Bir Alman'ın 12 Eylül günlüğü

PERWER YAŞ -ANF

Berlin - Onunki aslında Türkiyeli bir Almanın hikayesi. Ya da sayıları milyonları bulan ‘misafir işçiler’ ile siyasi mültecilerin bir Alman’ın hayatını nasıl değiştirebileceğinin en çarpıcı örneği. Onları fabrikada tanıdı. Doktor sırası beklerken ve mahkemelerde ‘Tarzanca’ başladığı Türkçe tercümanlık, onu Af Örgütü’nün Türkiye temsilciliğine kadar götürdü. Fakat belki o sabah, o telefon gelmeseydi, Helmut Oberdiek’in hayatı çok farklı olacaktı.

“Asıl sorun, gece saat 10'da karanlıkta, son derece yorgun bir vaziyette eve nasıl yürüyeceğim idi. Kafamda çok güzel tasarlamıştım ve onun için evden bisikletle çıkmamıştım: Sıska boylu, başının ortasından saçları hafif dökülmüş, yuvarlak yüzlü ve bıyıklı bir Türk arkadaşa soracaktım. Daha önceden belirli bir yakınlık göstermişti. Almanya'ya yeni gelmişti. Külüstür bir arabası vardı ve bildiğim kadar ile o hafta akşam vardiyasında çalışıyordu.

Ne var ki, arkadaşı görünce hiç cesaretim kalmamıştı. Pek tanımadığım, salt işyerimde gördüğüm, dil bakımdan doğru dürüst anlaşamadığım birinden böyle bir iyiliği nasıl isteyebilirdim? Sonuçta eve yaya dönmeye, ertesi gün ise bisikletle işe gelmeye hazırlanıyordum ki Türk arkadaş durumumu fark etti ve kendiliğinden yanıma gelerek Tarzanca ile "sen iş arkadaş ne yapmak?" diye sordu. Ben "arkadaşın nerede?" diye anladım ve "eve gitti" dedim.

Fakat külüstür araba sahibinin sohbeti henüz bitmemişti. Devamla "sen ne yapmak?" diye sordu. İçimden acaba beni eve götürme teklifi yapar mı diye geçirdiysem de kendisine yanıt vermekte epey zorlandım. "Ben yaya gideceğim" diyorum, fakat adam Almanca "zu Fuss" sözcüğünü duymamış olacak ki bana tuhaf tuhaf bakıyordu. Kolum üzerine parmaklarımla yürüme işaretini yapıp "ben yaya gideceğim" diye tekrar ediyorum, ama adam gene anlamıyordu. Çaresiz olarak ayağımı göstererek, parmaklarımla gezme işaretini tekrar edip "zu Fuss" deyince artık adam anladı.

Bu kez açıktan önerisini yaptı: ‘Sen arabam eve gitmek’ gibi bir şey söyledi. Şaşırmıştım. Adam sıkılıp da soramadığımı kendisi teklif ediyordu. Ama ben iyice utanarak ‘olmaz’ dedim, ‘çok uzak; 6-7 kilometre’. Fakat o ısrarla "egal" (fark etmez) diye üstelemeye devam etti. Gizli bir sevinç içinde sonunda ‘tamam’ dedim. Ondan sonra bir hafta boyunca arkadaş beni her akşam evime kadar götürdü.

Salt o değil, onu birahaneye ya da diskoteğe davet ettiğim zaman da bana hiç masraf yaptırmıyordu. Ben ne kadar ‘benzin senden, içki benden’ dediysem de bir türlü ikna edemiyordum. Böyle bir davranış çok garibime gidiyordu. Çünkü Almanya'da buna benzer bir insana ve davranışa rastlamak çok zordur. Söz dağarcığımda o zamana dek "konukseverlik" diye bir sözcük yoktu diyebilirim.”

‘12 METREKARE ALMANYA’

62 yaşında olan Helmut Oberdiek’in “Acı vatan-Almanya’daki”daki Türkiyeliler tanışması işte böyle başlamıştı. Avrupa’yı sarsan 68 kuşağına yetişmediği için üzülmüştü, fakat Almanya’dan bir türlü gitmek istemeyen ‘misafirlerle' macerası 68 kuşağının yaşadıklarını aratmayan cinstendi. 3 dönümlük tarlası verim vermeyince fabrikada çalışmaya başlayan bir babanın çocuğuydu. Hem köylü hem işçi bir aileden, yani ‘alttan’ geliyordu ve bu yüzden de “alttakilerle” dostluk kurmakta hiç zorlanmadı.

Herford doğumlu Oberdiek, Tübingen Üniveristesi’nde okurken okul tatillerinde çalıştığı fabrikalarda misafir işçilerin sorunlarını hal ediyor, danışmanlık yapıyor, doktorda sıra beklerken ‘Tarzanca’ tercüman oluyor, ailesini getirmek isteyenlere ve öğrencilerin ev ödevlerinde yardımcı oluyordu. Hatta o dönem Türkiye hakkında yeterli bilgi sahibi olmayan mahkemeler bilirkişi olması için onun peşinden koşuyordu.

Artık zamanla bu yardım severliği onun deyimiyle bir hak arama mücadelesine dönüştü. Bir grup arkadaşıyla Yunan Albaylar Cuntasına karşı eylemler yaparken, yabancı işçilerin sorunlarına da sahip çıkmaya başladı. Bildirilerde bir Alman çoban köpeğine yasa gereğince 16 metre karelik yer zorunlu gösterilirken dışarıdan getirtilen işçi başına 12 metre karelik bir yerin yeterli gösterilmesi gibi konulara yer veriyorlardı.

1970 yazında ise arabasına binerek tanıştığı ilk ‘misafir işçi’ Hulisi’ye bu kez o misafir oldu. Suların musluklardan akmayıp kuyudan çekildiği, elektrik olmadığı için akşamları gaz lambalarının ışığı altında topraktan yapılmış bir evde bulmuş kendisini. 1001 gece masallarından farksızdı. Bu dünyaya ise Alaaddin'in lambası yerine Hulusi'nin arabası ile ulaşmıştı:

“Köyden çıkıp İstanbul, İzmir, Antalya, Denizli, Afyon ve Akşehir gibi kentlere gittiğimde her gün benden Almanya'da iş isteyen, "istek" yapmamı bekleyen insanlara, Almanya'nın yabancılar için iyi bir yer olmadığını da anlatamıyordum. Hulusi gibi, bir yıl Almanya'da çalışmakla araba sahibi olmuş kişiler varken, Almanya iyi değil demem ne anlam taşırdı ki? Gene de kendimi zorunlu hissediyordum.

Türklerin Almanya'da ikinci sınıf vatandaş sayıldıklarını, hiç mi hiç sevilmediklerini anlatmaya kalktım. Halbuki anlatacaklarımı hemen çürütecek olan araç içinde seyahat ediyorduk. Köylüler haftanın yedi günü 12şer saat çalışmış olsalardı bile, ömür boyu böyle bir "eşek" satın alamazlardı. Arabanın külüstür olması, daha yıllarca her ay maaşın yarısının borç olarak ödenecek olmasının da o an için zerre kadar önemi yoktu. Hulusi hemencik ‘adam’ oluvermişti, üstelik Almanlar kötü olmuş olsalardı her halde benim gibi birisi ile de arkadaşlık kurmuş olmazdı.”

12 EYLÜL 1980, SAAT: 06.00

Helmut Oberdiek’in Türkiyelilerle dostluğunu farklı bir bulvara sokan olaylar dizisi ise 1980 yılının 12 Eylül sabahı, saat 06.00’da çalan telefon ile başladı. Arayan Hamburg’tan Memet’ti. Heyecanla “Duydun mu, Türkiye'de darbe olmuş. İlk haberi Bavyera Radyosu vermiş, NATO'nun onayı ile olmuş" diyordu. Darbenin yumruk sesi birçok kişi gibi, 3 bin kilometre uzaktaki Oberdiek’i de yatakta yakalamıştı.

Türkçe çevirmenlik sınavında 100 üzerinden 91,5 puan alan, 1977 yılından itibaren Cumhuriyet gazetesine abone olan Oberdiek, generallerin “Bayrak Planı”ndan habersizdi. İnsan avı başlatılmış, sokağa çıkma ve yurt dışına çıkma yasağı getirilmiş, Türkiye cezaevine dönüşmüştü.

Oberdiek, o sabah hiçbir şey olmamış gibi geçişi öğretmenlik yaptığı okula gitti. 1977 yılında üniversiteden mezun olduktan sonra hem babasının hastalığı hem de iyi bir dost çevresi yüzünden memleketi Herford'da yerleşmiş, lisede İngilizce ve spor dersleri veriyor, kalan zamanını ise Türkiye'lilerin Buluşma Merkezi'nde çalışarak değerlendiriyordu. O sabah öğrencilerine verdiği derslerde politikaya yer olmadığı için darbeden hiç bahsetmedi.

Ancak yine de “bana özel bir görev düşer mi?” diye kendi kendine sormaktan alıkoymamıştı. O gün için ise “Bundan sonra yaşamımın değişeceğine ilişkin bir his içime doğdu” diyor. Zaten Oberdiek, 1979 yılın sonunda bir grup sosyal demokrat milletvekili, gazeteci ve yazar ile Batı’nın Türkiye'ye askeri yardım yaptığı bir dönemde halkın yardımlardan doğrudan faydalanabileceği Türkiye'ye Alternatif Yardım Örgütü kurmuştu:

“Avrupa’da ilk etapta Vietnam Savaşı'na karşı gelişen enternasyonalizm anlayışı, daha sonra Şili, Nicaragua, El Salvador ve Yunan Albaylar Cuntası'na karşı dayanışma hareketlerinde de görüldü. Bu ülkelerin çoğu Türkiye'den daha uzakta idi. Tageszeitung gazetesi 1980'li yılların başında kısa bir sürede "El Salvador'a Silah" sloganı ile 2 milyon mark toplayabildi; biz "Alternative Türkeihilfe" ile aynı dönemde "Türkiye'de işkence kurbanlarına" 2 bin markı zor toplayabildik.”

‘DİYARBAKIR AJAN KAYNIYOR’

12 Eylül’den sonra Türkiye'ye Alternatif Yardım Örgütü darbe sonrası insan hakları ihlallerine yoğunlaşırken, Helmut Oberdiek’in işi ise gittikçe zorlaşıyordu. Bir yandan ağırlaşan dernekçilik çalışmaları, bir yandan da mahkemelerin mumla aradığı tercümanlık işleri. Oberdiek çareyi sorumlu olduğu sekizinci sınıfta okuyan öğrencilerine sormakta buldu. Onlara doğrudan "görevimden ayrılmak istiyorum, ne diyorsunuz?" diye soramadığı için "öğretmenliğimi nasıl buluyorsunuz?" şeklinde bir soru yöneltti.

Sınıfın en zeki ve aynı zamanda onun kadar boyu olan bir öğrenci "siz kötü bir eğitmensiniz, ama iyi bir arkadaşsınız" sözü aradığı doğru cevaptı. Şubat 1981’de 4 aylık kadrolu öğretmenken istifasını veren ‘kötü öğretmen’ Oberdiek’in böylelikle Türkiye’nin insan hakları müfettişliğine gidecek macerası da başladı. Sırada ise darbe sonrası kapılarını açan “apoletli Türkiye’ye” not vermek vardı. Avrupa’dan giden heyetlere tercümanlık yapan Oberdiek’in en ilginç macerası ise postal sesisin en iyi hissedildiği Diyarbakır’da olmuştu.

Uluslararası Genç Avukatlar Birliği'nin Fahri Başkanı Dr. Konrad Meingast ile 13 Temmuz 1982’de Diyarbakır'a giden Oberdiek o gönü şöyle anlatacaktı: “Uçakla Diyarbakır'a gidip daha önce yer ayırttığımız Demir oteline yerleştik. Gitmeden önce Almanya'da konuştuğum avukat Şerafettin Kaya'ya göre bu otel ‘ajan’ kaynıyordu. Fakat Diyarbakır'ın neresinde ajan yoktu ki? Resepsiyonda dışarıdaki ekibine telsizle emir veren biri ile karşılaştım. Her sokak köşesinde en az iki kişi, açıkça görülen tabanca ve telsizlerle, nöbet tutuyordu.”

‘KÖKLÜ BİR HESAPLAŞMA YOK’

12 Eylül’den sonra onun deyimiyle artık Türkiye “onun ikinci vatanı” oldu. 4 yıllık Af Örgütü’nün Türkiye temsilciliğinden sonra 1990’da Türkiye İnsan Hakları Vakfı için çalışmaya başlayan Oberdiek görevini ise şu sözlerle özetliyor: “Duygusallığa pek yer bırakmadan evrensel ilkeler temelinde ‘içeride’kilere insani yaşam koşulları aradım, işkence, kötü muamele ve idama son verilmesi için çaba harcadım.”

O yıllara ilişkin anılarını Belge Yayınları’ndan çıkan “Dışarıdakiler” adlı bir kitapta toplayan Helmut Oberdiek, 12 Eylül’ün 31. yılında ise sorularımıza şu yanıtları verdi:

* Yıllar sonra 12 Eylül nasıl görülüyor?

- 31 yıl sonra darbenin etkileri hala hissediliyor. Üç yıl kadar kısa bir zamanda (Kasım 1983'e kadar) kabul edilen 800'den fazla yasadan Anayasa’da dahil olmak üzere birçoğu değiştirildi gerçi, gene de yasal düzeyde, başta gene Anayasa olmak üzere, tam demokratik bir temel kurulduğu söylenemez. 12 Eylül döneminde insan hakları ihlaline doğrudan ya da dolaylı olarak maruz kalanların birçoğu hala sağ ve acıları bitmedi. Bunun için de köklü bir hesaplaşma yapılmalı.

* Darbecilerin ve işkencecilerin yargılanması için neler yapılmalı? Bu konuda son dönem yapılan çalışmalar sizce yeterli mi?

- Bazı suç duyurularla Türkiye'deki hukukçular gereğini yapma gayretini gösterdiklerini sanıyorum. Fakat darbeciler "işkence yasalarda yasak" ve "işkence emrini vermedik" demekle sorumluluktan kurtulabilecekler mi? Bence hayır. 12 Eylül müdahalesi ile sadece Süleyman Demirel'in Başbakan'ı olduğu hükümet görevden alınmadı, Türkiye Büyük Millet Meclisi lağvedilmedi, partiler ve sendikalar kapatılmadı. 13 ilde geçerli olan sıkıyönetim tüm 67 ile genişletildi. Darbeden 5 gün sonra 17.09.1980 tarihinde sıkıyönetim ve olağanüstü halde azami olan 15 günlük gözaltı süresi 30 güne uzatıldı.

İki ay geçmeden 07.11.1980 tarihinde 30 günlük gözaltı süresi 90 güne uzatıldı. Ancak 10 ay sonra 05.09.1981 tarihinde 90 günlük gözaltı süresi 45 güne indirildi. 6 Kasım 1983 tarihinde yapılan genel seçiminden sonra bu durum Mayıs (Haziran) 1985'e kadar devam etti. Ondan sonra gözaltı süresi olağan olarak idare edilen bölgelerde 15 güne indirildi. OHAL'de ise 30 gün olarak devam etti. O tarihlerde gözaltı dış dünya ile tüm bağlantıların koparıldığı (Latince'de incommunicado) bir süreçti. 90 gün dünyadan kopuk olan insanlara akla hayala gelmeyen işkence yöntemlere uygulamak kolaydı.

‘İŞKENCEDE ÖLDÜRÜLEN 428 KİŞİNİN İSMİ BENDE’

* Sizin bu konuda özel bir çalışmanız var mı?

- Dünyadan kopuk gözaltı süreleri 90 güne çıkarmakla darbeciler işkencenin artmasından sorumlu oldukları gibi işkence altında ölümlerin çoğalmasından da sorumlu. 12 Eylül sonrası işkence sonucu ölenlerin kesin sayısını kimse bilmiyor. Muhtemelen İHD kaynaklı 171 kişi işkence ile öldürüldü rakamı epey yaygın. Fakat ben değişik kaynaklar kullanarak çok farklı bir rakama ulaştım.

İşkence sonucu gözaltında ölüm konusunda TİHV tarafından sunulan, 15 yıllık bir dönemi kapsayan ve Mart 1996'da yayınlanan "İşkence Dosyası"nda bulunan bir listeyi temel aldım. Bu listeye göre 419 kişi gözaltında yaşamını yitirmişti. İlk işim "kayıp" olanları bu listeden çıkarmak oldu. TİHV çalışmasında bazı alt kategoriler de oluşturmuştu (örneğin tıbbi ihmal ya da açlık grevi sonucunda ölenler). Ben bunları dahil etmedim. Resmi iddiaya göre "intihar" etmiş kişiler için ölüm gözaltında gerçekleştiğinde dahil ettim, cezaevinde olduğunda dahil etmedim.

Hastalanarak ölenlerde hastalığının işkence sonucu oluşup oluşmadığına karar vermek gerekirdi. Bir de gözaltından sonra ölü bulunanlar için soru "vurularak mı öldüler" yoksa "işkence ile mi"? Dahil edilenler için işkence ile öldürülme ihtimalini gördüğüm olaylardır. 15 yılı kapsayan rapordan sonraki 5 yıl için TİHV'in yıllık raporlarını kullandım. Yukarıda izah ettiğim kıstaslara göre 75 kadar olay listeden çıkardım. Fakat özel olarak tuttuğum arşiv ve başka kaynaklardan (örneğin İHD listesi) 50 kadar "yeni" olay buldum. Bu şekilde 12 Eylül'ü takip eden 20 yıl içinde muhtemelen işkence sonucu ölen 428 kişinin ismini buldum.

‘TÜRKİYE GERİYE GİDİYOR’

* Mağdurların rehabilitasyonu ve Diyarbakır cezaevinin müze haline gelmesi için neler yapılmalı?

- Mağdurların rehabilitasyonu devletin maddi katkısı ile konuda Türkiye İnsan Hakları Vakfı gibi uzman kuruluşların denetiminde yapılabilir. Diyarbakır cezaevinin müze olması için yanılmıyorsam Ekim 2010'da dönemin Kültür Bakanı Ertuğrul Günay söz vermiş, ancak son gelişmeleri takip edemedim.

* Sizce Türkiye şimdi nereye gidiyor?

- Ben iyi bir politikacı değilim. İnsan hakları alanında 2005'ten sonra bazı konularda geriye doğru bir eğilim var. Örneğin Terörle Mücadele Yasası'nda yapılan değişiklik. 3'üncü dönem iktidarda olan AKP Genelkurmay'ın siyaset üzerinde olan etkisini büyük ölçüde azaltmış görünüyor, ancak eski derin devletin bazı unsurları deşifre olmasıyla beraber dini cemaat ve cemiyetler temelinde farklı bir arka perde yönetimi oluşma tehlikesine yönelik işaretler de mevcut.

SON SÖZ: Kimi ‘Alamancı’, kimi mülteci, kimisi de Almanya’ya göçün 50. yılında ‘artık burası memleketim’ diyor. 1970’den bu yana 40 yılı aşkındır Almanya’daki Türkiyelilerle oturup-kalkan Helmut Oberdiek ise “Göçmenlerin Türkiye'den kopuk yaşamaları, siyasi ortamın yokluğu derin bunalımlara girmelerine yol açtı” diyor. Ona göre buradakiler, Avrupa'nın rahat yaşamında kişisel bataklıklarda kaybolup gitti. Yani 12 Eylül sabahı, dışarıda olmak içerde olmak kadar zordu.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.