'Kamp Armen, 1915 zincirinin son halkası'

Kelimenin tam anlamıyla dünyanın bir ucundan, Brezilya’dan Sao Paulo’dan geldi. Önce ailesinin, ardındansa tüm Ermenilerin köklerinin bulunduğu şehirleri gezdi. Fotoğrafçı Norair Chahinian, 2012’den beri yaptığı Anadolu gezilerinin hasadı olan fotoğraflarını hem Aras Yayıncılık’tan “Boşluğun Gücü” adıyla kitaplaştırdı, hem de, Tophane’deki Depo’da 31 Mayıs’a kadar sürecek bir sergiye dönüştürdü.

Anadolu’da Ermenilerden “boşal(tıl)an” mekanları gözler önüne seren, yıkık kiliselere, manastırlara ve evlere ayna tutan sergi, Kamp Armen, yani Tuzla Ermeni Çocuk Kampı’nın yıkımının tartışmasına da denk geldi. Türkiye ’ye yaptığı ilk ziyaretlerde Urfa’daki dedesinin butik otele dönüştürülen evinde kalan Chahinian’a göre bu son “tesadüf” aslında süregelen politikaların neticesi. Norair Chahinian, “1915’te başlayan zincir devam ediyor, o kamp da son halkalardan biri” diyor.

Ermeni fotoğrafçı Norair Chahinian, Sao Paulo'dan Urfa'ya uzanan hikayesini Radikal için Serdar Korucu'ya anlattı.

Gözler son iki haftadır Tuzla Ermeni Çocuk Kampı’nın üzerinde. 2012’den beri yaptığınız gezilerde soykırım sonrası halkını yitiren Ermeni kiliselerini, manastırlarını, evlerini fotoğraflarken bugün Kamp Armen’in geleceğinin tartışılması sizi nasıl etkiliyor?

Çok üzücü tabii ki. Geçen sene Kamp Armen’i ziyaret etmiştim. Orası bu topraklardaki varolma mücadelesinin bir parçası. Bugünkü Ermenilerin varlığının göstergesi. İstanbul’da bu tür bir kampın oluşturulmuş ve hayata geçirilmiş olması çok önemliydi. Ancak durduruldu. Süregiden direnişte yanlarında olmak isterdim ama ne yazık ki olamadım. Brezilya’ya dönmek durumundaydım.

Ermeni mülklerinin 100 yıl sonra hala tartışılıyor olması sizi nasıl hissettiriyor?

Bu bir zincir. 1915’ten beri kültürel soykırım sürüyor. Bunu görebiliyoruz. Ama zinciri kopartabildiğimiz yerler de var. Evet, evlerden, kiliselerden, manastırlardan geriye çok az şey kaldı. Ama kalan o taşlar bize çok fazla şey anlatıyor. Çok şey hissettiriyor.

O taşların gücü sizi nasıl oldu da Sao Paulo’dan, dünyanın bir ucundan Türkiye’ye çekti?

Sao Paulo’da Ermeni cemaati içinde büyüdüm. Her zaman ailemin köklerinin Urfa, Maraş, İskenderun ve Kesab’a uzandığını biliyordum. Hem anne, hem baba tarafından dedelerim ve ninelerim soykırımın doğrudan kurbanları. Ben de, kuşağımdaki pek çok Ermeni gibi bu trajedinin hayatta kalanlarındanım.

Çevrenizde anlatılan hikâyelerin ardından bu topraklara gelmek, daha doğrusu dönmek zor olmadı mı?

Türklere karşı son derece düşmanca tavır sergileyenler var tabii. Ama bunun da nedenlerini anlamak lazım. Zorla göç ettirilen, soykırımın hedefi olan Ermeniler, ailelerinin öldürülmesine, annelerinin ve kız kardeşlerinin tecavüze uğramasına ve kaçırılmasına, ölüm yürüyüşlerine şahit oldular. Üstelik bütün bunlar yüz senedir inkâr ediliyor. İnsanlara “Bu yaşadıklarınız olmadı, bunların hepsi yalan!” deniliyor! Nasıl iyi hikâyeler anlatabilirler ki?

Bu zinciri kıran ne oldu?

Fotoğrafa olan sevgimi de kendisinden aldığım büyükbabam Avedis Shahinian sayesinde kırdım bazı şeyleri. Maraş’tan sürüldükten sonra Halep’e yerleşen ve orada Studio Photo Shahinian’ı kuran dedem, bana fotoğrafçılıktan fazlasını öğretti. Hümanist bir bakış açısı aşıladı. Bir gruba ait olmadan önce insan olarak hepimizin eşit olduğunu öğretti. Hayata sadece kameramla değil, açık kalbimle bakmam gerektiğini anlattı. Ve bir de isteği vardı, doğup büyüdüğü toprakları görmemi istiyordu. Özellikle de Maraş’ı. 9 yaşında Maraş’ı ziyaret edeceğime söz verdim. Sonundaysa diğer aile büyüklerimin de izini sürdüm.

Bu nedenle Urfa’ya da gittiniz değil mi?

Evet, babaannem Urfalı varlıklı bir ailenin kızıydı. Surp Asdvadzadzin Kilisesi’nin Rahibi Kevork Der Bedrosyan’ın sekiz çocuğundan en küçüğüydü. Evle ilgili çok az bilgi vardı elimizde. Amcamın anlatıları ve 1997’de evi ziyaret eden bir kuzenimin çektiği birkaç fotoğraftan ibaretti. O zamanlar öğretmenevi olan bina, ben gittiğimde butik otele dönüştürülmüştü.

Bu geziye başlarken endişeleriniz yok muydu?

Katliamların izini sürmem gerektiğine inanıyordum. Bu benim aile tarihime aitti. Bu düşüncemi kimseyle, ailemle ve arkadaşlarımla bile paylaşmadım. Hepsi bana engel olmak isteyeceklerdi.

Sadece Türkiye’ye yönelik kaygılar nedeniyle mi?

Değil. Ben aslında diasporanın Türkiye hakkındaki hislerini de değiştirmek istiyorum. Cemaat içinde Türkiye’deki Ermenilerin Ermenice konuşmadığı, diasporayı sevmediği konuşulur. Ama benim bu konuda şüphelerim vardı.

Kendinizi nasıl hazırladınız?

Önce Ermenistan ve Suriye’ye gittim. 2004 yılıydı. Bu süreçte oradakilerin duygusal yüklerine şahit oldum, ortak oldum. Hepsini anlamaya çalıştım.

Türkiye’ye gelişinizse 2012’yi buldu.

Evet. Elimde tek bir adrese sahiptim. O da hayranı olduğum gazeteci Hrant Dink’in 2007’de önünde öldürüldüğü Agos’un adresi. Ayrıca gazetede çalışan, yakın zaman önce kaybettiğimiz Sarkis Seropyan’ın adı ve internet üzerinden Sultanahmet’te bir otele yaptırdığım rezervasyon da vardı. Yani Yunanlı Konstantin’in Ermeniler tarafından “Bolis” diye anılan şehrinde yalnızdım. İlk olarak tek yaptığımsa dolaşmak, kenti tanımaktı.

İçinizde korku yok muydu?

Elbette vardı. Ama bunu farklı bir heyecana dönüştürmeyi başardım.

Size anlatılanın dışında gördüğünüz farklılıklar neydi?

İstanbul’da yerel Ermeni cemaati daha önce ziyaret ettiklerimden farklıydı. Çok daha aktiflerdi. Kendilerini ifade edebiliyorlardı. Eğer doğru yerlere bakarsanız, etkinliklerini de takip edebiliyordunuz.

“HRANT DİNK VE SEVAG BALIKÇI SON KURBANLARIMIZ OLDU”

Ama aynı zamanda Ermeni toplumunun tedirginliği de yok muydu? Özellikle Dink ve Sevag Balıkçı cinayetleri sonrasında.

İstanbullu Ermeniler Anadolulu Ermenilerin yaşadığı her şeyi yaşadı. Hâlâ da yaşıyor. İşte bu isimler de son kurbanları. 1915’tekilerden tek farkları yakın zamanda öldürülmüş olmaları. Sadece yöntemler değişti.

Bu tablo içinde Anadolu’da ilk ziyaret ettiğiniz yer neresiydi?

Bugün ismi Harput olan Kharpert’e gittim. Köydeki eski çeşmelerin restorasyonunun tamamlanışını kutlamak için Hrant Dink Vakfı tarafından düzenlenen Habab köyü turu ile bu bölgeyi ziyaret ettim. Ardındansa Urfa’ya geçtim.

Ve orada dedenizin otele dönüştürülen evini buldunuz.

Maraş doğumlu Türkiye bir araştırmacı beni Urfa’ya götürdü. Ailemin evini biliyordu. Hatta 1997’de kuzenimin ziyaretinde de kendisine yardımcı olmuştu. Ailemin evinin yakınına gittiğimde çok heyecanlıydım. Sonrasında merdivenlerden çıktım. İkinci katta otelin en küçük odasında, 26 numaralı odadaydım. Pencerelerden birinin sol üst tarafında taşa kazınmış Ermenice bir yazı buldum: “1922’de Nişan Efendi’nin evine geldim. Burada 25 gün kaldım. Hela (yala/Halab(?)) Şimdi gidiyorum. Hoşçakalın dostlar. Bedros’un bu notunu okuyan beni hatırlasın der… b… …YAN”

“TAŞLARIN VERDİĞİ ENERJİYİ URFA’DA DEDEMİN EVİNDE KEŞFETTİM”

O an ne hissettiniz?

İnanılmazdı. Elimle duvardaki yazıya dokunarak gözlerimi kapatıyordum. Gözyaşlarımı tutmaya çalışıyordum. Taşların verdiği enerji ile ilk kez orada tanıştım. Burası 33 üyesi öldürülen Der Bedrosyan’ın eviydi. Orası kesinlikle aileme aitti. Kelimeleri yazan da ailenin hayatta kalan üyelerinden Bedros’tu.

Butik otel haline getirilmiş dedenizin evinde para ödeyerek kalmak nasıl bir histi?

Orada vakit geçirmek ve o taşlara dokunmak için her şeyi ödeyebilirdim. Çok güzel bir histi. Bütün gece uyuyamadım. Taşlarla konuştum, onların enerjisini hissettim.

Sonrasında sözünü verdiğiniz ziyareti Maraş’a gerçekleştirdiniz değil mi?

Evet ama Maraş’ta dedem Avedis’in doğduğu evi bulamadım. Ev şehrin 1920’deki büyük yangın sırasında içinde yüzlerce kişiyle birlikte yanan Ermeni Kilisesi Surp Asdvadzadzin’in de içinde bulunduğu mahalledeydi. Şehrin fotoğraflarını büyükbabama ait Rolleiflex fotoğraf makinesi ile çektim. Artık aradığım taşlarda ve tanışacağım insanlarda saklıydı.

Türkiye’de soykırımın tartışılması size ne hissettiriyor? Mesela Cumhurbaşkanı Erdoğan “Belgelerinizi getirin, konuşalım” diyor. Bu çıkışlar sizde nasıl yankı buluyor?

Türkiye’de aslında pek çok insan ne yaşandığını biliyor. Aile tarihlerinde gerçekler saklı. Bu kitap da yaşananları gösteriyor. Gerçekten de büyük bir boşluk var. Manastırlar, kiliseler, evler. Ermeni halkına yönelik işlenen ve Türkiye’nin hala tanımadığı bu acımasız suçla ilgili en iyi kanıt başka ne olur ki? Fotoğraflardan daha iyi kanıt mı var? Ama şunu da eklemek isterim. 100 yıl önce başlayan yok etme projesi başarısız oldu. Evet, kayıplarımız fazla ama Ermeniler hâlâ bu topraklarda yaşıyor. Yaşamaya da devam edecek…

Fotoğraf: Berge Arabian

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.