‘Lazca ile mücadele kolları oluşturuldu’

İbrahim G. Açıkyer -ANF

 

Ankara - Cumhuriyetin ilanından günümüze değin tekçi, asimilasyoncu ve yasakçı-baskıcı devlet politikalarının eritmeye çalıştığı halklardan biri olan Lazlar, yeni anayasada farklılıkların ötekileştirilmeden dil ve kültürel haklarının güvence altına alınmasını istiyor. Bu amaçla Meclis’e anayasa teklifi sunan SIMA Laz Kültür ve Dayanıma Vakfı, “Değiştirilen Lazca yer isimleri iade edilmelidir. Lazca ve Anadolu’da konuşulan diğer diller ilköğretim ve üniversitelerde seçimlik ders olarak okutulmalıdır. Üniversitelerde Laz Dili ve Edebiyatı Enstitüleri açılmalıdır. Lazca yayın yapılmalıdır” diyerek, Lazcanın öğretilmesine yönelik her türlü yasaklamanın kaldırılmasını talep ediyor.

 

12 Eylül 1980’deki askeri darbenin ardından 1982’de hazırlanan ve “cunta anayasası” olarak da anılan anayasanın tekçi, ırkçı, ulus devleti kutsayan ve çoğulculuğu reddeden içeriği nedeniyle on yıllardır kültürler ve diller üzerinde yürütülen yasakçı, baskıcı politikalara yönelik yükseltilen sesler dikkat çekiyor. Bu politikaların son bulmasını isteyen kesimlerin 2 yıldır süren anayasa tartışmalarına katılımı da artıyor.

 

Cumhuriyetin ilanından beri Kürtler gibi Lazlar da asimilasyon ve tekçi politikaların dişlileri arasında öğütülmeye çalışılan bir halk.

 

Lazlar da yeni oluşacak anayasanın demokratik, özgürlükçü, çoğulcu ve katılımcı esaslara uygun bir formatla hazırlanmasını isteyen kesimlerden. SIMA Laz Kültür ve Dayanışma Vakfı, Laz dili ve kültürünün korunup geliştirilmesi ve özgürce yaşanması talebiyle geçtiğimiz günlerde TBMM Anayasa Komisyonu’na anayasa teklifi sundu. Vakıf, sunduğu metinde Lazların tarihi, kültürü ve dilleri hakkında bilgilendirmede bulunurken, Kürt illeri olan Dersim, Elazığ gibi kentlerin isimlerinin Türkçeleştirilmesini örnek vererek, benzer uygulamaların Laz dili ve yerleşim yerlerine yönelik de gerçekleştirildiğine vurgu yapılıyor.

 

ASİMİLASYONUN RÖTÜŞU: KÜRT MEMET, LAZ ALİ DEMEYELİM

Lazların 1924 Anayasası’nın hazırlandığı dönemden itibaren gösterdiği tavrın, ulus devlet politikalarını hayata geçiren devlete eklemlenmek olduğu aktarılan metinde, “Bu nedenle Lazların asimilasyonu, fiili baskıya dayalı bir yıldırma politikasından çok, psikolojik ve sosyolojik yöntemlerle gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. 1934’de Soyadı Kanunu ve İskan Kanunu’nun yürürlüğe girdiği dönem azınlıkların Türkleştirilmesi ve asimilasyonuna ilişkin politikalarının dönemin hükümeti ve TBMM için nasıl bir önem taşıdığını, bu kanunların yürürlüğü öncesi mecliste yapılan tartışmaları aktarmakla daha iyi anlaşılacağı kanısındayız. Dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Soyadı Kanunu ile ilgili meclis tartışmalarında kanuna ilişkin düşüncelerini şu sözlerle ifade etmiştir: ‘…Niçin şimdi de Kürt Memet, Çerkes Hasan, Laz Ali diyelim? Bir kere bu egemen olanın zayıflığını gösteren bir şeydir. Hâlbuki Türk unsuru en çok özümleyen unsurdur. Bu ayrılıkları bırakmak doğru değildir…’ Yine ‘İşte Cumhuriyet'in, Kemalist inkılâbın en önemli işi ana dili Türkçe olmayan bu milletlere Türklüğü ve Türkçeyi benimsetmektir. O milletleri Türklük içinde eritmek, yok etmektir. Dilini, kültürünü ve öz benliğini dillerden ve tarihlerden silmektir. Kanun bu sonuca ulaşmak için yapılmıştır.’ şeklindeki ifadeler kanun metninin amacını oldukça açık bir şekilde özetlemektedir” ifadeleri yer alıyor.

 

CHP’NİN 1944’TEKİ ASİMİLASYON RAPORU

Metinde CHP’nin 9. Bürosu tarafından 1944 yılında bir Azınlık Raporu hazırlandığı ve bu raporda gayrimüslimlerin yanında Müslüman ancak Türk olmayan halklara yönelik bakışın ortaya konarak uygulanacak asimilasyon politikalarının ayrıntısıyla anlatıldığı belirtilerek, şöyle alıntılarda bulunuluyor: “Raporun Lazlarla ilgili bölümleri hayli düşündürücü bir içeriğe sahiptir. Lazların toplu yerleşime sahip oldukları ve bu yüzden asimile edilmelerinin zor olduğu belirtilerek, iç bölgelere dağıtılmaları ya da bunun mümkün olmadığı hallerde verimli Laz köylerine Türk nüfusun yerleştirilmesi istenmektedir. Raporda ayrıca Lazların sınır boylarından iç kesimlere kaydırılması, toplu yaşamalarına engel olunması, bunun mümkün olmadığı hallerde de en zengin ve verimli köylerden başlayarak buralara yüzde 50 oranında Türk yerleştirilmesi ve okullar kurulması önerilmiştir.”

 

YER İSİMLERİ TÜRKÇELEŞTİRİLDİ AMA HALK YİNE ASİMİLE OLMADI

Yer adlarını değiştirme çabalarının 1950’lerden itibaren devam ettiğine işaret edilen metinde, “Bu bölgedeki kasaba, köy, akarsu ve belli başlı belde ve mahallelerin halk tarafından kullanılan tarihsel isimleri değiştirilmiş ve yeni Türkçe isimler verilerek değiştirilmiştir. Bugün kamusal alandaki uygulamalarda köy, mahalle, akarsu, belde, kasaba isimleri Türkçe halleri ile kullanılmaktadır. Ancak, bölgede yaşayan insanlar için bu değişikliğe uyum sağlanamadığından eski biçimleri ile sözlü dilde kullanılmaya devam edilmektedir. Bu ise birçok alanda karışıklığa meydan vermekte, kamusal alana ilişkin duyurularda nerenin kastedildiği çoğu zaman anlaşılamamaktadır. Yer isimlerinin değiştirilmesinde, o yerin fiziksel özelliği, orijinal adın fonetiği, o yerle özdeşleşmiş bir isim, ya da genellikle bölgede çok bulunan ırmak, dere, köprü, su ile başlayan ya da biten isimler verilmiştir” diye belirtiliyor.

 

‘DİLİMİZİ KAYBETMEKLE YÜZ YÜZEYİZ’

Vakfın Yönetim Kurulu Üyesi Av. Hasan Oral, dili bir topluluğu meydana getiren bireylerin; ihtiyaçlarını ve duygularını iletmede kullandıkları simgeler bütünü olarak tanımlanabileceğini ifade ederek, “Dil, sözlü veya yazılı olarak kültürlerin kuşaktan kuşağa geçmesini sağlar. Yazılı olmayan, günlük hayatın her anında kullanılmayan diller zamanla yazılan ve işlenen diller içinde erir, yok olur. Bunun için hakim uluslar asimile etmek istedikleri bir toplumun üyelerinin bir araya gelip dillerini kullanmalarını engellemiştir. Örneğin Türkiye'de tek parti döneminde, ''Vatandaş Türkçe konuş'' diye baskılar görülmüştür. Lazların kendi dilini yakın bir tarihe kadar yazamaz, işleyemez bir durumda bulunuşu ve Lazcanın güvence altına alınmasına ilişkin haklara sahip olunmayışı, giderek Lazcayı kaybetmemize yol açmaktadır” dedi.

 

‘LAZCA İLE MÜCADELE KOLLARI OLUŞTURULDU’

Türkiye’nin kuruluş döneminde devletin politikalarını uygulayabileceği, dönüştürücü bir güçten yoksun olması ve Lazların yaşadığı bölgelerin merkezden uzak oluşunun geniş anlamda asimilasyon politikalarının uzun bir dönem etkisiz kalmasına neden olduğuna dikkat çeken Oral, “Okullarda Lazcanın kullanılmamasına yönelik gösterilen çabalar da sınırlı, dolayısıyla kitlesel bir dönüşüm için yetersizdi. Ancak, iktisadi bir değişimin gerçekleşmesi ve bölge ekonomisinin ulusal pazara eklemlenmesi merkezin kültür politikalarının etki alanını genişletmiştir. Bu dönemde devletin Laz diline ilişkin getirdiği en önemli yaptırım, 1929 yılında Sosyalist düşünür Lazlar tarafından çıkarılan Mç’ita Muruntskhi (Kızıl Yıldız) adlı gazetenin 29 Eylül 1927 tarih ve 5664 sayılı kararla Türkiye’ye sokulmasının yasaklanmasıdır. Bu tarihten sonra Lazcanın asimilasyonuna ilişkin iki büyük politikanın gerçekleştirildiğini görmekteyiz. Bu politikalardan ilki Lazların yaşadığı bölgelerde eğitim veren okullarda ‘Lazca İle Mücadele Kolları’nın kurulması iken, diğeri ise ‘Vatandaş Türkçe Konuş!’ kampanyasıdır” ifadelerinde bulundu.

 

UZUN SÜRELİ VE YOĞUN ASİMİLASYON

“Tehlikedeki Diller İçin Yaşayan Lisanlar Enstitüsü ve National Geographic tarafından düzenlenen brifingde, dünyada konuşulan dil sayısı 7 bin olduğu, ancak her yedi bin dilden birinin iki hafta içinde yok olduğu, bir dili kaybettiğimizde de, o dile ait müzikler, mitler ve yüzyıllardır biriken bilgiyi de kaybettiğimiz tespiti yapılmıştır” diyen Oral, şunları söyledi: “Ülkemizde azınlık olarak sayılmayan Lazlar, uzun süreli ve yoğun asimilasyon uygulamaları nedeni ile kültürü ve dilini hızla kaybetmektedir. Özne, nesne diyalektiğinde insan, kendisini merkezi bir konuma yerleştirince doğayı da yaşadığı çevreye hükmetme bağlamında öteki konumuna yerleştirdi, bu duruma tamamıyla hâkim olunca da, kendisine başka ötekiler bulma istenciyle çevresinde olan insanları ötekileştirmeye başladı. İnsan, doğası gereği güçlü olma ve sürekli olarak kendisine bir anlam yükleme mücadelesi verdi. Ama kendimizin olduğu kadar, öteki insanların da özgür, eşit, her türlü tahakkümden uzak bir hayata sahip olmasını istemeyi kişiliğimizin olmazsa olmaz bir vasfı saymak, kimliğimizi böyle tanımlamak bizim elimizdedir. İnsanî bakımdan değer taşıyan da, farklılıkları ötekileştirmeden kendi kültürümüzü yaşayabilmektir.”

 

Oral, dünyada neredeyse hiçbir devletin nüfusunun homojen olmadığını, devletlerin kendi sınırları ve sınırlarına yakın bölgelerde yaşayan azınlıkları ve etnik grupları bazen ulusal bütünlüklerine yönelik birer tehdit, bazense sürekli ihtiyatlı politikalarla yaklaşılması gereken gruplar olarak değerlendirdiğini dile getirdi. Oral, “Bir etnik grubun ya da azınlığın doğal ve kendinde saklı gördüğü bir hak, devlet için kendi varlığına yönelik bir tehlike olabilmektedir. Devletin kendine yöneldiğini düşündüğü tehlikeye karşı gösterdiği tutum, bazı hallerde etnik grubu ya da azınlığı var eden etik, dil, din gibi değerleri ortadan kaldırmaya yönelmektedir” diye belirtti.

 

‘SORUN DEMOKRASİ VE İNSAN HAKLARINDAN UZAK ANLAYIŞTIR’

Lazlara yönelik asimilasyon politikalarının günümüzde de sürdüğünün altını çizen Oral, “Ulus devletlerin, azınlıkları, uzun dönemli çabalarına rağmen, hala asimile edemediklerinin görülmesi ve bundan sonra da edemeyeceklerinin anlaşılması; azınlık ile ulus devlet arasındaki uzlaşmanın dış müdahale ile sağlanabileceği gerçeğinin kavranması, sorunun uluslar arası düzeye taşınmasının nedenleri olmuştur. Insan haklarının bu yönü, ülkemizde Laz halkının yaşadığı asimilasyon politikaları açısından baktığımızda bile büyük bir anlam ifade etmektedir. Lozan Anlaşması’na göre Islam dinine mensup olması nedeni ile ülkemizde azınlık sayılmayan, iç hukukta da dili ve kültürü hukuki koruma altına alınmayan ve hatta unutturulmaya çalışılan Laz halkına ilişkin asimilasyon politikaları insan hakları ihlali; bu halkın kendi dil ve kültürüne sahip çıkması yönünde vermiş olduğu mücadele ise insan hakları mücadelesi olarak görülebilir. Dolayısıyla devletin, uluslar arası ve ulusal mevzuatı öne sürerek Laz halkının dilini, kültürünü, hatta kendisini yok sayması, bu kültürü korumaya çalışanları suçlu statüsüne sokmamalıdır. Tam tersine insan hakları ihlali, acil imzalaması gereken uluslar arası metinleri imzalamayan ve bu metinleri iç hukukta uygulamayan ülkemizin, demokrasiyi ve insan haklarını içselleştirmemesinden kaynaklanmaktadır” dedi.

 

TALEPLER

Lazcanın yok olmak üzere bir dil olduğunu, devletin bu konuda pozitif yükümlülükler almasını talep ettiklerini ifade eden Oral, somut olarak önerilerinin ve anayasada yer almasını istediklerinin “Devlet, Anadolu’da yaşayan halkların dilinin ve kültürünün yaşatılmasında pozitif yükümlülükler alır” hükmünün yer alması olduğunu söyledi.

 

Oral, taleplerini şöyle sıraladı: “Değiştirilen Lazca yer isimleri iade edilmelidir. Lazca ve Anadolu’da konuşulan diğer diller ilköğretim ve üniversitelerde seçimlik ders olarak okutulmalıdır. Evde konuşulan Lazca ile yok oluşun önüne geçilememektedir. Üniversitelerde Laz Dili ve Edebiyatı Enstitüleri açılmalıdır.

 

TRT’de Lazca yayın yapılmalıdır. Lazcanın öğretilmesine yönelik her türlü yasaklamalar kaldırılmalı, Laz kurumlarının Lazca öğretmesine yönelik çabaları teşvik edilmelidir. Vakıf olarak yaptığımız her türlü çalışma tüzüğümüzde belirtilen amaçları hayata geçirmeye yöneliktir.”

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.