İyi Türkçe konuşamadığı için yediği dayakları unutamıyor

Urfa’da ilköğretim öğrencisi iken, öğretmenlerinin arzuladığı düzeyde Türkçe konuşamadığı için dayak yiyen, hakaretler işiten Faruk, çocuk aklıyla anlam veremediği tektipleştirmeyi, şiddeti ve öğretmenleriyle olan ilişkilerini Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı. 

Röportaj: Cankız Çevik / siddethikayeleri.com


Urfa’da yaşayan, bir Kürt çocuğu olarak ilkokul yıllarınız nasıl geçti?

Eğitim hayatı benim için biraz sancılı, sıkıntılı bir dönem oldu. Bunun sebebini özellikle 1980 darbesi sonrası okullardaki tektipleştirme uygulaması ile açıklayabiliriz. Ailem, Urfa’nın bir ilçesinde yaşıyordu. Bölgede hala zorunlu göç ve kan davaları ile 1980 darbesinin etkileri ağır bir şekilde sürüyordu. Okullarda 3 numara saç, tektip önlük gibi uygulamalar vardı.

1990’lı yılların başlarında eğitime başladın, değil mi?

Evet, 1992-93 yıllarıydı galiba. Ben okul müdürümüzü hiç unutamıyorum; Mustafa Hoca. Kendisi de Kürt kimliğine sahip, bölgenin insanlarındandı; ancak çok sert bir adamdı. Feodal bir aileden gelmişti, yani aşiret çocuğuydu. Ailesi 1978 sonrasında devletin yanında yer almış, devlet tarafından silahlandırılarak korucu olmuş, PKK ile çatışmış bir aileydi. Zaten bu çatışmalar yüzünden, korucu olmayı kabul ettikleri için aylarca köylerinden dışarıya çıkamadıkları olmuş. Benim şimdiki düşünceme göre Mustafa Hoca’nın bize uyguladığı baskı, o dönemden kalma bir öfke ve kinin dışavurumuydu. Bütün bir okulu rahatlıkla sıra dayağına çekebilen, böylesine diktatör bir adamdı. Saddam gibi biriydi bizim gözümüzde. Örneğin saç konusunda asla affetmezdi. Bütün erkeklerin saçları 3 numara olmak zorundaydı. Biz berbere gider, o zamanlar kullanılan eski tip, saçı yolarak kırpan makinelerle tıraş olurduk. Ancak okula geldiğimizde Mustafa Hoca beğenmezdi. Onun odasında zaten bir makine vardı, kendisi bir daha saçımızın üzerinden geçerdi. O dönemki fotoğraflarımı bir göstersem… Hepimiz aynıyız; önlüğümüz, saçımız... Sanki orası okul değil de, açık cezaeviymiş, biz de cezaevinde çalıştırılan çocuklarmışız gibi.

Gittiğin okulda Türk çocukları da var mıydı?

Sonuçta orası bir ilçe, Hükümet Konağı, Belediye, diğer devlet kurumları var, illa ki buralarda görev yapan kişilerin çocukları da vardır. Benim gittiğim okul ilçenin popüler, iyi bir okulu olduğu için memur çocukları da vardı. Fakat biz onları hiç bilmez, tanımazdık açıkçası. Onlar bizden ayrı tutuluyordu. Sonradan ben de düşündüm, “Ben neden o çocukları hiç görmedim? Nerede, hangi sınıfta okutuluyorlardı acaba?” diye. Çünkü, teneffüslerde bile onları bahçede gördüğümü hiç hatırlamıyorum. Benim bir tane bile Türk arkadaşım olmadı ilkokulda.

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Başkanı Osman Baydemir, 2012'de yaptığı bir açıklamada, "Türkçe'yi dayak yiye yiye, maşayla tırnaklarımıza vurula vurula öğrendik" demişti.

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Başkanı Osman Baydemir, 2012′de yaptığı bir açıklamada, “Türkçe’yi dayak yiye yiye, maşayla tırnaklarımıza vurula vurula öğrendik” demişti.
_____________________________________________________________

Okuldaki öğretmenleriniz nasıl insanlardı, sizlere davranışları nasıldı?

Birinci sınıftayken gerçekten çok iyi bir hocamız vardı. Kendisi kadın bir öğretmendi ve bize çok şey kattı. Ancak bizi bir sene eğittikten sonra gitti ve ikinci sınıfta Nazmi Hoca geldi, ki kendisi benim çocukluğumun en büyük travmasıdır. Nazmi Hoca, şiddete meyilli, Osmaniyeli bir adamdı. Biz okula başladığımızda doğru dürüst Türkçe konuşamıyorduk. Sonuçta sana dayatılan, okula başlayana dek evinde, mahallende hiç duymadığın bir dil. Okulda dahi bahçede, eğer olur ya, paran olur da ayda yılda bir gidecek olursan kantinde, okul görevlileriyle hep Kürtçe konuşurduk. Öğretmenlerimize dahi Kürtçe sorardık ama hemen okulda olduğumuzu hatırlayıp Türkçe sormaya çalışırdık ama çok zor olurdu. Yarım yamalak konuşuyor, derdimizi dahi anlatamıyorduk.

Kürtçe soru sorduğunuzda öğretmenleriniz sinirlenir miydi peki?

Evet, bazıları çok sinirlenirdi. Örneğin, yine bölgenin insanı olan müdür yardımcısı Orhan Hoca da sıkça şiddete başvuran bir insandı. Ben ondan çok dayak yedim ama neden böyle bir yapısı olduğuna hiç anlam veremedim. Kendisi aslında normal bir ailenin çocuğu olarak, kendi halinde yetişmiş bir insandı. Hala kendi ilçesinde eğitmenlik yapıyor. Mesela bir gün, derse geç kaldığımız için öğretmen, birkaç arkadaşımla beni sınıftan attı. Dışarıda müthiş bir soğuk vardı. Orhan Hoca da bizi dışarıda görünce, “Siz neden derste değilsiniz?” diye kızarak, bizi kendi odasına aldı. O “metre” denen, niçin kullanıldığını da hiç anlayamadığım 1 metre boyunda, kalın tahtayı çıkarttı ve onunla zaten soğuktan donmuş olan ellerimize öyle bir vurmaya başladı ki… Ben çok iyi hatırlıyorum, ellerimi bir süre tam olarak açıp kapatamamıştım. Bu sadece derse geç kaldığımız için miydi? Bu neyin öfkesiydi? Tabi biz de öfke duyduk bu davranış üzerine ve son dersi bekleyip daha sonra okuldaki tüm afişleri, haritaları, panoda, sınıfta asılı ne varsa hepsini sobaya koyup yaktık. Ertesi gün yaptığımız duyulunca bir o kadar dayak daha yedik.

Çocukluk travmanız olarak andığınız bir diğer öğretmeninizden bahsediyordunuz…

Nazmi Hoca, ilkokul ikinci sınıftayken öğretmenim olmuştu. Dönemin müfredatına göre ödevler, ezberler verir ve istediği şekilde yapamadığımızda az önce bahsettiğim tahta metrelerle önce sıra dayağına çeker, ardından da tek tek tahtaya çıkartıp kafamıza, gözümüze, diz kapaklarımıza, baldırlarımıza vururdu.

Okulumuzdaki sınıflar hiç temizlenmezdi. Yerler bir karış toz içinde, sınıf tahtası, duvarlar kir pas içinde olurdu. Bir gün ne yaptığımı hatırlayamıyorum, büyük ihtimalle Türkçe bir kelimeyi yanlış söylemişimdir. Nazmi Hoca beni tahtaya çıkarttı. O gün beni öldüresiye dövdü. Koca bir adamı dahi öyle dövemezsin, kaldı ki ben küçücük çocuktum daha. Elleriyle, yumruklarıyla, tahta metreyle vurdu; onunla yetinmeyip beni yere yatırdı ve ayaklarıyla tekmeledi. Ben çöp bidonuna kadar uçtuğumu hatırlıyorum. Diğer öğrenciler de seyrediyorlardı bu vaziyeti. Onların da benden farkı yok tabii, diğer günlerde de onlardan biri dövülürken ben izlemek zorunda kalıyordum. Sonunda ders bitiş zili çaldı da beni dövmeyi öyle bıraktı diye hatırlıyorum. Benim o okuldan alınmam da zaten annemin bir gün bana banyo yaptırırken vücudumdaki morlukları görüp, durumu anlaması üzerine oldu.

Aileniz öğretmeninizden şikayetçi oldu mu?

1980 darbesi üzerinden henüz 15 sene bile geçmemişti. Benim ailem o dönem, hem baba hem de anne tarafımdan çok acı bedeller ödemişti. O yüzden her şeyi, “Aman çocuklar bilmesin” düşüncesiyle çok gizli konuşurlardı. Yeterince korkutulmuş, bastırılmış durumdalardı. Bu sebepten beni ancak sessizce okulumu değiştirerek kurtarabildiler.

Nazmi Hoca hala aynı okulda mı öğretmenlik yapıyor?

Ben sonradan, daha batıda yer alan bir şehirdeki bir okulda müdür olduğunu duydum. Sanıyorum bulunduğu okulda azınlık da olsa Kürt çocukları vardır. Aradan yıllar geçti, şimdi o çocuklara nasıl davranıyordur bilmiyorum ama umuyorum ki geçmişte bizleri eğittiği şekilde, faşistçe eğitmiyordur. Bize yaptıkları tamamen Türkçe okuyamamam, konuşamamamdan kaynaklı bir şiddetti.

2010 yılında, anadilde eğitim talebiyle yapılan bir basın açıklamasından bir kare.

2010 yılında, anadilde eğitim talebiyle yapılan bir basın açıklamasından bir kare.
______________________________________________________________________

Şimdi o öğretmeninle karşılaşma imkanın olsa ona ne söylemek isterdin?

O, şu an bir okulda müdür ya da müdür yardımcısı. Sistem onu bu şekilde terfi ettirmiş. Ben, karşısına çıkıp adımı-soyadımı, ilçenin ve okulun isimlerini söyleyerek, “O günleri hatırlıyor musun?” demeyi çok isterdim. Acaba onun için o günle bugün arasında bir şeyler değişti mi, yoksa hala öğrencilerine karşı aynı şiddet dolu yaklaşımı sergiliyor mu diye merak ediyorum. Ama bir yandan da karşısına çıkmaktan çekiniyorum. Belki ondan alacağım cevaplar benim için tekrar travmatik bir durum yaratabilir.

Peki ilişkileriniz tüm öğretmenlerinizle bu şekilde miydi, yoksa sizde iyi izler bırakan öğretmenleriniz de oldu mu?

Çoğunluk böyleydi, diyebilirim. Ancak ilkokul beşinci sınıfta Erzincanlı Hamdi Hocamız vardı mesela. O, hakikaten çok iyi bir insandı. Bizi ödüllendirmeyi bilen, bize değer veren, sadece eğitim değil, her konuda bizi bilgilendirmeye çalışan, çok sabırlı, rahat bir adamdı. Kürt kökenliydi ama okuldaki ilişkimizde bunun hiçbir önemi yoktu, o en başta çok iyi bir “insan”dı. Zaten bir insanın Kürt, Türk, Arap ya da Çerkez olması çok da önemli değil. Onun bizlere yaklaşımı, bir şeyler öğretmeye çalışırkenki tatlı dilliliği, iyimserliği tamamen insaniydi ve hala unutamadığım bir öğretmenimdir. Her Perşembe Hamdi Hoca benimle, arkadaşım Hasan’ı görevlendirirdi. Onun arabasına gider, aldığı bir kutu çikolata veya gofreti getirir bütün sınıfa dağıtırdık. Bu, bizim için ayrı bir mutluluktu. Böyle ödüllendirilmek çok güzeldi. Yakın zamanda da sınıftan bir arkadaşım bir şekilde kendisine ulaşmış ve Hamdi Hoca da benim ve birkaç arkadaşımın daha telefonunu istemiş. Nasıl olduğumu öğrenmek için aradı ve çok mutlu oldum.

Hamdi Hoca bizim okulda fazla duramadı. Bizi eğittikten sonra eş durumundan dolayı Erzincan’a tayin oldu. Hala da orada bir ilköğretim okulunda müdür yardımcısıymış. İnanıyorum ki bizden sonraki öğrencilerini de bu insani yaklaşımıyla eğitmeye devam etmiştir. Bizim ülkemiz zaten onun gibi duyarlı öğretmenlere aç, elbette var böyle öğretmenler ama az olduğunu düşünüyorum.

Sizce tek bir kültürün egemenliğinde olan tektipçi eğitim sisteminin sürdürülmesinde neden bu kadar ısrar ediliyor?

Bu durum sadece eğitim sistemi içerisinde değil ki. Kamuda, özel sektörde, cezaevlerinde, kışlalarda, toplumsal hayatın birçok alanında sadece Kürt olduğumuz için şiddete, ayrımcılığa ve ötekileştirmeye maruz kalıyoruz. En temel insan haklarımızı savunduğumuzda, örneğin “Ana dilde eğitim haktır” dediğimizde ise “bölücü” veya “terörist” olarak kodlanıyoruz.

Bir çocuğun eğitim hayatında yaşadıkları onda çok travmatik etkiler bırakabiliyor. Mesela; ben bu yaşıma gelmiş ve Hamdi Hoca’yı unutamamışsam, bu onun güzel bir insan olmasındandır. Ve yine ben Nazmi Hoca’yı da hala unutamadıysam, bu da onun insani olmayan yaklaşımından dolayıdır. O yaşta bir çocuğa uygulanan şiddet seneyle, dönemin şartlarıyla açıklanamaz. Biz çocuktuk, onun evlatları gibi olmalıydık…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.