Polis Baha Okar'ı aynı anda 3 yere ışınladı!

Şu ana kadar yapılan her ‘Devrimci Karargah’ operasyonunda dikkat çeken nokta tutuklananların büyük çoğunluğunun adı geçen örgütle hiçbir organik ve fikri yakınlığının olmaması…

Bu kişiler ve aileleri acılı bir gözaltı ve tutuklanma süreci yaşıyorlar. Ardından aylar sonra çıkarıldıkları mahkemelerden sessizce serbest bırakılıyorlar…

Polis bu uygulamadan ne umuyor bilinmez, son ‘Devrimci Karargah Operasyonu’nda işkenceci ve devrimci katili olmakla itham edilen Hanefi Avcı ve farklı yasal sosyalist gruplardan insanları mantıksız senaryolarla aynı torbaya doldurdu.

Bugün duruşması görülecek bu davadan Baha Okar’ın hikayesini ANF’den Zeynep Kuray yazdı…

AYNI ANDA 3 YERE IŞINLADI!

Devrimci Karargah Davası’nda yargılananlara ilişkin polisin beyan ve tutanakları ile Savcılığın hazırladığı iddianamelerdeki iddialar 'bilim kurgu' filmlerini aratmadı. Davadan tutuklu yargılanan Baha Okar’ın iddianamesinde 2000 yılında kanser hastalığı nedeniyle hayatını kaybeden emekli bir öğretmenin günlüğü ‘örgütsel doküman’ olarak gösterildi. Bununla da yetinmeyen polis Okar’ı aynı anda hem Kandil’de hem Aydın’da hem de İstanbul’da göstererek, adeta ışınladı.

Devrimci Karargah Operasyonu kapsamında 21 Eylül 2010’da evine yapılan baskın ile tutuklanan Bilim ve Gelecek Dergisi editörü Baha Okar hakkında hazırlanan iddianame de traji komik iddialarla dolu. Tekirdağ 1 Nolu F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan Okar’ı gözaltı ve tutuklanması ise ilginçlikler ile dolu. Okar’ın evine baskın yapılmadan 4 ay önce resmi ve sivil polisler evine gelerek ‘hırsızlık ihbarı’ aldıklarını ve bundan dolayı evde yaşayanların kimlik bilgilerini soruyorlar.

’12 EYLÜL GİBİYDİ’

O gün evde bulunan Okar’ın eşi Suzan Okar, “Böyle bir şey olmadığını, bizim evde hırsızlık falan olmadığını söyledim. Bu kez duraklayıp Osman adında birini aradıklarını söylediler. Ben tanımadığımı söyledim, ancak Baha arkadan ‘Evet, benim ilk ismim Osman’dır’ dedi. Bir sorun olup olmadığını sorduğumuzda, bakıştılar, sonra da ‘Yok yok siz değilsiniz, muhtemelen sizden önce burada oturmuş kişilerdir’ deyip gittiler. Ancak daha sonra şunu öğrendik baskından en az 1 ay önceden itibaren bizi komşulara sormuşlar, kim giriyor, kim çıkıyor istihbarat toplamışlar. Tıpkı 12 Eylül gibi” dedi.

21 Eylül 2010’da evlerinin bu kez uzun namlulu silahlar taşıyan polisler tarafından basıldığını ve saatlerce yapılan aramanın ardından dijital malzemelerin evde bulunan diğer kitap benzeri materyallerin alınarak götürüldüğünü anlatan Okar, avukatlarını aramalarına izin bile verilmediğini söyledi.

Hazırlanan iddianamenin saçma sapan iddialarla dolu olduğunu vurgulayan Okar, tutuklama gerekçesinde Orhan Yılmazkaya’nın yaşamını yitirdiği evde bulunan bir kimlik fotokopisi üzerinde Baha Okar’ın parmak izinin bulunduğunun iddia edildiğini söyledi. Okar, bunun tek başına hukuki bir delil sayılmayacağını bilen polisin gerçek dışı deliller yaratmaya çalıştığına dikkat çekti.

POLİSİN ‘TEŞHİS’ OYUNU

Baha Okar hakkında yaratılan ek delillerden biri itirafçı Muharrem Adıyaman isimli şahsın Okar’ı 2005-2007 yılları arasında Federal Kürdistan Bölgesi’ndeki bir kampta gördüğü yolundaki ifadesiydi. Okar’ı ‘uzaktan ve gece vakti’ gördüğünü iddia eden Adıyaman, Okar’ın 2000 yılında çekilmiş bir fotoğrafından teşhis yapmış olması dikkat çekiciydi. Avukatın buna yaptığı itiraz üzerine ise polis bu fotoğraftan değil Okar’ın facebooktaki resmi ile teşhisin yapıldığını ileri sürerek ifade değişikliğine gitmişti.

POLİS OKAR’I 3 YERE IŞINLADI…

Ancak en dikkat çekici nokta ise iddianamenin kendi kendisiyle çelişir durumda olması. Keza Okar’ın Kandil Dağı’nda bulunduğu söylenen tarihte yine Okar’ın aynı tarihler de hem Bilim ve Gelecek Dergisi’nde, hem de Etkin Dağıtım şirketinde çalıştığının belirtilmesiydi. Bunun yanı sıra yine aynı tarihler de şu anda Ergenekon davasından tutuksuz yargılanmakta olan Ulusal Kanal istihbarat şefi Ufuk Akkaya ile Okar’ın Fethiye’de oturan annesinin evinden görüşüldüğü yönündeki iddialardı. Bu durumda Okar aynı anda polis tarafından hem Kandil’de kampta hem İstanbul’da çalışıyor hem de Aydın Fethiye’de telefon görüşmeleri yapıyor oluyordu. Ancak, Savcılık polisin ‘ışınlama’ olayına inanmış olacak ki iddianamede bunlara yer verdi.

BASILMIŞ KİTABA ‘ÖRGÜTSEL DOKÜMAN’ DENDİ

Okar’ın bilgisayarından kendisine yıllar önce lisede Fransızca öğretmenliği yapmış olan Sabriye Çağırıcı’nın “Günlük, Anılar ve Mektuplar" adlı kitap taslağı iddianamede ‘örgütsel doküman olarak yer aldı. Polis bununla da kalmamış 2000 yılında yakalandığı kanser hastalığından hayatını kaybeden Sabriye öğretmeni Ergenekon üyesi olduğunu ileri sürmüştü. Suzan Okar, ‘örgütsel doküman’ olarak gösterilen bu kitap taslağının daha önce başka bir yayınevi tarafından basıldığına dikkat çekerek, “ Halbuki Sabriye Öğretmen 1996 yılında kanser olmuş, 2000 yılında da vefat etmişti. Baha Okar’ın yaptığı, eski öğretmenine bir vefa borcu olarak, anılarını "Günlük, Anılar ve Mektuplar" olarak basmaktan ibaretti. Aslında kitabın ilk baskısı başka yayınevinden daha önce yapılmıştı. Polisin Baha'nın bilgisayarında bulduğu metin ise şu an satılmakta olan yeni baskının taslağıydı” dedi.

‘HANGİ ÖRGÜT ÜYESİYMİŞ?’

Suzan Okar, evlerinden Baha'nın herhangi bir örgütle ilişkisi olduğuna dair en ufak birşey çıkmadığına dikkat çekerek, “Ne yasal ne de yasadışı... Polisin çok bilinçli olduğu belliydi. Arama yaparken dahi çoğu çantaya bakmadılar bile. İçinde ne olduğunu bana sordular, söyleyince açıp bakma gereği bile duymadılar. Örgüt üyesi diye itham ediyorlar ve tutukluyorlar. Hangi örgüt üyesiyle görüşmüş? Örgüt ilişkileri kim?” diye sordu.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.