Hem dindar hem devrimci!

Sol ve din ilişkisinde en ilginç örneklerden biridir Latin Amerika. Christoph Colomb’un 1492’de Amerika’ya ayak basmasının ardından Avrupalılar hayvandan farksız gördükleri yerlileri ‘modernleştirmek’ için Katolik dininden daha iyi bir araç bulamazdı. Avrupalı efendilerinden çektikleri çileler de yerlilere dine sığınarak kaderlerine boyun eğmekten başka bir şans bırakmadı.

 

DEVRİMCİ KİLİSELERİN DOĞUŞU

Karl Marx, “Din halkın afyonudur” sözleriyle sol ve din arasındaki keskin ayrımı dile getirir. Latin Amerika kiliselerinin büyük bölümünün sağcı iktidarların başlıca müttefiki olması elbette şaşırtıcı değil. Yine de Latin Amerika oldukça özgün bir örnek. Zira kıta Hıristiyan/Marksist hareketin doğduğu ve devrimci kiliselerin yükseldiği bir tarihe sahip. ‘Kurtuluş Teolojisi’ kavramıyla şekillenen ‘yoksulların kilisesi’, kıtanın dört bir yanında devrimci mücadelenin sembollerinden oldu. 1960’lar Latin Amerika’sında Kolombiya’dan Nikaragua’ya birçok ülkede ‘devrimci kiliseler, sağcı iktidarlara ve diktatörlüklere karşı direnişe katıldı.

 

Kıtada son on yılda solcuların iktidara gelmesiyle sol ve din arasındaki ilişki daha çok tartışılıyor. Nasıl olur da bu kadar dindar ve yıllarca elinden Tanrı’ya dua etmekten başka bir şey gelmeyen insanlar birdenbire sağcı iktidarlara baş kaldırdı? Buna ilginç cevaplar bulmak mümkün. İşte farklı ülkelerde Latin Amerika’nın solcu liderlerinin dinle imtihanı:

 

Küba: Katolik dünyasının ruhani lideri Papa 16. Benediktus’un hafta başında ziyaret ettiği Küba, Latin Amerika’nın tek komünist ülkesi olması itibariyle diğer ülkelerden farklı. Zira temellerini materyalizmden alan komünist ideoloji Küba’da iktidarda. Ancak Papa, ülkenin ateist liderleri tarafından son derece sıcak bir şekilde ağırlandı, kiliseye fazla uğramayan Kübalılar onu görmek için sokaklara döküldü. Yine de ülkenin sosyalizmden vazgeçmesi yönündeki çağrıları kabul görmedi. 1959’daki Küba Devrimi’nin ardından Batista diktatörlüğüne destek verdikleri gerekçesiyle 100’ü aşkın din adamı sürgüne gönderilmiş, kilisenin birçok mülküne el konmuş ve en az 350 Katolik okulu millileştirilmişti. Devrimin lideri Fidel Castro, ünlü ‘Fidel ve Din’ kitabında ateist olmayanların Küba Komünist Partisi üyesi olmayacağını, çünkü tüm üyelerin Marksizm-Leninizm’e bağlı olmasını beklediklerini belirtmişti. Küba, 1992’de dini özgürlükleri anayasal güvenceye aldı. Küba yönetiminin kiliseyle köprüleri yeniden kurmaya başladığı tarih ise, Papa 2. John Paul’un ülkeyi ziyaret ettiği 1998 oldu. Nüfusun sadece yüzde 10’unun kendisini inançlı bir Katolik olarak tanımladığı ülkede dinin toplumsal hayattaki etkisi son derece sınırlı. Afrikalı kölelerin kıtaya getirdiği Santeria inancı ve yerli inanışları da Katolik dini üzerinde etkiye sahip.

 

Venezüella: Latin Amerika’da solun yeniden yükselişe geçmesinde hatırı sayılır etkiye sahip Devlet Başkanı Hugo Chavez, aynı zamanda inançlı bir Katolik. Hem Marksist hem Hıristiyan olduğunu söyleyen Chavez, yoksul ve dindar taraftarları için adeta ‘gökten yere inen İsa’. Chavez, birkaç yıl önce yaptığı bir konuşmada “İsa’nın kapitalist olduğunu kim söyleyebilir? İsa hepimizden daha radikaldi” demişti. Ancak Katolik Kilisesi ve Chavez arasındaki ilişki pek de sorunsuz değil. Dönemin piskoposu Kardinal Velasco, 2002’de Chavez’e yönelik başarısız darbe girişimini destekledi. Chavez ise, 2007’de Brezilya’yı ziyaret eden Papa 16. Benediktus’un Roma Katolik Kilisesi’nin Latin Amerika’daki halkları arındırdığına ilişkin sözlerinden dolayı yerlilerden özür dilemesi gerektiğini söyledi. Chavez, “Bu topraklardaki yerli soykırımı yapıldığını Papa dahil hiç kimse inkâr edemez. Nasıl olur da tüfeklerle gelenlerin hiç baskı yapmadan kıtayı Hıristiyanlaştırdıkları söylenebilir” dedi.

 

Bolİvya: Ülkenin ilk yerli lideri Evo Morales, Hıristiyanlıkla yerel dinlerin karışımından oluşan bir inanca sahip. Katolik Kilisesi’ne karşı kendi inançlarını korumaya çalışan yerlilerin sözcüsü olarak kiliseyle ilişkileri gergin. Ancak halkın yüzde 80’ine yakınının Katolik olduğu ülkede kiliseyle ters düşmek pek iyi bir fikir olmadığından, Morales bu konuda dikkatli adımlar atıyor. Yine de Morales 2009’da din adamlarının muhalefetine isyan ederek, “Kilise hükümetimizin uygulamaya çalıştığı reformların en büyük düşmanı” demişti.

 

Ekvador: Latin Amerika solunun genç lideri Rafael Correa, kendisini ‘hümanist Katolik’ olarak tanımlıyor. ABD karşıtı açıklamaları ve sosyalizme göz kırpan politikalarıyla dikkat çeken Correa, Marksist solun değil Hıristiyan solunun bir temsilcisi olduğunu her fırsatta dile getiriyor. Ancak sağcı partilere destek veren kilise ile iktidar arasında tansiyon yüksek. Correa 2008’de papazların anayasal değişikliğe karşı başlattığı kampan- yaya ateş püskürerek, gençlere ülkeyi karanlığa götürmek isteyenleri dinlememe çağrısı yapmıştı.

 

Nikaragua: Ülkede Somoza diktatörlüğünün 1979’da yıkılmasında Katolik rahip Ernesto Cardenal’in çok büyük rolü olmuştu. Solcu gerilla hareketi Sandinistlerin üyesi olan Cardenal, aynı zamanda devrimci bir şair ve 1979-87 arasında Sandinist hükümetin kültür bakanıydı. Sandinistler 2006’da yeniden iktidara geldiğinde, eski devrimci söylemlerin büyük bölümünden vazgeçmişlerdi. Koltuğunu geri almak için Kilise’ye sıcak mesajlar veren, hatta kürtajın yasaklanmasını destekleyen Sandinist lider Daniel Ortega, solcular tarafından sert bir şekilde eleştirildi. 2006’da yeniden Devlet Başkanı seçilen Ortega, artık kendisini ‘Kilisenin oğlu’ olarak tanımlayan ılımlı bir siyasetçi.

 

Paraguay: 2008’de devlet başkanı seçilen Fernando Lugo, Katolik bir papaz. Ülkedeki kilisenin piskoposu iken siyasete atılan Lugo’nun halk arasındaki adı ‘yoksulların piskoposu’. Göreve gelmeden önce grevlere en ön sırada katılan ve köylülerin mücadelesine destek olan Lugo, Küba ve Venezüella’yla yakın ilişkilere sahip.

 

Brezilya: Latin Amerika’nın en dindar halkı Brezilyalılar. Eski Devlet Başkanı Lula, 2007’de ülkeyi ziyaret eden Papa’nın Katolikliğin ülkenin resmi dini olması yönündeki çağrısını reddederek, Brezilya’nın laik bir ülke olduğunu söylemişti. Solcu Lula hükümeti de, farklı gruplara ayrıcalık sağlayabileceği gerekçesiyle dini eğitime karşı çıkmıştı. Yeni Başkan Dilma Rousseff ise, kürtaj karşıtı yasayı yumuşatacağını açıklayarak koyu Katolik nüfusun ve Kilise’nin tepkisini çekti.

 

KİLİSEDEN SİYASİ MÜCADELEYE

2007’de bir yıl Havana Üniversitesi’nde okuyan ve Latin Amerika üzerine yazılar yazan gazeteci Yiğit Günay, Latin Amerika’da Hıristiyanlık ile toplumsal mücadeleler arasındaki ilişkinin, İslam dünyasından oldukça farklı olduğunu söylüyor. Günay’a göre, bu farkın temelinde 1950’lerden itibaren özellikle Katolik Kilisesi’nden isimlerin, halk mücadeleleriyle kurduğu bağ yatıyor. Örneğin Brezilya’da ABD destekli darbenin ardından kurulan diktatörlük hiçbir siyasi kuruma izin vermezken, Komünist Parti dahil birçok direniş örgütü, kendilerine mücadelelerini yürütmek için Katolik kilisesinin gençlik örgütlenmesini seçmişti. Sonuçta Kurtuluş Teolojisi okulundan din adamlarının yoksulluğun bireysel bir kader değil, toplumsal bir eşitsizliğin sonucu olduğu fikrine vararak Marksizme yakınlaştı. Bunlardan biri Brezilyalı Frei Betto. Küba devriminin lideri Fidel Castro’nun yakın dostu olan Betto, ‘Fidel ve Din’ kitabında Kübalı komünistlerin din konusunda özgürlükçü ve rahat bir ilişki geliştirdikleri belirtir. Küba, sanıldığı gibi insanların ya ateist ya da Katolik oldukları bir ülke değil. Yiğit Günay, Küba devletinin insanların dini ritüellerini yerine getirebilmesine olanak sunduğunu ve bunlara halkın kültürel zenginliğinin unsurları olarak değer verdiğini vurguluyor. (Radikal/MERVE ARKAN)

Anahtar Kelimeler:
Hem Dindar Hem Devrimci!
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.