Düşman kardeşler: Yahudi karşıtlığı ve Siyonizm

Yıdız Tilbe’den Şamil Tayyar’a, sayısı tedirgin edici bir biçimde artan antisemit beyanlar, Nazizme ve Hitler’e pervasızca düzülen övgüler, İsrail’in Gazze’ye dönük saldırganlığının yanında (belki şimdilik) gözardı edilmesi gereken bir detay değil. Yahudi karşıtlığının bu topraklarda popülerleşmesi, Nazizmin sıradanlaşması, sadece Türkiye’deki Yahudi toplumu için değil, hepimiz için küçümsenmemesi gereken ciddi bir tehdit. Antisemitizm hiçbir zaman sadece Yahudileri hedef almadı. Rusya’dan Nazi Almanyası’na modern Yahudi karşıtlığı (yani August Bebel’in deyimiyle “aptalların sosyalizmi"), toplumsal muhalefet güçlerinin karşısına dikilen bir bariyer, özgürlük ve eşitlik isteyen bütün toplum kesimlerini sindirmeye dönük bir girişim oldu daima.

Bu bakımdan Siyonist yerleşimci devletin (yani İsrail’in) saldırganlığı karşısında aktif bir tutum geliştirmek ne kadar önemliyse antisemitizmin yaygınlaşması karşısında uyanık olmak da eşit derecede kritik bir “görev”. Dolayısıyla Yahudi karşıtlığını popülerleştirme girişimlerine karşı durmak steril , “politik doğrucu” bir hassasiyet falan değil; bilakis bu, tam da Siyonist sömürgeciliğe karşı yürütülecek mücadelenin bir parçası olmalı. Bu bağlamda Siyonizmle antisemitizm arasında tarih boyunca bir “ortak yaşarlık” ilişkisi olduğunu ısrarla hatırlatmak gerek. Yahudilere dönük pogromlar, ayrımcılık, katliamlar ne zaman yaygınlaştıysa Filistin’i kolonize etme (yani Siyonizm) hedefi de o kadar gerçeklik ve güncellik kazandı. Bu, bugün de farklı biçimlerde de olsa böyle olmaya devam ediyor. Yahudi karşıtı ırkçı söylemler bugün de İsrail’deki ırkçı apartheid rejimin varlığını hem içeride hem de uluslararası kamuoyu nezdinde meşrulaştıran bir işlev görüyor. Antisemit argümanların yaygınlığı, İsrail rejiminin ayrımcı-dışlayıcı ve sömürgeci bir etnik devlet olarak kalmasını haklılaştıran argümanlar veriyor. İsrail devlet erkânı, kendi halkına, dört bir tarafın antisemit barbarlıkla, Yahudileri kılıçtan geçirmeye, mümkünse yeniden gaz odalarına atmaya azmetmiş günümüzün Nazileriyle kuşatılmış olduğunu anlatma ve böylece de halkı kendi sömürgeci projeleri etrafında kenetleme fırsatı veriyor. Korku ve kuşatılmışlık duygusu nefreti ve sömürgeci şiddeti kışkırtıyor, İsrail halkı nezdinde haklı kılıyor. Yani Yeni Akit, İHH başkanı ve benzerleri, Filistin’in sömürgeleştirilmesi politikalarının tersinden ortağı, meşrulaştırıcısı rolünü üstlenmiş oluyorlar.

Siyonizm ile antisemitizm arasındaki “simbiyoz” meselesini biraz açmakta belki yarar var. Siyonizmle antisemitizm aslında aynı fikri öncülden, yani Yahudi karşıtlığının kökeninin bizzat Yahudilerin gentile (Yahudi olmayan) toplumlardaki varlığından kaynaklandığı fikrinden hareket eder. Bu bakımdan, Yahudilerin kendilerine ait bir vatanı ve devleti olmadığı sürece, Yahudilerin “vatansızlığı” sorunu çözülmeden antisemitizm yok edilemez. Siyonizm, tıpkı antisemitizm gibi Yahudilerle Yahudi olmayanların birarada yaşamasına mani olan özsel nedenler olduğu iddiasını öne sürer. Yani Yahudilerin özsel farklılığının onların bulundukları topraklarda gerçek bir entegrasyonuna mani olduğu şeklindeki antisemit argümanı içselleştirir. Siyonizm, tıpkı antisemitizm gibi, Yahudilerin Avrupa modernitesine katılabileceği iddiasındaki Yahudi Aydınlanması’na (Haskalah) karşı çıkar. Bu bakımdan, Siyonizmin öncüleri açısından antisemit reaksiyonerlik, Yahudilerin “normal dışı” (köksüz-vatansız-devletsiz halk) durumlarına tarihsel açısından normal sayılabilecek bir cevaptan başka bir şey değildir. Tıpkı Yahudi karşıtları için olduğu gibi Siyonistler için de Yahudilerin geniş bir coğrafyada, farklı ulusal ve kültürel bağlamlardaki varlığı bir anomali, değiştirilmesi gereken normal dışı bir durumdur. Bu sıradışılık, Yahudilerin de bir ulusal toprağa, bir vatana kavuşmasıyla elimine edilmelidir. Bu anomali bertaraf edilmediği müddetçe antisemitizmin yaygınlaşmasını engellemek de mümkün değildir. Siyonizmin fikri ve örgütsel temellerini atan Theodor Herzl, Fransa’da 19. yüzyılın sonunda Yahudi karşıtlığının ne denli yaygın olduğunu açığa çıkartan Dreyfus olayıyla birlikte “antisemitizm ile mücadelenin esasen boşuna olduğunu” kavradığını aktarır. Çözüm, Yahudilere bir vatan yaratmaktan, bunun için de (başta Uganda ya da Madagaskar gibi başka seçenekler olsa da) Filistin’i kolonize etmekten geçmektedir.

Siyonizmle antisemitizm arasında sadece teorik öncüllerinden kaynaklı bir yakınlık söz konusu değil. Yahudi karşıtlığının, Siyonist projenin ete kemiğe büründürülmesinde, yani Filistin’in kolonize edilmesinde pratik bir katkısı olacaktır. Siyonizmi 19. yüzyılda bir siyasi akım olarak doğuran şey, yüzyıl sonunda Yahudi karşıtlığının Fransa’dan Rusya’ya yeni bir itilim kazanmasıydı. Siyonistlere göre antisemitizm, Yahudilerin Aydınlanma ve Fransız Devrimi’nin yarattığı “kurtuluş” ve “entegrasyon” arzusunun beyhude olduğunu gösteriyordu. Dolayısıyla antisemitizm yaygınlaştıkça, Yahudi karşıtı eylemler arttıkça Siyonist projeksiyon, yani Yahudilerin ayrıksı bir vatana kavuşması hedefi somutluk kazanacaktı. Günlüğüne “Antisemitler en güvenli dostlarımız, Yahudi karşıtı ülkeler müttefikimiz olacak” diye yazan Herzl, Yahudilerden kurtulmak isteyen ülkelerin dolaylı ve belki de doğrudan bir biçimde Siyonist projeye yardım edeceğinin farkındaydı. Siyonistler açısından Filistin’i dolduracak Yahudiler, Avrupa ülkelerinin kendi ülkelerinden şu ya da bu biçimde def edeceği Yahudilerden başkası olamazdı.

Dolayısıyla Siyonistlerle antisemitler arasında fiili (ya da tersten) bir çıkar birliği söz konusuydu. Örneğin Siyonizmin ilk uluslararası başarısı sayılması gereken ve Yahudiler için Filistin’de bir vatan yaratılması girişimine uluslararası meşruluk kazandıran meşhur Balfour deklarayonuna ismini veren Lord Arthour James Balfour, tanınmış bir Yahudi karşıtıydı. Balfour, 1905’te Rusya ve Doğu Avrupa’da sistematik ayrımcılığa tabi tutulan Yahudilerin İngiltere’ye göçünü kısıtlayan bir yasal düzenlemeyi gündeme getirmiş bir isimdi.

Esasında Britanya hâkim sınıfının Filistin’in Siyonist kolonizasyonuna cevaz vermesi, emperyal jeostratejik mülahazaların ürünüydü elbette. Filistin’de güçlü bir Yahudi varlığı, Arap milliyetçiliği ve başta Fransa olmak üzere rakip emperyalist güçler karşısında bir denge aracı olacaktı. Ancak Balfour deklarasyonunun ardında Yahudi karşıtı kaygı, önyargı ve düşünceler de vardı. Siyonizm, başka yararları dışında, Yahudi göçünü İngiltere’den çok uzağa sevk etmenin bir aracı pekâlâ olabilirdi. Dahası da var: Yahudilerin dünyada ciddi etkisi olan beynelmilel bir güç olduğu şeklindeki klasik antisemit konspiratif algı, İngiliz siyaset adamları arasında oldukça yaygındı. 1908’deki Jön Türk devrimi, İngiliz siyaset elitlerinin bir kısmı tarafından bir Yahudi-mason hareketi olarak değerlendirilebilmişti mesela. Bu anlamda I. Dünya Savaşı sırasında “beynelmilel Yahudiliğin” güçlerini İtilaf Devletleri’nin arkasına alma arzusu (yani Yahudilerin uluslararası gelişmeleri belirleyen bir güç olduğuna dair antisemit varsayım), Balfour deklarasyonunun ardındaki faktörlerden biriydi mesela. Bolşevizmle Yahudiler arasında içsel bir bağ kuran tipik Yahudi karşıtı argüman da siyonizme dönük destekte etkiliydi. Winston Churcill örneğin, “Bolşevizme karşı Siyonizm” adlı bir makalesinde “medeniyeti yıkmayı hedefleyen beynelmilel Yahudiliğin uluslararası bir komplosu” olarak değerlendirdiği Bolşevizme karşı, Siyonizm gibi anti-bolşevik bir Yahudi hareketi desteklemenin öneminden bahsediyordu.

Aslında faşizmin yükselişine ve özellikle II. Dünya Savaşı’nda Nazilerin soykırımcı politikalarına kadar Siyonizm Avrupa ve Amerika Yahudileri arasında azınlıkta olan bir siyasal akımdı. Liberal ya da sosyalist eğilimli Yahudi siyasal kümelenmeleri, Siyonizmi mücadele edilmesi gereken bir rakip, hatta tehdit olarak görüyordu. Dahası, Yahudilerin çoğu açısından Filistin’e göç, çekici ve gerçekçi bir seçenek değildi. 1880 ile 1929 yılları arasında Yahudi karşıtı pogrom ve katliamların yoğun olduğu Doğu Avrupa ve Rusya’dan (çoğu Amerika kıtasına) neredeyse dört milyon Yahudi göçmüştü. Aynı dönemde Filistin’e göç eden Yahudilerin sayısıysa ancak 120.000 dolaylarındaydı.

Siyonizm ülküsünün gerçekleşmesini sağlayan şey hiç kuşkusuz Nazilerin caniyane Yahudi-karşıtı politikalarıydı. Elbette Nazilerin katliamlarından tüm Yahudi siyasal ve sosyal grupları gibi Siyonistler de nasiplerini aldı. Ancak hiç değilse başlangıçta, yani Nazilerin “nihai çözüm” politikalarının devreye girmesinden önce, Siyonist örgütlenmeler Nazilerle bir tür “işbirliği” arayışında oldular. Elbette düşman olarak görseler de Nazilerin Yahudilerin Filistin’e toplu göçünü sağlayacak bir “partner” olabileceği düşüncesi, Siyonist çevrelerde yaygındı. Belli ki Naziler de bu görüşle hiç değilse bir dönem “flört etmişti”. Öyle ki, Almanya’daki Siyonist örgütlenme 1938’lere kadar kendi gazetesini de yayımlayan ve yasal çerçevede faaliyet gösterebilen yegâne Yahudi örgütlenmesiydi. Dahası, 1933’te Almanya’daki Siyonist örgüt Nazilerle bir göç anlaşması imzalayarak, Filistin’e göç edecek Yahudilerin malvarlıkları sorununun tazminine ilişkin bir düzenlemeye gitti. Bu tazminat, Alman sermaye ve ürünlerinin Filistin’de Siyonistlere ihracıyla söz konusu olacaktı. 1933 ile 1939 arasında Yahudi Filistin’e yapılan yabancı yatırımların % 60’ı bu anlaşma çerçevesinde Almanya’dan geliyordu. Bu arada, 1934 ve 1937 yıllarında Nazi yetkilileri Filistin’i ziyaret etmiş ve Siyonist yetkililerce müzakerelerde bulunmuştu. Bundan yıllar sonra İsrail’de savaş suçlusu olarak yargılanacak olan Adolf Eichmann mesela, 1937’deki ziyarete katılanlar arasındaydı.

Soykırım, yani Nazilerin “nihai çözüm” adını verdiği barbarlık, bu dolaylı işbirliği olasılığın sonu oldu. Ancak Siyonist akımın hiç değilse bir bölümü, soykırım sürecinde dahi Avrupa’daki Yahudilerin kaderini değil, Filistin’in kolonize edilmesini önceleyen bir tutum içerisinde olabildi. Mesela Filistin’in Yahudilerce kolonizasyonuna ayrılmış maddi kaynakların Avrupalı Yahudilerin Nazi vahşetinden kurtarılması için harcanmasına uzun müddet direnildi. İsrail’in ilk başbakanı olacak David Ben-Gurion’un Almanya’daki Yahudi çocukların Britanya’ya gönderilmesini öneren bir plana karşı çıkarkenki argümanları, bu tutumun belki de en açık ifadesiydi: “Almanya’daki bütün Yahudi çocukların İngiltere’ye gönderilerek kurtarılmasıyla, sadece yarısının İsrail’e gönderilerek kurtarılması seçenekleri arasında kalsam, ikincisini seçerdim. Zira sadece bu çocukların hayatını değil, İsrail halkının tarihini de düşünmeliyiz.”

Nazilerin soykırımcı vahşetinden Siyonist hareketi sorumlu tutmak ya da Siyonistlerin bu canavarlığın parçası olduğunu iddia etmek elbette saçmalık olur. Ancak antisemitizmi Siyonist özlemleri mümkün kılacak bir faktör olarak işlevli kılmayı gözetmek, baştan itibaren Siyonist hareketi Yahudi karşıtı siyaset erbabıyla pragmatizm ve sinizm dozu yüksek “kirli” ilişkilere iten bir faktördü. Yukarıda da vurgulandığı gibi, Siyonizm daha ortaya çıktığı dönemde Avrupa’da yaygınlaşmaya başlamış özcü-etnisist görüşleri içselleştirmişti. Dahası, Siyonist hareket, Filistin’de bir azınlığı oluşturan Yahudilerin ancak emperyal bir müdahale aracılığıyla ülkeyi ele geçirebileceğinin pekâlâ farkındaydı. Dolayısıyla Siyonist liderlik, sürekli olarak emperyalist güçlerin rızasını almaya, onların partneri olarak hareket etmeye özen gösterdi. Siyonizmin önce Britanya, sonra ABD’yle kurmaya soyunduğu “imtiyazlı” ilişkinin ardında bu gerçeklik yatar. Zaten Siyonizm, “halksız topraklara bir halk, topraksız bir halka toprak” sloganında ifade edildiği gibi, Filistin’i kolonizasyonla “şenlendirilecek” boş topraklar olarak görüyor, bu anlamda da 19. Yüzyılın ikinci yarısının emperyalist-sömürgeci varsayımlarını (“beyaz adamın medenileştirici misyonu”) özümsüyordu.

Hikâyenin sonuna gelince: İsrail bugün de antisemitizmi apartheid rejiminin haklılaştırıcısı olarak kullanıyor. Hatta mevcut antisemitizm “yeterli” olmayınca her nevi İsrail eleştirinden antisemitizm devşirmeye, uydurmaya çalışıyor (Netanyahu, BM Güvenlik Konseyi’ndeki bir konuşmasında bizzat Batı Şeria ve Gazze’deki işgal karşıtı direnişi “antisemitizm” olarak tanımlayabilmişti mesela). Ancak antisemitizmle siyonizmin “düşman kardeşliği” kardeşleri giderek birbirine benzetiyor. Son günlerdeki haberleri düşünün: “Araplara ölüm” sloganlarıyla nümayiş yapan İsrailliler, Araplara dönük bir katliam, hatta soykırım çağrısı yapan siyasetçiler, “Araplar gaz odalarına” şeklindeki yazılamalar, neo-Nazi sembollerini kullanarak İsrailli barışseverlere dönük saldırılar…

Başa dönerek bitirelim: Yahudi karşıtlığı karşısında tavizsiz bir tutum, milliyetçilik karşıtı bir duyarlılığın genel geçer bir ürünü olmakla yetinemez. Siyonizmle gerçek bir mücadelenin temel öncüllerinden biri, siyonizmi mümkün kılmakla kalmayıp onu bugün dahi meşrulaştıran antisemitizme karşı aktif mücadeleden geçiyor. Asla aklımızdan çıkarmayalım: Dün Varşova Gettosu’nda Nazizme karşı savaşanlarla bugün Gazze Gettosu’nda İsrail güçlerine karşı direnenler aynı özgürlük kavgasının neferleri, yoldaşlarıdır.

(Antisemitizmle siyonizm arasındaki rabıta üzerine daha detaylı bilgi için Joseph Massad’ın çalışmalarına bakılmalı.)

Bu yazı Foti Benlisoy'un blogu olan http://fotibenlisoy.tumblr.com/ 'dan alınmıştır

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.