Namus, norm, cinnet, cinayet!

Mesut Onatlı / Demokrat Haber

Bildiğimiz üzere geçenlerde Diyarbakır’da bir kadını daha (Basına Hatice şeklinde yansıyan Hasret Daşlı-özellikle soy ismini de yazmış olalım ki ailenin “soy”u bu cinayetle ilelebet “temiz” kalsın) “töre cinayeti”ne kurban verdik.

“Töre cinayetleri” veya “namus cinayetleri” denince durum “doğu” ile daha da özelde Kürtlerle özdeşleştirilir. Bu yazıda hem bu durum hem de genel anlamda “namus” olgusu üzerinde duracağım.

Bu tür cinayetler “batı”da da “cinnet” adı altında işlenmektedir pekala. Doğunun “namus”u, “töre”si batıda “cinnet” olur. İkisi de bildiğimiz “namus cinayetidir” aslında. Aradaki fark batıdakinin “bireysel”, doğudakinin “toplumsal” oluşudur.

Ben/biz farkı, birey/cemaat farkıdır bu. Doğuda genel anlamda ben, bizden özerk değildir henüz, bizle beraber var olur. Ya da “biz” denilen tek bir “ben” olur.

Batıda ise birey “görünürde” vardır, bizden özerkliğini ilan etmiştir ama bu özerklik bir yanılsamadır. Çünkü “birey” olarak hareket eden kişinin hareketlerini belirleyen şey yine toplumdur, “biz” duygusudur. Yani kişi görünürde “birey”dir ama duyguda yine “biz”dir, cemaatin bir parçasıdır.

Meseleye böyle baktığımızda ikisi arasında “namus” boyutuyla pek bir fark olmadığını görürüz. Batıda birey, namusunu temizlemek için onu “leke”leyen kadını “cinnet geçirerek” öldürür. Onu “cinnet”e götüren neden tabiî ki içinde bulunduğu cemaat kodlarıdır. Cemaat, görünmeyen bir yerden bireye “öldür” diye seslenir. Birey temiz kalmak için bu sese kulak verir. Doğuda ise cemaat, görünürdür ve açıktan toplanıp “öldür” kararı alır. Özetle, batıda (erkek) birey, doğuda (erkek) cemaat cinnet geçirir, kadını ve eşcinseli öldürür.

Mesele “ırksal” değildir. Namus üzerine doktora tez çalışması yapmış ve bunu kitaplaştırmış (Bkz. Namusun Halleri) A. Nevin Yıldız Tahincioğlu, Urfa’da Türk, Kürt ve Arap bireylerle yaptığı görüşmeler neticesinde bunun “ırksal” olmadığını belirtmektedir.

Görüşmecilerin cevapları “ulusal, ırksal ya da etnik” bir farklılık göstermemektedir. Türk, Kürt ve Arap bireyler namus konusunda farklı cevaplar vermemişlerdir. Cevaplardaki farklılık “köylülük”, “şehir varoşlarına göç etmiş köylüler” ve “kentliler” boyutuyla vardır.

En katı olanlar şehir varoşlarında yaşayanlardır. Çünkü hem köydeki “değerler”inden kopmuşlardır hem de şehirde “yabancılara” karşı “korunaksız” kalmışlardır. Korunma duygusuyla daha bir katı davranırlar, köydeki davranışlarına kutsiyet atfederler.

Köydekiler ise “yabancı”nın olmamasından, genelde tanıdık olmalarından kaynaklı bu derece katı değildirler. Dışarıdan gelebilecek tehlike varoşlarda olduğu boyutta değildir. Ama köydekiler de “aile” “aşiret” çerçevesinde “namus”u kutsamaktadır. Birinin namusu hepsinin namusudur. Biri kirlenirse hepsi kirlenir.

“Kentliler” denilen şehrin okumuşları ve elitleri ise namus konusunda söylemde “özgürlükçüler” ama mesele kendilerine gelince “ben de kabul etmem” boyutundadır. Ya da namusun yerini “sadakat, saygı, sevgi” almaktadır. Ama en özgürlükçü kişi bile eşi kendisini aldatırsa pekala “cinayet işleyebilir.”

Bu durum bizi yine yukarda belirttiğim namus konusunda batı/doğu, birey/cemaat farklılığına/farksızlığına götürür. Doğunun namus cinayetlerinin bizlerde yarattığı dehşet, cinayetin cemaatin ortak kararıyla görünür bir şekilde olmasıdır. Cinayetin cemaatin görünmez kararıyla olduğu batıdaki cinayetler ise bizi pek etkilemez. Bir birey işlemiştir bunu. Görünürde ona kimse “yap” dememiştir. Ve ayrıca “biz de cinnet geçirip anlık bir durumda pekala böyle bir cinayet işleyebiliriz.”

ASIL MESELE NE?

O halde asıl soru cinayetin niye işlendiği ve öldürülenin niye kadın olduğu sorusudur. “Namus” nedir? “Leke” denilen nedir? Niye kadınla ilgilidir?

Namusun kökenine bakıldığında meselenin “döl” üzerinden şekillendiği görülecektir. Ölüm karşısında çaresiz olan insan kendi varlığını geleceğe taşımak ister. Ancak bu şekilde gelecekte de yaşayabileceğini düşünür. “Arkamda bir eser bırakmalıyım” denilen şey budur. En iyi, capcanlı eser de “çocuk”tur. O nedenle onu geleceğe taşıyacak “döl” önemlidir. Erkek, döl’ün kendinden olduğuna emin olmak ister. Ancak bu şekilde “geleceğe taşınan benim” diyebilir ve rahat edebilir. O nedenle kendisini geleceğe taşıyacak kadını seçtiği noktada yani imza ile herkesin gözü önünde düğün dernekle bunu ilan ettiği noktada artık dölünü tescillemiş olur. “Dölümü, beni geleceğe bu kadın taşıyacak, herkes bilsin”in adıdır evlilik. Namus belirlenmiş olur. Dölü taşıyacak kişi bellidir. Bundan sonra o dölü kimse kirletmemelidir. Kimse o kadına yan gözle bakmamalıdır. Ama temelde herhangi biri o kadınla yattığında her ne sebeple olursa olsun ve her nasıl olmuş olursa olsun kirlenen şey ilk erkeğin dölüdür. Bu döl artık “temiz” bir şekilde geleceğe taşınamaz. Doğacak çocuğun o ilk erkeğin dölünden olduğu bilinemez. Modern tıpla bilinse bile erkek bunu kabullenemez. Kısacası “dölüme başkasının dölü karışmıştır. Beni geleceğe taşıyacak döl bu olamaz” diye düşünülür.

Asıl nokta ise şudur. “Dölümü kirleten erkeği öldürsem de dölüm temizlenmiş olmayacaktır. O döl hala ‘kirli’ olacaktır. O yüzden bu kirliliği temizlemek için ‘benden olduğuna emin olmadığım’ dölü yok etmem lazım.” “Dölü taşıyan kadını öldürmem lazım”. Doğuda, akrabaların bu ölümde ortak karar alıyor olmalarının nedeni “döl”ü ortak görmeleridir. Ailedeki birinin dölü aile fertlerinin hepsinin dölüdür. Bir ailenin dölü o ailenin içinde bulunduğu soyun/sülalenin ortak dölüdür. Ve “başkasıyla yatma, tecavüz vb.” durumlarda “dölümüz kirlendi” denilir ve o kişi ailenin ya da cemaatin herhangi bir ferdi veya fertleri tarafından öldürülür. Ailenin/cemaatin/aşiretin “namusu temizlenmiş” olur.

Eşcinsel cinayetleri ve eşcinselliğin kabul görmemesinin temelinde de “döl” mevzuu vardır. Farklı olarak, “dölümüzü kirletti”den ziyade “döl veremiyor ya da verebildiği halde vermiyor” mantığı yatmaktadır burada. Lezbiyenlere oranla gay ve erkek trans cinayetlerinin çok daha fazla olması da bu durumu doğruluyor.

Kadın ise öldürmez çünkü dölün kimden olduğunu, yumurtlama döneminde kimin kendisiyle yattığını bilir. Çocuğun annesi zaten kendisidir, babasını da bilir. O nedenle namus cinayetine imza atmaz. Aldatma ile ilgili kadının “erkeğin aldatmasını” genelde olağan, erkeğin ise “kadının aldatmasını” genelde olağandışı karşılamasının nedenini de burada aramak gerekir. Herkes kendi dölünün peşindedir aslında. Kadının rahatlığı dölünün akıbetini bilmesinden, erkeğin rahatsızlığı ise dölünün akıbetini bilmemesinden kaynaklanır.

O halde “ortak döl”ü temizlemek için işlenen “töre cinayetleri”; “bireyin dölü”nü temizlemek için işlenen “cinnet cinayetleri”; ve “dölün devamına engel oluyor” diye işlenen “eşcinsel cinayetleri” nasıl son bulacak? Ya da sonlanabilir mi?

Açık ki bunun bitmesi için yeni bir “döl” bakışı gerekmektedir. “Soyun geleceğe taşınması”, “arkasında bir eser bırakma”, “ölüme bakış” vb. olgular değişim geçirmediği sürece “namus” olgusu ve cinayetleri de bitmeyecektir. Bu tarz bir değişim ise ancak tüm günümüz “norm”larının altüst olmasıyla mümkündür. Ancak normlarda böylesi bir altüst oluş, kadını ve eşcinseli hem doğunun erkek cemaati hem de batının erkek (görünürdeki) bireyinin katlinden kurtarabilir.

*Yazıda Namusun Halleri/Postiga Yayınları (A. Nevin Yıldız Tahincioğlu) ve Fallusun Arkeolojisi/Sel Yayınları (İsmail Gezgin) kitaplarından yararlanılmıştır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.