruk-Ayhan Işık falan... Hep melodramlar... Hep gözyaşı… Bu filmlerle büyüdüm ben.

 

Bir kadın kahramanınız var mı?

Genç kızlığımda idealize ettiğim Filistin Halk Kurtuluş Ordusu’ndan Leyla Halid… Onun gibi cesur bir devrimci, bir gerilla olmayı hayal ederdim gençliğimde.

 

Son dönemdeki isimlerden beğendiğiniz, bir ışık, yaratıcılık gördüğünüz oyuncular var mı?

Işığı çok iyi pek çok oyuncu var. Çok kötüler de... Tiyatro okullarının bazısı çok ticari. Bazısı gerçekten ciddi eğitim veriyor. Dizilere oyuncu yetiştiren okulları onaylamıyorum. Hepsi ticarethane...

 

‘SERVET’İN ÇATLAK, ŞUURSUZ HALLERİNİ SEVİYORUM’

Sizi TV ekranında uzun bir süre sonra Yalan Dünya’nın Servet Hanım’ı olarak izlemeye başladık. Çok tanıdık bir kadın. Servet Hanım’ın sizdeki karşılığı nedir?

Servet karakterinin asıl sahibi Gülse Birsel’dir. Ben yazar ve yönetmenle paylaşarak ortaya karışık bir şeyler çıkardım. Karakteri işleyip, matrak şeyler yazıldığında elimden geleni yapıyorum. Artık zanaat ustası olmuşuz. Bir yaştan sonra öyle oluyor galiba. Servet’in çatlak, şuursuz hallerini seviyorum. Yazar yaşanmamışlıklarını ortaya çıkardıkça daha komik olacak o çelişik durumlar tahminimce.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.