Özgürlükçü solda yeni arayışlar

Eşitlik ve Demokrasi Partili akademisyenler düzenledikleri Arama Toplantısı ile 13 Haziran Türkiye'sini tartıştı. Toplantıyı izleyen Cem Orhan’ın Demokrat Haber için hazırladığı yazıyı bilginize sunuyoruz…

Türkiye’de Değişim İhtiyacı ve EDP’nin Arama Toplantıları

Cem Orhan

“Önemli konularda kesin tavırlar almayı gerektirmeyen bir çeşit siyaset tüketiciliği bir siyaset üslubu haline gelmiştir. Bunun ekonomideki meta tüketiciliğiyle çakışan yanları da vardır, çünkü ikisi de pompalanmış krediye dayanır, onunla finanse edilir. Sınır ve tercihlerle ilgili, çok daha önceden yapılmış olması gereken sert konuşmalar, hükümet olunduktan birkaç yıl sonraya sarkar (…) Sürecin bütününü gözden geçirdiğimizde, politikanın bu duruma gelmesine izin verdiğimiz için kendimizi de suçlamamız gerekir.” –

Raymond Williams, İkibin’e Doğru eserinden.

Dönemin modasına uyarak “ideolojilerin sonu” tartışmalarıyla kan kaybeden, temel kavramlarıdüşünsel mühimmatı ya naftalin kokusuna, ya da dogmatik sükûnet’in pençelerine terkedilen ve belki de 1968 hareketiyle son nefesini postyapısalcı Fransız kuramcılarına üfleyerek ruhlar âleminde bade içmeye ant içmiş olan bir Sol anlayış ve pratik, artık hepimizin itiraf etmese de görmeye alışık olduğu dağınık bir manzara durumunda.

Dünya ölçeğinde düşündüğümüzde, bu geleneğin karşısında, bütün toplumu kapsayacak, hak ve özgürlüklere duyarlı, geçmişte gündelik olarak alınan totaliter diyet menülerini bir kenarda bırakan bir “Özgürlükçü Sol” anlayışı da yarım yüzyıldan beri bir hayli revaç kazanmış bulunuyor. Ancak çoğunlukla 1960’ların Yeni Sol geleneğiyle temsil edilmiş olan bu kavrayış da yeni pratikler üretmekte ve toplum ile entelektüalizm kafesi dışına çıkarak iletişime geçebilmekte büyük bir başarı gösterebilmiş değil. Devlet baskısının ve zorlamanın kayıp cenneti olan yirminci yüzyılda Özgürlükçü Sol’un asıl işlevi, benzer sorunları kendi evinde de yaşamış olan Sol’un onurunu bir nebze de olsa kurtarmak olmuştu. Ancak çok kısıtlı bir kitle tarafından takip edildiği için, Yeni Sol’un yayınevinin dahi kubbede hoş bir seda bırakamadan batıp çıkan, finansal sorunlarla bocalayan bir kuruluş halini alması, aslında sorunları ertelemenin ve soyutlamalara boğmanın işlevsizliğini gösterir nitelikte. Bu açıdan değerlendirildiğinde, sosyal yaşamın getirdiği sorunlar karşısında, “sahih” literatürüne referansın verdiği konformizmin etkisiyle çözümler üretmiş olan bir geleneğin, geçen zamanla birlikte bir anda peygamberlik lisansının elinden alınmasıyla düşünsel üretimde çöküşe geçtiği söylenebilir.

Türkiye’de ise yeni bir deneyimin vaaz edilmesi ve bunun pratiğe geçirilmesinin koşullarının ciddi olarak tartışılması için  –şimdiye kadar başarısız birkaç deneme yapılmış olmasına karşın- fazlasıyla geç kalındı. Yeşilçam modasına uyarak Ediz Hun edasıyla terk eden sevgilinin resimleriyle duvarını kaplayan bir Sol geleneğin artık sonuca ulaştıracak yeni pratikler denemeye yanaşması için “heterodoks” sol ile Kürt Sorunu ve kimlikler konusunda duyarlı insanlarla, sınıfsal piramidin alt birimleriyle ve toplumsala ait olan bütün hak sahipleri ile bir araya gelerek çözümler üretmesi gerekiyor. Bu noktada, her yeniliğin “ödün verme” ile eşdeğer tutulması takıntısının ve yeniliğe kapalı kutsal metin fetişizminin, Sol külliyatın bir esnaf geleneği olarak duvara asılan karınca duaları gibi görülmesine de yol açtığı çıplak gözle gözlemlenebilir gerçekler arasına girmiş durumda olsa gerek. Bedenselleşen toplumsal tahakküm ilişkilerinin bir ifadesi olan itaatin, Türkiye toplumsal yaşamındaki en açıklayıcı pratik halini alması ve toplumsal sorunların sükûnetle doğallaştırılmasının nasıl mümkün olduğu ve yeni dönemde ne tür çözümler üretilebileceği -yenilik korkusu bir kenara atılarak- artık ciddi olarak tartışılması gerekenler listesinin başında yer alıyor.

Bu açıdan değerlendirildiğinde, Eşitlik ve Demokrasi Partisinin ev sahipliğini üstlenerek hazırladığı Arama Toplantıları I, kritik bir dönemde, birçok akademisyen, gazeteci ve sivil toplum kuruluşunu bir araya getiren önemli bir forum olma niteliğini taşıyor. Yakın zamanda kurulmasına karşın parti yetkililerinin değil, alandaki mağdurların ve fikir üreticilerinin söz aldığı Alevi Sempozyumu, Kürt Sempozyumu, Kıbrıs Sempozyumu, Kadın Erkek Eşitliği Sempozyumu, Ekoloji ve Tarım Sempozyumu gibi organizasyonları düzenleyen EDP açısından bu çalışma Türkiye’deki sorunlara çözüm üretme ve çözüme dahil olma çabası açısından yeni bir girişim değil.

30 Nisan’da Cezayir Toplantı Salonu’nda genel başkan Ferdan Ergut’un açılış konuşmasını yaptığı ilk toplantıda en fazla ön plana çıkan konu da, yine bu yaşadığımız döneme dikkatle 12 Haziran Türkiye’sinin şekillendirmesi üzerine oldu. Temel olarak ana-akım parti, ekol ve yaklaşımların 12 Haziran sonrasını dönüştürme kapasitesinin ve niyetinin tartışıldığı toplantıda, ciddi bir dönüşüm yaşanmasının beklenmediği ve yeni talepler için yeni pratiklerin inşasına olan ihtiyaç gözlemlendi. Yeni dönemin iki ayrı statükocu gücü, AKP ve CHP tarafından şekillendirilme talebi içerisinde bulunduğu; CHP’nin eski rejimden koparabildiklerini yeni rejime taşırken, AKP’nin neoliberal hegemonya pozisyonunu, bölgesel aktör olarak sürdürme niyetlisi olduğu ifade edildi. Türkiye’nin demokratikleşmesine, askeri ve bürokratik vesayet sisteminden kurtulmasına ilişkin herhangi bir ilkesel tavrı olmayan AKP, bu meselelerle sadece dünya sistemine eklemlenme sürecinde pürüz çıkarttıkları oranda ilgilenecek. Bu noktada yeni anayasanın ve mağduriyetlerin savunusunun, bu iki anti-demokratik ve statükocu güce bırakılmaması ve herkesin haklarını talep edebildiği üçüncü bir alanın oluşturulmasına duyulan ihtiyaç önem kazanıyor.

Otorite perspektifinin basmakalıplarıyla bakan ve “devletlu” zihniyetinin “görme biçimleri”ni tamamen yansıtan statükocu güçler karşısında hak ve özgürlükleri, mağduriyetleri ve kimlik taleplerini ödün vermeden savunacak ve bu talepleri ana-akım partilerin gündemine sokacak bir karşı-hegemonyanın tahsisi böylece mümkün kılınabilecektir. EDP’nin bu noktada bir “öğrenen parti” olduğunu dile getirmesi, iletişime ve tartışmaya açık olması, sola ait olan kibirlerden, kendisi dışındaki bütün bilinçleri “yanlış bilinç” olarak damgalamaktan arınmaya özen göstermesi ise demokratik ve özgürlükçü bir hareket için umut verici nitelikte.

Ancak büyük bir vaat olan hak ve özgürlükler odaklı bir karşı-kültürel hegemonya için, öncelikle sembolik mübadelelerde gündelik olarak tedarik edilen basmakalıplardan mümkün olduğunca arınmış bir toplumu hazırlayabilecek projeleri de üretebilmek gerekiyor. Frankfurt Okulu’nun kültür tarihçisi Walter Benjamin’in de ifade ettiği gibi, “faşizmin en ağırı, yenilmiş devrim sonrası ortaya çıkmaktadır.” Türkiye’de yaşanmış olan 12 Eylül koşullarının, zaten daha öncesinde de ciddi olarak aktif birer özne ve hak savunucusu olmaya alıştırılmamış bir toplumu daha fazla otoriter kişilik ile donatarak hegemonyasını kurmuş olduğu ve bunun aşılması için solun –şimdiye kadar denediği gibi- her gün yatağından kalkarak gardrobundan seçebileceği rahatlıkta çözümlerin yeterli olmayacağı da unutulmaması gereken unsurlar.

Toplumsal eylemin sonuçlarının neden topluma bu kadar düşman olduğu, sosyo-teknokratik perişanlıktan ve neoliberalizmin getirdiği “başarı cehennemi”nden nasıl bir çıkış yapılabileceği sorularına yanıt vermek için Alman İdeolojisinin azizlik mertebesine, meta-teorik tartışmaların verdiği “her şeyi bilme” güvenine düşmeden toplumla iletişime önem veren yeni pratikler bulmak gerekiyor. Bu açıdan entelektüalist yapıların belki de en büyük problemlerinden biri, toplumsal olayları anlama ve açıklama hakkındaki kendi ilgilerinin aynı zamanda araştırma yapılan insanların toplumsal pratiklerinin mantığı olduğunu varsaymalarıdır. Bu bağlamda, toplantıda bazı konuşmacıların yaptığı “pratik” vurgusu ve getirdikleri çözümler, entelektüalist önyargıları aşma ve iletişime geçme olanağı açısından anlamlı.

Türkiye’deki parti ve devlet mekanizmasının kendisinin başından beri üzerinde dizayn edilmiş olduğu otoriter ve sömürücü pozisyon, edilgen hale getirilmiş toplum tarafından kılıçla kutsanarak şövalye ilan edilirken, tabandan gelecek hiçbir çözümün gerçek anlamda dile getirilmemiş ya da muteber görülmemiş olmasının aşılması için toplantıda yeni fikirlerin sunulması dikkate değer. Gerek Kürt ve Ermeni meselesi, gerekse sınıfsal meselelerdeki toplumsal bilincin ve düşünme kapasitesinin arttırılması için tarihle yüzleşme meclislerinin ve siyaset okullarının kurulması projesi, solun “halkla özdeş olma” şeklinde tezahür eden optik illüzyonunu aşma ve gerçek anlamda iletişim kurmaya başlama konusunda belki de şimdiye kadar alınmış en özgün tavırlardan birisi.

Hak ve özgürlüklere, demokratikleşmeye önem veren bir kültürün mevcudiyetinin şimdiye kadar sağlanamamış olması, mitolojik devrim hikayelerinin dışında iletişim imkanlarıyla pek de fazla ilgilenmemiş ve bulunduğu coğrafyaya yabancılaşmış bir geleneğin ayaklarını yere bastırmaya başlaması açısından oldukça önemli. Bağımsız siyaset okullarında Türkiye’deki bütün geleneklerden gelen insanlarla iletişime geçebildiklerini ve onlardan da çok şey öğrendiklerini, “bilinç taşıma” gibi entelektüalist yaklaşımlarla değil, demokratikleşme ve iletişim odaklı eğitim programıyla çalışmalar yaptıklarını ifade eden katılımcılar, “ilahi mertebeden inilecek bir halkın olmadığını”, Türkiye’ye has elitist ve statükocu jargonun kalıntılarından olan “halka inmenin” değil demokratik iletişimin olması durumunda yeniden kazandığı düşünme kapasitesi ile kendilerini de besleyen bir tabanın oluşturulabileceği yorumunu yaptılar. Özgür Üniversite modeline benzer bir model olarak siyaset okulları ve tarihle yüzleşme meclislerinin sadece metropollerde değil, Türkiye’nin pek çok ilinde de kurulabileceği ve ancak yerelde kazanılan bu tecrübe ve aktarım ile mevcut kültürel hegemonyayı aşmaya yönelik bir demokratik güç imkanı sağlayabileceği ifade edildi. Solun aile zoruyla anti-demokratik ve otoriter devletçi unsurlarla evlendirilme geleneğinden kopuşu, aynı zamanda hem toplum ile hem de Avrupa’daki bilgi ve deneyim açısından gelişmiş radikal gelenek ile uzun bekleyiş sonrasında iletişime geçebilmesi anlamına gelecektir.

Toplantıdaki dikkat edilmesi gereken önerilerden bir tanesi de bu özgürlükçü ve demokratik vizyonun  -kendi üyeleri de dâhil olmak üzere- herkese fikirlerini anlatabilmesi için bir dergi faaliyetine verilen önem oldu. Entelektüelleri ile güçlü bir bağ kurma açısından özgün bir pozisyon edinmiş olan hareketin kendi görüşlerinin de zamanla kristalleşmesinin mümkün olabileceği bir dergi çalışması, grubun düşünsel faaliyetiyle pratiğinin bütünleşmesine de imkân tanıması açısından önemli bir girişim olacaktır.

Uyanma sonrası gerçeğe adapte olamamak, sadece insan anatomisine ait bir olgu değil, Sol geleneğin ya da toplumsal dönüşüm için öne atılan yaklaşımların hepsi için de bir Türkiye gerçeği olarak tahlillerde yerini almıştı. Maurice Marleau-Ponty’nin ifadesiyle, eğer kendimizi “ötekilerden ödünç alıyor” isek, bütün bu perspektif ve bilinçlere duyarlı ve onlarla doğrudan iletişimde olan demokratik bir yapının başarılı olması, ya da en azından mağduriyetlerin etkin bir sözcülüğünün mümkün kılınması, toplumsal ve ekonomik kriz noktalarından kurtuluş açısından hayatî bir önem taşıyor.

EDP’nin kibirli ve hakikat vazeden bir parti olmadığını, aksine insanlara kendi hakikatlerini dile getirecekleri bir zemin hazırlayacak kapasitede ve samimiyette olduğu gerçeği, bu toplantıya iştirak edenlerce görüldü. Devam edecek olan Arama Toplantıları’nın ve projelerin bu yöndeki çözümlere ne derece katkıda bulunduğunu zaman içinde tecrübe edeceğiz.

 

EDP’nin Arama Toplantısı’na katkı veren, 13 Haziran Türkiye’sini değerlendiren ve partiye üye olan akademisyenler:

Prof. Dr. Ahmet Çakmak / Marmara Üniv., İktisat

Doç. Dr. Ahmet Demirel / Marmara Üniv., Siyaset Bilimi

Doç. Dr. Alev Özkazanç / Ankara Üniv., Siyaset Bilimi

Prof. Dr. Ali Nesin / Bilgi Üniv., Matematik

Prof. Dr. Ayhan Sol / ODTÜ, Felsefe

Doç. Dr. Ayşe Berkman / ODTÜ, Matematik

Doç. Dr. Betül Yarar / Gazi Üniv., Halkla İlişkiler Bölümü

Doç. Dr. Bülent Bilmez / Bilgi Üniv., Tarih

Christopher Stephenson / Bilgi Üniv., Bilgisayar Bilimleri

Doç. Dr. Elvan Altan Ergut / ODTÜ, Mimarlık

Dr. Emin Alper / İTÜ, İnsan ve Toplum Bilimleri

Prof. Dr. Erol Katırcıoğlu / Bilgi Üniv., Ekonomi

Yrd. Doç. Dr. Erol Köroğlu / Boğaziçi Üniv., Edebiyat

Doç. Dr. Feza Arslan / Mimar Sinan Üniv., Matematik

Yrd. Doç. Dr. Güçlü Ateşoğlu / Mimar Sinan Üniv., Felsefe

Yrd. Doç. Dr. Güçlü Tülüveli / ODTÜ, Tarih

Arş. Gör. Güney Çeğin / Pamukkale Üniv., Sosyoloji

Prof. Dr. Hacer Ansal / Işık Üniv., İnsan ve Toplum Bilimleri

Prof. Dr. Mesut Yeğen / Şehir Üniv., Sosyoloji

Prof. Dr. Nesrin Sungur / Marmara Üniv., İktisat

Dr. Nil Mutluer / Fatih Üniv., Sosyoloji

Prof. Dr. Okan Akhan / Hacettepe Üniv., Radyoloji

Prof. Dr. Özgür Sarıoğlu / ODTÜ, Fizik

Prof. Dr. Semih Bilgen / ODTÜ, Elektrik-Elektronik

Prof. Dr. Tanay Sıdkı Uyar / Marmara Üniv., Makine

Doç. Dr. Teoman Pamukçu / ODTÜ, Bilim ve Teknoloji Politikaları

Yrd. Doç. Dr. Tümay Arslan / Ankara Üniv., İletişim

Prof. Dr. Uygur Kocabaşoğlu / ODTÜ, Tarih

Dr. Üstün Bilgen Reinart / ODTÜ, Modern Diller

Yrd. Doç. Dr. Vangelis Kechriotis / Boğaziçi Üniv., Tarih

Prof. Dr. Yasin Ceylan / ODTÜ, Felsefe

Doç. Dr. Yüksel Taşkın / Marmara Üniv., Uluslararası İlişkiler

 



























Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.