22 Haziran 2012 Cuma 15:44
'Karakteri spiker Türkçesiyle konuşturamazsın'

Göksel Durutuna / ntvmsnbc

 

L-Manyak dergisinde 1997 yılında başladı Robinson Crusoe ve Cuma'nın hikayesi. Aslında karakterler tanıdıktı ama bu kez çizgi romanda ve bir Türk çizerin kaleminden Türkleşerek karşımıza çıktılar.

 

Daniel Defoe'nun yazdığı Robinson Crusoe'nun Türkleşmiş hali L-Manyak dergisinin en sevilen karakterlerinden biri oldu. Derginin satış rakamları 100 bini aşmıştı, hikayelerin toplandığı 8 kitabın satış rakamı dergiyi de geçti. Hatırı sayılır bir okur kitlesine ulaşan Robinson Crusoe ve Cuma'nın ıssız adadaki maceraları unutulmadı.

 

Robinson Crusoe ve Cuma neden bu kadar çok sevildi? sorumuza çizeri Gürcan Yurt, "Okuyucu her işte; sinemada, televizyonda bir samimiyet gördüğü, o duygu ona geçtiği zaman karakteri seviyor. Bu bir kahraman da olabilir, kaybeden de, anti kahraman da... Yeter ki işin içinde samimiyet olsun" diyor.

 

Gürcan Yurt, "Konuşma Balonu"nun konuğu oldu.

 

'Yalnızlık Savaşçıları' şiirinde, "Onlar iki yaramaz çocuk, onlar iki yalnız hınzır, onlar iki kankaydılar" diyorsunuz. Nasıl başladı Robinson Crusoe ve Cuma’nın hikayesi?

Çocukken herkesi etkileyen hikayeler vardır. Robinson Crusoe da beni etkileyen hikayelerden biriydi. Çocuk klasiği olarak okudum. Aslında bir çocuk kitabı değil, orijinal romanı çok sonra okudum. 18. yüzyılda Daniel Defoe tarafından yazılmış ve bastırmak için de kapı kapı gezmiş. Sonra bir infial yaratmış, çok satmış vs. Kitap mizahi bir kitap değil, tam tersine tasavvufi tarafı olan bir kitap. Robinson kitapta tanrıyı, tanrının varlığını sorgulamaya başlıyor. Adaya düşmeden önce inanç sahibi değil. Gemiden kurtarabildiği malzemeler arasında bir İncil var. İncil’i ilk kez orada okuyor ve tanrıyla yüzleşiyor. Çocuk klasiğinde, Robinson ıssız bir adaya düşer ve Cuma gelir… Leman’da birkaç kez tek kare karikatürünü çizdim. O birkaç kare beğenildi, benim de hoşuma gitti. L-Manyak çıktığında editörümüz Bahadır Baruter dergi için bir şey yapmamı istediğinde aklıma bunları öyküleştirmek geldi. Üzerinde biraz çalıştım ve kitaptakiyle alakası olmayan gaddar bir Robinson ile mazlum bir Cuma karakteriyle hikayeler çizdim.

 

"Britanya’nın bağrından kopup gelen Robinson ve ıssız kumsalların şoparı Cuma" romandaki karakterlerden farklı, Türkleşmiş karakterler. Bu hikayeleri nasıl kurguladınız?

Ben de Türk olduğum için rahatlıkla söyleyebiliyorum. Türklük bir bakıma çok komik… Türk olma durumu değil de Türklüğümüzden gelen o geleneksel alışkanlıklarımız, yaşayış biçimimiz komik; kendimize de güleriz. Bu mizah yazarlarının ve çizerlerin keşfettiği bir şey değil. Hepimizin güldüğü bir şey yurdum insanı kavramı var. Evrensel bir roman kahramanını Türkleştirdiğiniz zaman onlardan inanılmaz eğlenceli şeyler çıkabiliyor. Ustalarımızdan Ahmet Yılmaz bunu çok yapmıştır. Zagor, Fantom, Kızılmaske, Superman’ı Türkleştirerek komik karikatürler çıkarmıştır. Bu 90’lı yıllarda çok yapılan bir şeydi. Ama bir kahramanı al, Türkleştir, komik olsun; o kadar basit değil. Evrensel bir karakteri alıp, mangal yaparken çizdiğiniz zaman o komik olmuyor, onu yaşatmanız, ona ruh vermeniz gerekiyor. Türk gibi yaşayan, daha doğrusu Türk kafalı bir Robinson ve ondan etkilenmiş bir yerli Cuma’yı da ona benzettiğiniz zaman oradan çok tatlı hikayeler çıktı. Ben de yazarken, çizerken çok eğlendim açıkçası; iş olarak görmedim. Eğlendiğim zamanlarda güzel hikayeler çıktı.

 

Karakterlere baktığımız zaman sadece Robinson ve Cuma var, yaşadıkları mekan da belli, ıssız bir ada. Bu, hikaye açısından bir sıkıntı yaratmadı mı, zorlandınız mı?

Zorlandım. Tek kare yaptığınız zaman sorun değil ama çizgi roman yaptığınız zaman zor. Bazen bir sayfada 15 kare çiziyorsunuz. İki kişi, tek bir mekanda konuştuğu zaman sizin bir film yönetmeni gibi döküpaj yapmanız gerekiyor. O iki kişiyi, hep aynı açılardan görüp, 15 kare boyunca konuşturamıyorsunuz. Bu zaten çizgi romanın en detay noktalarından birisi, farklı açılarda görebilmek. O yüzden Amerikalı sinemacılar Amerikalı çizgi romancılardan çok etkilenirler, hatta onlarla beraber çalışıp onlara storyboard'lar çizdirirler; çünkü çizgi romancı demek bir film yönetmeninden de öte farklı açılardan görebilmektir. Ben o açıdan ilüstratif çizerlerden değilim. Amerikan süper kahramanları çizen çizer tadım yok. Karikatürüze bir çizgiyle çizgi roman yapıyorum, üstüne iki karakter ve tek bir mekan olunca bu zorluyor. Yine de çizgi olarak üstesinden gelebilmek için çok çalıştım. Bir ev ve sahil vardı. Şelaleler, kayalıklar çizerek; onları adada gezdirerek çizgi sıkıntısından sıyrılmaya çalıştım. 12 yıl sonunda ben de hep aynı peyzajları çizmekten sıkıldım. Palmiyeler, dağ, deniz, kumsal… Yurtdışındaki çizerlere baktığımız ömür boyunca sadece bir karakter çiziyor ve ölüyor. Bu mümkün, 60 yılda çizebilirsiniz. Ama ıssız adada siz de çizer olarak o adaya hapsolmuş oluyorsunuz. O yüzden Robinson’un anıları bölümünde 17. yüzyıl İngiltere’sini çizmiştim ve ne güzelmiş evler, şehirler, gemiler çizmek diye rahatlamıştım.

 

L-Manyak’ın en sevilen karakterlerinden biri oldu. Hatta dergi sayfalarında da kalmadı, kitaplaştırdınız ve ciddi satış rakamlarına ulaştı. Neden bu kadar çok sevildi?

Çok uzun zamandır bu işi yapıyorum ama bunun püf noktasını çözebilmiş biri değilim.  Mesela televizyon dünyasından insanlar vardır “ben rating avcısıyım, neyin rating alacağını bilirim” ya da dağıtımcı “gişede bu film şu kadar iş yapar, bunlar tuttururlar” der. Ben tutturamam; bizim işimizde bir tane iş gelsin bu tutar ya da tutmaz diyemem. Okuyucuyu da o anlamda benim için çözmek pek mümkün değil. Şimdi de öyle, haftalık dergilerde bir tiplemeyi çok tutuyorlar ama aynı dergide başka bir tipleme belki çok daha komik ama o kadar ilgi göremeyebiliyor. Okuyucu her işte; sinemada, televizyonda bir samimiyet gördüğü zaman, o duygu ona geçtiği zaman seviyor. Bu bir kahraman da olabilir, loser (kaybeden) karakter de, anti kahraman da olabilir. Yeter ki işin içinde samimiyet olsun. Okuyucu, oradaki mizahı da alıyor, o karakterin tişörtünü alıp dolaşmak da istiyor. Loser da olsa, anti kahraman da olsa onu seviyor.

 

Robinson Crusoe  ve Cuma çok sevilirken bir taraftan da çok eleştirildi. “Çok argo ve küfürlü” eleştirileri yapıldı.

Ömrüm gitti bu eleştirilerden. 39 yaşındayım, Türkiye’de insanların küfürle ilişkisini çözebilmiş ve anlayabilmiş değilim. Çok küfürlü konuşan bir milletiz, büyük çoğunluk küfür kullanıyor. Sadece sokaktaki adam, pazarcı falan değil; hepimiz kullanıyoruz. Ama garip bir şekilde televizyonda, sinemada yapıldığı zaman uğraşmayı çok seviyoruz ya da birisi televizyonda ağzından kaçırdığında küfür üzerinden birilerini tokatlamayı, cezalandırmayı çok seviyoruz. Zeki Demirkubuz benim en sevdiğim yönetmendir, onun filmlerinde de küfür var. Küfür onun filminde olunca sanat oluyor, başkası yapınca küfür edebiyatı yapıyoruz. Bu konuya tuhaf bir şekilde takığız. Zeki Demirkubuz yapınca “Aaa ne kadar doğal”,  Recep İvedik yapınca “Aaa bu da düzeysiz'' diyoruz. Halbuki herkes aynı şeyi söylüyor. Kötü Kedi Şerafettin’i, Kunteper Canavarı’nı ya da başka karakterleri Türk Dil Kurumu, TRT spikeri Türkçesiyle konuşturamazsın, bu olmaz. Mizah dergisi aynen yansıtır, sansür yoktur. En yakın arkadaşınla muhabbet eder gibi mizah dergisiyle aranda bağ olması lazım. Öyle olunca da bunu dert etmemek gerekiyor.

Gelen tepkiler sizi etkiledi mi?

Müstehcen şeyler çizmedim zaten… ‘98 ya da ‘99 yılıydı, bir ihbar üzerine savcılık kamu davası açtı, o biraz canımı sıktı; bir şey olmadı, beraat ettik.  “Toplumun ar ve haya duygularını zedelemek ve cinsel duygularını tahrik etmek”le suçlandım. Birey olarak baktığın zaman okuduğun, askerliğini yaptığın, vergini ödediğin devletin bir gün gelip beni böyle bir şeyle yargılaması moralimi bozdu. Bu kafadaki hukuk sisteminin olduğu bir ülkede yaşıyor olma durumu, can sıkıcı. Gittim, ifade verdim. Koskoca cumhuriyet savcısı açmış dergiyi belirli balonları işaretliyor. Sen koskoca savcısın, benim için değerlisin, neden bunlarla uğraşıyorsun ki, o bir mizah dergisi okuyup, gülüp geçeceksin. Bizi frenlemedi ama genç çizerlerle ilgilendiğim Leman PAF Takımı’ında, O-Haa ve  Koala dergilerinde şunu tavsiye ettim: Küfür tabii olacak ama kıvamında kullandığınızda o bir tattır. Mesleki bir tavsiye olarak…

 

Küfür de iletişimle öğreniliyor. Cuma da küfrü Robinson’dan öğreniyor…

Evet, Cuma için öyle bir durum var. İlkel bir yerli kabilede doğup büyüdüğü için küfür bilmiyor. Benim yazdıklarımda uygun olmayan küfür yok. İnsanlar mizah dergilerinden küfür öğrenmezler. Bildikleri, duydukları küfürleri başka karakterlerin ağzından tekrar okuyorlar. Milletçe bu konuda maşallahımız var. Hulki Aktunç’un “Argo Sözlüğü” vardır; derya, deniz bir durumumuz var.

 

Cuma’nın farklı bir dili var. O dili yazarken zorlandınız mı? Daha çok kaligrafları merak ediyorum, şikayet ediyorlar mıydı?

Ben yazarken zorlanmadım. Çünkü Türkiye’ye gelen yabancılar, “Arap Bacı” karakteri, Afrikalı Kompela gibi futbolcuların kullandığı bir dil; benim sıfırdan yarattığım bir şey değil.  Ama Cuma’nın kendine has bazı sözleri vardı. Balonları Şevki Sayışman ve Fatih Kaan yazdılar, şikayetçi değillerdi hatta Şevki Abi bazen “Sen doğru yazıyorsun ben onu Cuma’nın diline çeviriyorum” diyordu.

 

Artık yeni maceralarını okuyamıyoruz. Robinson ve Cuma hala ıssız adada yaşamaya devam ediyorlar mı?

Issız adada yaşıyorlar. Koala’yı kapatmamızla birlikte Robinson ve Cuma da uzun bir tatile girdi. Bir gün hayata geçirebilir miyim bilmiyorum, şöyle bir hayalim var: Uzun metraj bir hikaye. Şimdiye kadar çıkan 8 kitap, dergilerde çıkan hikayelerin birleştirilmesinden oluştu. Uzun hikayeyi hiçbir dergide yayımlanmamış, sadece bir kitapta yayımlamak istiyorum. Çünkü haftalık dergi formatına uygun değil, devamı haftaya meselesi okuyucuyu sıkıyor. Şimdilik tatildeler.

 

Sinema içinde uygun karakterler, çizgi film ya da sinema filmi yapmayı düşünüyor musunuz?

Robinson ve Cuma’ya 97’de başladım, 98’den itibaren çeşitli yapımcıların dikkatini çekti ve teklifler de geldi. Bunların arasında “gelin bunu filmini yapalım” diyen çılgın yapımcılar da oldu, çok ciddi firmalar da. Birincisi bunu yapacaksam kendim yapmak istiyorum, kimseye emanet etmek istemiyorum. Uzun zamandır senaristlik de yapıyorum. Başka projelerde senaryo yazıyorum, başkası çeksin ona eyvallah onda bir sıkıntı yok ama Robinson ve Cuma’yı kimseye emanet edemedim, birkaç yerde buna takıldık. Bir dönem Zeki Demirkubuz’a süpervizörlük ederek onun direktörlüğünde hayata geçirmek için bir firma talip oldu ama bu proje de yarım kaldı.

 

Her ne kadar ıssız ada, iki oyuncu gibi görünse de ucuz bir proje değil. Bazı yapımcıların iştahını bu kabartıyor. “Ne güzel; bir mekan, iki de adam koy” gibi ucuza mal edip, çok para kazanmak isteyen yapımcılar da çıktı. Bir gün yapacaksam layıkıyla yapmak istediğim için bugüne kadar o teklifleri geri çevirdim. Ama bir noktadan sonra yapımcılara cazip gelmemeye de başlayabilir.  Layıkıyla yapmak istiyorum bunu çünkü başımdan çok kötü bir sinema tecrübesi geçti. O yüzden bir iş nasıl rezil olabilir, nasıl vezir olabilir çok iyi biliyorum. Mizah dergilerinde çizgi roman olarak iyi bir yer edindi, okuyucu da hakkını verdi. Bütün okuyuculara da müteşekkirim. Sinema filmi de “olmamış” dedirtmek istemiyorum. Mizah dergilerinde güldük, eğlendik ama sinema filminde o kadar gülmek zorunda değiliz. Mutlaka bizi kırıp geçirmek zorunda değil. Daha farklı bir damardan da işleyebiliriz.

 

Film projesi gündemde olduğuna göre oyuncuları da düşünmüşsünüzdür. Kimlerin oynamasını isterdiniz?

Düşündüm, hatta bazı isimlerle de görüştük ama isimlerini vermeyelim. “Israrla ben oynayayım” diyenler vardı, onları da ben istemiyorum.

 

Leman'dan sonra aylık L-Manyak’ta çizdiniz. Yine aylık dergilerde O-Haa ve Koala’da devam ettiniz, hatta siz kurdunuz.  Aylık dergiler kapandı, L-Manyak kaldı. Haftalık dergilerde de (Leman-Penguen-Uykusuz) aynı gelenek devam ediyor. Farklı bir dergi çıkmıyor, bunu neye bağlıyorsunuz?

Orta yaş üzeri okurlarla karşılaştığınız zaman bize “öğrenciyken mizah dergisi çok okurduk” derler. Mizah dergisi okurunun böyle bir tarafı var. Sürekli kendini yenileyen bir kuşak. Eski okurla şu andaki mizah dergisi okuru aynı değil, farklı bir kuşak geldi. Yeni kuşak internetle büyümüş, internetin olmadığı zamanları bilmiyor, tasavvur bile edemiyor. “Ne yapıyordunuz internet yokken”  diyen bir kitle. Sürekli dijital bir iletişim içindeler. O yüzden hızlı ve tek karelik bir şeyler tüketen, hayatı böyle yaşayan bir kitle olduğu için aylık bir dergi, çizgi roman okumak onlar için meşakkatli zahmetli geliyor. Bir espri varsa bana bir karede göster; okuyum, gülüyüm, paylaşayım, gitsin tadında bir okuyucu. Ama bir taraftan şu da var. Koala’da çok genç bir ekiple yola çıktık, usta bir kadro bir dergi çıkarsa, ne olur bilemiyorum. Haftalık dergilerde çizen ve çok sevilen çizerler bir araya gelse belki çok da satabilir. L-Manyak 100 binin üzerinde satışa ulaşan, Bahadır Baruter editörlüğünde çok iyi bir kadronun olduğu bir dergiydi. Haftalık dergilerin revaçta olması biraz da okuyucuların mizahı tüketme biçimiyle de alakalı. Haftalık dergilerdeki kısa öyküleri bile okumayanlar var.

 

Siz de geçtiğimiz yıl tekrar Penguen de “Olur Öyle Bazen” köşesini çizmeye başladınız. Bir süredir, kralın soytarısı “Sarı” karakterini çiziyorsunuz. “Sarı” nasıl doğdu?

Aylık dergilerde çizdiğim için haftalık periyotta bir şeyler yapmakta açıkçası zorlandım. Yıllarca 6-8 sayfa çizmeye alışmıştım. Metin Üstündağ bir karakter yapmamı tavsiye etti. Birkaç farklı şey çalıştım fikirlerden birisi de “Sarı”ydı. Kralın soytarısı; kralı eğlendirir, takla atar, şaklabanlık yapar ama öyle bir karakter olsun istemedim. Kralı güldürsün, eğlendirsin ama farklı bir damar olsun. “Sarı” soytarı gibi de değil kralın sağ kolu gibi; etkin ve acımasız bir tarafı da var. Hayatın o cool hali içerisinde eğlendirmeyi bilen bir karakter. Daha çok yeni, okuyucuyla bağ kurması için zamana ihtiyacı var.

 

Mizah dışında reklam ve senaryo yazarlığı da yaptınız. Yeni projeleriniz var mı?

Halkla ilişkiler ve reklamcılık okudum ve reklam yazarlığı yaptım. İşi çok sevdim. Çünkü “okulunu okuduk” muhabbeti vardır ya küstahlık anlamında değil… Okul bizi mesleğe dair çok iştahlandırdı. Eskişehir’de 5 yıl reklamcılık okuyunca bir an önce diplomayı alıp, İstanbul’a gidelim duygusu oluyor. İşe çok severek başlamıştım.  İşi sevdim ama sektörü maalesef sevemedim; işin gerçeği bu. Sektörün yapısı, ajans içerisindeki insanlar, bir de yaratıcı bölümde yer aldığınızda yaratan, üreten, farklı bir şeyler söyleyen biri olduğunuz zaman birçok engeli aşmanız gerekiyor. Çok genç 22 yaşında bir çocuk olarak da piyasanın kaşarlı kurtlarıyla baş edemedim. Askerden sonra karikatür dışında bir şey yapacaksam bu sinema olmalı dedim. Sinema için de televizyon bir altyapı. Sonuçta bir hikaye anlatıyorsunuz, televizyonda da nitelikli bir şeyler yapabilirsiniz.  Senaristlik üzerine kendimi geliştirmeye çalıştım, kitaplar okudum, ekip çalışmalarına katıldım vs. Ama asıl hedef sinema. Şu anda da iki proje var.  Televizyon içinde önümüzdeki sene için bir proje var.

 

Senaryosunu yazdığınız ve yönetmenliğini yaptığınız ilk film “Destere”ydi. Nasıl bir tecrübeydi sizin için?

Hayata geçen ilk sinema filmimdi ama yazdığım ilk senaryo değil. Daha önce yazdığım birçok senaryo vardı. Bu apar topar oldu. Yapımcı benden bir uyarlama korku istedi. Ben de mevcut gerilim filmlerini gözden geçirdim. “Testere” filminin ilkindeki Türkiye’de olsa meselesi üzerine kuruldu film. Aslında eğlencelik, ticari, gişe filmiydi. O da insanları eğlendirebilir. Başyapıt olarak yapılmış bir film zaten değildi. Ama o haliyle bile gerektiği gibi olamadı. Başta yönetmeni ben olmayacaktım ama çok alakasız birileri çıkınca yapımcıdan talep geldi. Ama ok yaydan çıktı, işler benim istediğim gibi gitmemeye başladı ama bunu fark ettiğimde iş işten geçmişti. Hem cast aşamasında hem çekim aşamasında özellikle montaj aşamasında iş benim kontrolümden çıktı. Hayatta her şey insana ders veriyor. Bu da bana şunu öğretti, film çekmek aslında marifet değil.  İstediğiniz gibi bir filmin şartlarını oluşturmanız gerekiyor önce yönetmen olarak. İyi bir yapımcıyla, size güvenen sizin de güvendiğiniz bir yapımcıyla yola çıkmanız gerekiyor. Bu maceramızda da kıssadan hisse dersimi almış oldum. Kötü bir film oldu. Birçok kişi sözlük sitelerinde hayal kırıklıklarını yazmış, hayal kırıklığına uğrattığım herkesten özür dilerim. İyi bir film çıkmadığının farkındayım, inşallah bunu telafi edecek fırsatlar çıkar.

 

Gişede başarısız değil, 250 binin üzerinde seyirci izlemiş...

Avrupa’yla birlikte 350 bin seyirciye ulaştı. Yapımcı maliyetini çıkardı ama ben manevi zarar gördüğüme inanıyorum.

 

Son Güncelleme: 04.07.2012 12:19
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Yorumlardan doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderene aittir.