‘Hasan Dağı Hasan Dağı, eğil eğil de bir bak!’

SIDIKA SU (SİVAS 1923 / İSTANBUL 18 EKİM 2006)

Hayatını eşi Ruhi Su ile beraber ülkemizdeki demokrasi mücadelesine adayan Sıdıka Su’yu, 18 Ekim 2006'da son yolculuğuna uğurlamıştık. Sıdıka Su,  Ruhi Su'nun 1985 yılında ölümünün ardından son nefesine kadar bu güzel geleneği yaşatmaya çabaladı, durdu.

 

Bu gün bu gelenek oğlu Ilgın Ruhi Su ve Ruhi Su Dostlar Korosu'ndan öğrencileri tarafından yaşatılıyor. Bu sene içerisinde bu amaçla bir de dernek kuruldu: "Ruhi Su Kültür ve Sanat Derneği"Dernek, Ruhi Su'nun 100. doğum yılı nedeniyle Mayıs 2012'de başlayan "Ruhi Su 100" kutlama etkinliklerini bu gün de sürdürüyor. Bu güzel geleneği bizden sonraki kuşaklara taşıma görevi bizlerde. Gücümüzü de iki büyük ustanın mücadelesinden alıyoruz. Bu gün de yolumuzu aydınlatıyorlar.

 

Ölüm yıldönümünde Sıdıka Su'yu daha çok kendi anlatımıyla bir kez daha analım:

 

Sıdıka Su 1923 yılında Sivas’ta dünyaya gelir…

 

Çocukluk yıllarından aile ortamında türkülerle tanışır.”… Ruhi Su’yu tanımadan önce Aşık Veysel'i tanıyordum. O zaman Şarkışlalı Âşık Veysel Sivas'a geldiğinde bizim mahallemize gelirdi. Bulunduğumuz ortam itibariyle çocukluğumuz önemli bir kültürel zenginlik içerisinde geçmişti. O dönemde Alevi'ler, Kürt'ler, Ermenilerle iç içe bir çocukluk dönemi yaşamışlık. Onun için kendimi çok şanslı hissediyorum…”

 

İlkokulu Sivas’ta bitirir. Babasını kaybedince ağabeyinin yardımıyla ortaokulu ve liseyi Bursa’da tamamlar.

 

Ruhi Su’yu önce sesiyle, TRT Ankara Radyosu’nda yaptığı programlarda tanır.”… Ruhi Su’yu ben bu programlarda sesi ile tanımış oldum. Onu da şöyle dinledim. Benim ağabeyim Ankara'da Ziraat Fakültesi’nde okuyordu o sıralar ve Ruhi Su ile arkadaştılar. Radyoda söylediği zaman bizi uyaran kişi ağabeyim olmuştu. Ruhi Su’nun kendisinden önce sesi ile tanıştım. O yıllarda henüz ortaokul lise öğrencisiydim. Ruhi 1943-45 yılları arasında radyoda türküler söylüyordu, 15 günde bir Pazar günleri "bas bariton Ruhi Su" anonsu ile açılan bir programdı bu. O zaman Türkiye'de tek radyo vardı, O da TRT Ankara Radyosu... Ruhi Su o zaman Pir Sultan Abdal, Ali İzzet, Muhyi, Dertli ve daha birçok Alevi ozanlarından deyişler seslendiriyor. Pir Sultan'dan "Gelin canlar bir olalım”ı, Ali İzzet’ten "Bir Allah'ı tanıyalım ayrı gayrı bu din nedir?"i ve Muhyi’den "Zahit bizi tan eyleme" isimli deyişleri söylüyor. (Ben o sıralar ortaokul öğrencisiydim ailece, annem ve ağabeylerimle beraber evde radyonun başına geçer Ruhi Su’nun radyo programında söylediği türküleri dinlerdik. Annem Ruhi Su’nun sesini ve söylediği türküleri çok severdi. O dönem, Ruhi Su hem Ankara Devlet Opera ve Balesi’nde solist sanatçı olarak çalışıyor hem de radyo programları yapıyordu. Operada çalışırken ziraat mühendisi olan en büyük ağabeyim Necmi Umut’la tanışmışlar, arkadaş olmuşlar. Ruhi Su’yu ağabeyimin anlattıklarından biliyordum”…

 

Bursa Lisesini bitirir. Hukuk eğitimi almayı düşünürken Bursa Cezaevi’nde ziyarete gittiği Nazım Hikmet, Sıdıka Su’nun hayatını değiştirir. Şairle görüşmelerini sürdüren Su, felsefe eğitimi görmeye karar verir.“… Liseyi bitirdikten sonra (1945) Ankara'da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin Felsefe bölümüne girdiğimde artık bilinçli bir öğrenciydim. Yani düşünebilen, politikayı anlamaya çalışan, türkülerin ve sanatın içinde olan biriydim artık…”

 

Sıdıka Su Ankara DTCF’nde okurken Halk Evlerine de devam eder.”… O yıllarda halk evlerinde şiir ve türkü matinelerine devam ediyordum. Ben Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'ne başladığım zamanlarda Ruhi Su'nun da bu fakültede bir korosu vardı. Ben de hemen o koroya korist olarak katıldım. İlk tanışmamız da şöyle oldu; Nezihe Aras, Ruhi Su ve ben bir gün okul çıkışı birlikte Ulus'a kadar yürüdük. Yürüyüş sırasında konuşmaya çalışmama, ona bir şeyler anlatmama rağmen Ruhi benimle hiç konuşmadı ve sürekli dinledi. Ancak gideceğimiz yere gelip ayrılırken bana "kusura bakma bu akşam operaya çıkacağım, havanın soğuk oluşundan dolayı seninle konuşamadım, nasıl olsa sonra görüşürüz" dedi. Böylece o gün ilk kez tanışmış olduk. Ondan sonra Ruhi Su’nun korosuna devam ettim. Ancak bu fazla sürmedi. Çünkü bu koroyu yasakladılar. Sonra bir ara tekrar bir koro kuruldu ve yine yasaklandı. Ancak arkadaşlığımız bu korolarda başlamış oldu. Bu arkadaşlık karşılıklı saygı çerçevesinde bir dostluktan ibaretti. 1949 senesinin sonlarına doğru ağabeyim Ankara'ya tayin oldu ve annemle birlikte Ankara'ya taşındılar. Ben de öğrenci yurdundan ayrılıp ailemle birlikte oturmaya başladım. Yine bu günlerde Ruhi Su hem ağabeyimin hem de benim arkadaşım olarak bize gelip gidiyordu. Annem de türküleri sevdiği için Ruhi’yi beğenerek dinliyordu. 1950 yılında benim rahatsız olduğum bir gün Ruhi bize geldi. O akşamki sohbette ilk kez birbirimizi karşılıklı olarak tanıma imkânı bulduk. Türkülerden bahsettik, bizim ailece türkülere ne kadar bağlı olduğumuzu öğrendi. Âşık Veysel'den bahsettik, geç saatlere kadar beraber türküler söyledik. Hatta benim bu kadar çok türkü bilmeme şaşırdı. Böyle güzel bir geceden sonra Ruhi ayrıldı ve sabahleyin beni telefonla arayarak buluşmak istediğini söyledi. Zannediyorum aramızdaki ilk duygusal yakınlık o akşam başladı…”

 

Sıdıka Su, Ruhi Su ile ertesi gün buluşur. “ Böylece Ruhi Su’yla ertesi gün buluştuk. Arkadaşlığımızın artık bir sevgiye dönüştüğünü ve bunu kabul etmemiz gerektiğini söyledi. Bende buna hiç itiraz etmedim ve aramızdaki sevgi bu şekilde başladı. Yani arkadaşlığımız sevgiye dönüştü. Bu zaman zarfında ikimiz de ilerici insanlar olarak o zamanki siyasi mücadele içerisinde aynı paralelde olduğumuzu anladık.

 

Bu şekilde aramızdaki ilişki gittikçe gelişti, çok yönlü olmaya başladı. Daha önce aynı siyasal yapılanma içerisinde bulunduğumuzu bilmiyorduk. Yani demek istiyorum ki, Ruhi ile birbirimizi çok yönlü olarak anlamamız söz konusuydu. Tabi aramızda çok fırtınalar kopmuş olabilir, çok şeyler olmuş olabilir ama biz bir kere türkülerde anlaşmıştık.

 

Temel olgu türkülerdi. İkincisi ise, ideolojimiz, yani siyasi düşünce bakımından birlikteliğimizdi. Bu dönem içerisinde birbirimize tam manasıyla âşık olmamız 1950 senesi baharı diyebiliriz. Ruhi Su ileri görüşlü bir insandı. Her ikimiz de verici insanlarız. Ruhi Su insancıl, sosyalist bir adamdı. Türküyü çok seviyordu. Ben de öyle. Ben hala türkü söylüyorum. Ailelerimiz de çok uyumluydu. Ailem annem, ağabeylerim ilerici insanlardı. Dolayısıyla çok iyi anlaştık. Bundan sonra Ruhi, bize sık sık geliyor, beraber konserlere, tiyatrolara, operaya gidiyorduk. İlk aşamada evlenmeyi düşünmedik.

 

İkimiz de belli bir siyasi örgütlenmenin içindeyiz ve 51 tevkifatı başlamıştı. İkimiz de TKP (Türkiye Komünist Partisi) üyesiydik. Bunu gizlediğimiz için ilk başlarda birbirimize bile söylememiştik. Sonra, partiye gittiğimizde birbirimizin TKP üyesi olduğunu orada karşılaşınca anladık. O zamanlar, TKP üyesi olmak yasaktı. Biz de bunu kimseye söylemiyor, herkesten saklıyorduk. Bu nedenle, hapse gireceğimizi de biliyorduk. Düşündüğümüz gibi oldu Tutuklanacağımızı biliyorduk. Bu tutuklanma aşamasında evlenelim mi yoksa biraz daha bekleyelim mi tam olarak karar veremedik ve böylece 1951’in sonunda biz tutuklandık, ilk olarak Ankara'da gözaltına alındık.. 11 Kasım 1952 günü Ankara’da çok sayıda TKP üyesi birbirinden habersiz tutuklandı. Ben de ilk tutuklananlardan biriydim. Aynı akşam polisler, Ruhi’yi de tutuklamak üzere evine geliyorlar ama Ruhi ne yapıp edip polisleri atlatıyor. Benim de tutuklandığımı öğrenince, aynı akşam uçakla İstanbul’a gidiyor. Amacı film şirketinden parasını almak. Neyse, filmi yarıda bırakıyor. Alacağı miktarı film şirketinden aldıktan sonra ertesi gün 12 Kasım’da Ankara’ya geri dönüyor. Operaya gidip masasını topluyor. O sırada tiyatrodan ünlü bir kişi (Sıdıka Su bugün çok ünlü bir tiyatro sanatçısı olan bu şahsın adını vermemekte ısrarlı) telefonla Ruhi Su’nun operaya geldiğini polise haber veriyor. Operadan çıkıp evine doğru giden Ruhi’nin yolunu motosikletli polisler kesiyorlar ve onu orada tutukluyorlar. Sonra evine polislerle beraber evine gidiyorlar. Almak istediği birkaç parça eşyayı ve benim kendisine hediye ettiğim yün eldivenleri de yanına alarak cezaevine giriyor.

 

Sansaryan Hanı’nda bulunan 1. Şubeye getirildik. Orada dört buçuk ay gibi bir süre kaldık. Ruhi benden biraz daha fazla kaldı. Çok kötü koşullarda sorgulanırken ve işkence görürken beni düşünerek ve türkü yazarak hayatta kalmayı başardı.

 

“Bu nasıl İstanbul zindan içinde,

Sansaryan Hanında tabutluklarda,

Kayboldu gündüzüm gecem”

 

türküsü işkence gördüğü o karanlık dönemde yazılmıştı. Sonra Harbiye Merkez Kumandanlığı Cezaevi'ne geldik. Cezaevine gelince hemen müracaat ettik nişanlı olduğumuzu söyledik ve orada hemen birer yüzük taktık acele. Çünkü belki bizi bir daha görüştürmeyeceklerdi. Böylece haftada bir görüşmemize izin verilecekti. Gerçi bu görüşmeler o zamanki cezaevi müdürlerinin keyfi kararlarına bağlıydı. Ama tutuklanmamızdan mahkûmiyet kararının verilmesine kadar birçok kez görüşme imkânı bulduk ve mahkememiz üç buçuk sene sürdü. Çok kez gizlice mektuplaştık. Sonunda 5’er seneye mahkûm olduk. Mahkûmiyet kararı kesinleşince erkekleri Adana cezaevine götürdüler. Ruhi Adana’ya nakledildi. Vedat Türkali’nin anlattığına göre, yolda Adana Cezaevi’ne nakledilirken, erkeklerin hepsini ikişer ikişer ellerinden birbirlerine zincirliyorlar. Adana’ya giderken Gülek Boğazı’ndan Hasan Dağı’ndan geçerken bu meşhur Hasan Dağı türküsünü ilk defa orada tasarlıyor.

 

‘Hasan Dağı Hasan Dağı, eğil eğil de bir bak,

Hasan Dağı Hasan Dağı bunu yapan insan olmaz

Hasan Dağı Hasan Dağı suçumuz insan olmak’

 

diye başlayan türküyü, dolunay ışığı altında pırıl pırıl parlayarak yükselen Hasan Dağın’a bakarak mırıldanmaya ve söylemeye başlıyor. Ne zaman Hasan Dağı türküsünü duysam Vedat Türkali’nin naklettiği bu hikâyeyi anımsarım. Toplam on yedi kişi olan hanımlardan Mihri Belli‘nin eşi Sevim Belli ve ben kaldık. Sevim Belli’yi Ankara'ya beni de Sultanahmet Cezaevi'ne gönderdiler. Ondan sonraki cezamızı ben Sultanahmet'te, Ruhi ise Adana'da çekti.

 

Mahkûmiyet kararımız kesinleşince evlenmeye karar verdik. O zaman benim Dil ve Tarih’den hocam ve aynı davada yargılandığımız Behice Boran benim, eşi Nevzat bey de Ruhi'nin şahidi olarak Harbiye Cezaevi'nden iki jandarma ve bir astsubayın nezaretinde Nişantaşı'nda Rumeli caddesindeki Hükümet Tabipliği ‘ne gittik. 29 Eylül 1954 Cumartesi günü nikâhlandık. Nikâhtan sonra cezaevine yürüyerek döndük. Bu bizim için çok önemliydi. Çünkü Nişantaşı'ndan Harbiye'ye kadar Ruhi'yle beraber yürüyorduk. Gerçi iki jandarma bir de astsubay vardı yanımızda ama yine de o yolu beraber yürümek bizim için çok önemliydi. Yolda Ruhi askerlerden müsaade alarak dört yoldaki bir kitapçıdan Goya'nın bir albümünü satın aldı ve imzalayarak bana hediye etti. Sonra ikimiz de kendi koğuşlarımıza döndük.

 

Bir müddet sonra da Ruhi Adana'ya ben de Sultanahmet Cezaevi'ne gönderildim. Bundan sonraki görüşmelerimiz ancak mektuplar aracılığıyla sürdü. Cezaevindeyken sürekli mektuplaştık. Mektup göndermemize de izin yoktu ama biz bunu gizli yollardan aşmayı başardık. Çok büyük bir tesadüf eseri yıllar sonra emekli olduğumda maaşımı Hükümet Tabipliği‘nde nikâhımızın kıyıldığı o binada ve aynı odada almaya başladım. İlk maaşımı almaya gittiğimde o odada daha önce yaşadıklarımı hatırlayarak duygulandım.

 

Beş yıl süren cezaevi döneminden sonra sürgün günleri başlar: ” 5 sene bittikten sonra sürgün günlerimiz başladı. O zaman hanımları tutuklandıkları yere gönderiyorlardı sürgüne. Onun için beni Ankara'ya, Ruhi Su'yu ise Konya'nın kazası Çumra'ya gönderdiler. Bu sürgün hayatı 20 ay sürdü. O zaman böyle "5 sene cezanız bitti, hadi buyurun çıkın, serbestsiniz" demiyorlardı. Yani artık ceza evindeki işiniz bitmesine rağmen kolay kolay kurtulamıyordunuz. Eski arkadaşlarımızla yine görüşüyorduk. Ama bir siyasi oluşuma katılmamız zaten mümkün değildi. Çünkü beş sene siyasi yasağımız vardı. Buna rağmen Türkiye İşçi Partisi’ni destekledik ve bu fikirler ışığında yapılanan pek çok derneğin ve oluşumun gecelerinde Ruhi Su hiçbir ücret almadan türkülerini söylemeye devam etti. Onlara desteğini türkülerini söyleyerek verdi.

 

Benim cezamın bitimi Cumartesi gününe rastlamıştı. Ancak o gün tatil olduğu için daha "Pazartesi gününe kadar bekleyeceksiniz" dediler. Yani beş sene hapis yatmıştım ve beni iki gün daha orada tutacaklardı. Beni karşılamaya Behice Boran ve eşi gelmişti. Bu duruma itiraz ettiler ve bu itirazın neticesinde beni Behice hanımın oturduğu yere yakın bir karakola (sonradan öğrendiğime göre Kalamış Polis Karakolu'na) mevcutlu olarak getirdiler. Yine akşama kadar süren uzun bir uğraşı ve Behice hanımın kefil olması üzerine beni Pazartesi sabaha kadar Behice Boran'a teslim ettiler. Cumartesi akşamdan Pazartesi sabaha kadar Behice hanımlarda misafir oldum ve beni Pazartesi sabah erkenden karakola teslim ettiler. Karakol da daha sonra 1. Şubeye teslim etti.

 

Tabii bunun benim için güzel bir yanı oldu, o gün aksama kadar 1. şubede kaldım. Ankara'ya götürülmem için akşamki treni beklemek zorundaydık ve beni 1.Şube binasının içinde serbest bıraktılar. Ben de akşama kadar şube içindeki hücreleri, tabutlukları gezme imkânı buldum. Boş olan hücrelerin kapılarını açtım ve duvarlarında yazan yazıları okudum. O yazılarda Ruhi'nin söylediği türkülerden cümleler vardı."Hangi günü gördük akşam olmamış..." bu ve bunun gibi birçok sözü toplu iğneyle duvarlara kazımışlardı. O günün akşamı yine bir polisin nezaretinde Ankara 1. Şubeye doğru trenle yola çıktık. Ertesi gün 1. Şubede imzayı attım ve artık serbestsiniz dediler. Yani o imzayı atana kadar iki gün daha eziyet çektirdiler.

 

Ruhi Su Çumra’da sürgüne gider. Sıdıka Su Ankara’da kalır.  “Ruhi'nin nakli için hemen harekete geçtim ve dilekçe verdim. Zaten karı koca olarak bir arada olmamız kanuni hakkımızdı. Fakat o zaman Kemal Aygün diye birisi vardı emniyet genel müdürü ve Ruhi'nin resmen nakledilmemesi için Çumra hâkimliğine ve savcılığına yazı yazdı. Ben gittim konuşmalar yaptım, hiçbir şeyi kabul etmedi. Ama Çumra'da çok iyi niyetli bir savcı vardı o sıralar -şu anda ismini hatırlayamıyorum- onlar "Ruhi bey üzülme biz senin naklini yaptıracağız. Hiç kimse bize mani olamaz, isterlerse sürsünler ama yine de bu işle uğraşacağız"diyerek Ruhi'ye moral verdiler. Havayı yumuşatmaya çalıştılar.

 

O sıralar Ruhi de Çumra'da böyle salaş denilebilecek ucuz bir otel odasında kalmaya başlamış. Çumra halkı da Ruhi'ye devamlı destek oluyor, moral veriyorlar, otelde radyo olmadığı için Ruhi parkta haberleri ve Yurttan Sesleri dinliyormuş. Bu arada Ruhi üzüldükçe, daldıkça "üzülme, bu günler de geçer" diye ona moral verenler oluyormuş.

 

Tabi bunun yanı sıra Ruhi'ye olumsuz yaklaşanlarla beraber Çumra halkı sanki ikiye ayrılmış. Fakat savcı Çumra'daki bu durumu yumuşatmak için Ruhi'den cura dersi almaya başlamış. Bir cura alarak Ruhi'ye gelmiş. Bir müddet sonra savcı Ruhi'den Çumra cezaevinde bir konser vermesini istemiş ve orada Ruhi'ye türkü söylettirmiş. Biz çıktığımızda 1958 Haziran'ıydı, Eylül sonunda Ruhi'nin naklini yaptırdı o savcı ve Ruhi oradan ayrılmadan tren istasyonun salonunda Çumra halkıyla vedalaşıyor, insanlara türküler söylüyor, beraber kadeh tokuşturuyorlar ve sohbet ediyorlar. Çıktıktan bu zamana kadar ben de Ruhi'yle hiç görüşmedim tabi...

 

Ankara'ya Ruhi'yle beraber dönmek için 1. Şube müdüründen bir hafta izin istedim ve Çumra'ya gittim, bir hafta Ruhi'yle beraber kaldım. Çumra halkı bana da çok ilgi gösterdiler. Bizi bahçelerine üzüm yemeye çağırdılar, savcı evinde misafir etti ve biz Çumra'da yaşadığımız o günleri hiç unutmadık. O savcıyı saygıyla anıyorum hala. Daha sonra Ruhi ile o savcının adını çok hatırlamaya çalıştık, hatta oğlunu bulduk ama kendisi rahmetli olmuş. Bir daha da görüşemedik.

 

Ruhi Su ile beraber Ankara’ya dönerler.”… Neticede bir daha görüşemedik. Daha sonra beraber Ankara'ya geldik. Ruhi'nin çok yakından tanıdığı Celal Gündoğlu isimli bir iş adamı vardı. Celal Cündoğlu bize Etimesgut'a 12 kilometre uzaklıkta, tarla ortasında, suyu, elektriği olmayan iki göz bir ev verdi. Etimesgut’ta tarlanın ortasında işçilerin oturduğu, zemini toprak olan, iki göz odadan ibaret bir işçi lojmanında 20 ay kaldık. Su yok, elektrik yok, son derece iptidai koşullarda yaşadık. Taban toprak olduğu için yerlere hasır serdik. Annemin eski bir lambası vardı. Aydınlanmak için onu kullandık. Sonra belki de o günleri aydınlatan tek ışık olduğu için lamba toplama alışkanlığı edindik. Nerede renkli lambalar görse dayanamayıp alıyorduk. O zamanlar, porselen renkli Bohemya lambaları vardı. Çok ucuza bulabiliyorduk 50-100 lira gibi sembolik rakamlara alıyorduk Orada 20 ayımızı geçirdik ve her gün sabah akşam 12 kilometre yürüyerek Etimesgut'a imza vermeye gidiyorduk. Ruhi ile orayı yaşanabilir bir yer haline getirmeye çalıştık. Ruhi mukavvalardan, tahtalardan elbise dolapları yaptı. Kullandığımız suyu Ruhi kendisi taşıyarak getirirdi.

 

Akşamları gaz lambasıyla aydınlanırdık. O günlerden sonra o lambalara merak saldık. Gaz lambası ışığında oturmak hoşumuza giderdi. Bunu bilen arkadaşlarımız da bize hediye olarak lamba getirirlerdi. Renkli porselen lambaları Ruhi de ben de çok severdik…”

 

Yirmi ay Ankara, Etimesgut’ta yaşarlar.”… Biz yirmi ay Etimesgut'ta kaldık. Orada misafirler ağırladık. Mesela Ali İzzet Özkan başmisafirimizdi. Ali İzzet'i hem Ruhi hem de ben çok severdik. Bize yatılı misafirliğe gelirdi. Sabahın 5 inde 6 sında kalkar türkü söylerdi. O küçücük evi Ruhi ile çok güzel bir yere dönüştürmüştük. İki tane odamız vardı zaten. Birisinde sobamız vardı, kilimler sermiştik.

 

Ruhi'nin kendine ait eşyaları, benim eşyalarım çok şirin bir evimiz olmuştu tarlaların ortasında. Orada işçiler vardı. Onlarla komşuluk ediyorduk ara sıra otostop yaparak Ankara'ya gidiyorduk. Mesela ilk defa bir konsere gittik. Cüneyt Gökçer'in oynadığı zannediyorum Arthur Miller’in Satıcının Ölümü adlı oyuna gitmiştik.

 

6 sene sonra gittiğimiz o ilk tiyatro bizi çok heyecanlandırmıştı ve Ruhi sanatçıları tebrik etmek istedi. Ben nasıl davranacaklarını bilmediğim için gitmedim. Ama Ruhi "Ben gideceğim" dedi ve gitti. Zannederim gittiğine de pişman oldu. Çünkü Cüneyt Gökçer onu görünce çok şaşırmış ne yapacağını bilememiş ve Ruhi onun ancak elini sıkmış. Çünkü hapse girmeden önce aralarındaki ilişki çok iyiydi ve onun aklına fikrine çok güvenirdi. Onun bu soğuk tavrından çok etkilenmişti Ruhi.

 

Bu arada işsizlik devam ediyordu- Kemal Aygün yakamızı bırakmıyordu ve Ruhi'ye iş verilmemesi için elinden geleni yapıyordu. Mesela Mehmet Bey bir basın balosu tertipleyip Ruhi'ye türkü söyletmek istemişti. Kemal Aygün burada da karşılarına çıkıp "Ruhi Su'nun itibarını iade mi etmek istiyorsunuz" diyerek bütün çıkış yollarını kapatıyordu. Yani hiçbir yerde iş bulma ihtimalimiz kalmıyordu. Celal Cündoğlu bize ayda 100 lira veriyordu, biz de o para ile geçinmeye çalışıyorduk o zaman.

 

Her gün sabah akşam 12 kilometre o karların içinde yürüyüp imza vermeye gidiyorduk bir yandan. Ama oradaki insanlar jandarması, astsubayı çok iyi niyetli insanlardı. Bazen bizi arabalarına alan insanlar olurdu. O şekilde giderdik. Derken hapiste tanıdığımız arkadaşlar kendi aralarında bir nakliye şirketi kurmuşlar. Birkaç tane eski arabaları vardı. Sonra Ruhi'ye "Sen de bir şeyler katarsan bu işi beraber yaparız, gelir yazıhanede oturursun" dediler. Ruhi de bu konuyu Celal beye açtı. Oradan aldığı 20,000 lira kadar bir parayla o işe ortak oldu.

 

Ancak arkadaşları daha sonra verdikleri sözü tutmadılar ve Ruhi emniyet nezaretimiz bitene kadar evden eve eşya taşıdı. Ruhi bu nakliye işine başladıktan sonra Aydınlıkevler’de bodrum katında bir ev tuttuk. Burada oğlumuz Ilgın dünyaya geldi. ( 29 Nisan 1959) Ruhi Su'nun eşya taşıdığı aydınlar arasında da biliniyordu ve ona başka işler araştırılıyordu.

 

Ruhi’nin eşya taşıdığı günlerde Atıf Yılmaz'ın "Karacaoğlan'ın Kara Sevdası" adlı bir filmi çekilecekti ve Ruhi'den orada Karacaoğlan türkülerini söylemesini istediler. Tabii Ruhi bu teklife çok sevindi ve onlarla Adana'ya gitti. Yaylalarda kaldı ve Karacaoğlan plaklarında söylediği türküleri o zaman derledi. Bu çalışmaları kırk gün kadar sürdü…”

 

Ruhi Su o kış İstanbul’a gider. “…Derlediği Karacaoğlan türkülerini o filmde seslendirdikten sonra o kış Ruhi Su İstanbul’a gider.”(Aralık 1959) İstanbul'da Taksim Belediye Gazinosu'nda türkü söylemeye başladı. Bu "Karacaoğlan'ın Kara Sevdası" filmi bitti ve Sinema Tek’te ki gösterimine biz de giderek filmi seyrettik. Ancak daha sonra Ruhi'nin seslendirdiği türküler filmden çıkarıldı. Güya halk türkülerin opera gibi seslendirilişine tepki göstermişti. Bu sebepten dolayı Ruhi'nin seslendirdiği türküler filmden çıkartıldı ve aynı türküler onun yerine yine bir opera sanatçısı olan Aydın Gün tarafından okutturuldu. Yani böyle komik bir şey.

 

Gerçi Atıf Yılmaz buna çok üzüldü ama filmin yapımcısı Hürrem Erman'ın baskısı sonucu Ruhi'nin sesini filmden çıkarmak zorunda kaldı. İşin kötü tarafı o zaman filmin ilk kopyası ortadan kayboldu ve o kopyalara ne olduğunu hala kimse bilmiyor. Bu konuyu uzun süre araştırmama, Ankara'daki film arşivlerine defalarca gidip gelmeme rağmen filmin ilk kopyalarından birine dahi ulaşamadım.

 

Filmin o ilk hali ortadan kaldırılmıştı. Tabii Aydın Gür'ün Ruhi Su tarafından yetiştirildiğini ve opera sınavlarına yine onun tarafından hazırlandığını göz önüne alırsak burada yaptığı işi ben saygısızlık olarak nitelendiriyorum. Yani Ruhi'nin yerine söylemekle büyük bir saygısızlık yaptı diye düşünüyorum…”

 

Sıdıka Su 1960 senesinin Mart’ında İstanbul’a taşınır: ”… Ruhi'nin Aralık 1959 da İstanbul'a gidip iş bulmasının ardından 1960 senesinin Mart ayında da biz de gittik İstanbul'a. Ruhi Nişantaşı'nda çatı katında bir ev tutmuştu -iki oda bir mutfak- ve orada oturmaya başladık. Fakat o günlerde sıkıyönetim ilan edildi. Bütün kulüpler, müzikli eğlence yerlerinin kapanmasıyla yine işsiz kaldık. 27 Mayıs ihtilalinden sonra Ruhi başta kulüpler olmak üzere birçok yerde çalıştı ve bazı film müzikleri yaptı.

 

O yıllarda Yapı Kredi Bankası'nda bir halk oyunları yaşatma tesisi vardı, oranın yetkililerinden Kazım Taşkent Ruhi'yi çok beğeniyordu ve Ruhi'yi orada işe aldı. Bu kurumun bünyesinde yapılan gösterilerde çalınan halk oyunlarına ait müzikleri Ruhi teyplere kaydediyor ve daha sonra onların notalarını çıkarıyordu. Bir süre sonra iktidar değişti Süleyman Demirel başbakan oldu. Yönetimdeki bu değişiklik sırasında Ruhi Su da bu işten ayrılmak zorunda kaldı. Ancak yazdığı notalar bir kitap halini almaya hazırdı artık.

 

O yıllarda Türkiye'de nota basılmadığı için Ruhi Su'nun notaya aldığı halk oyunları Almanya'ya gönderilmiş ve çıkacak olan kitap bekleniyordu. İşte o haldeyken Ruhi bütün bu çalışmaları bıraktı. Aslında Kazım Taşkent Ruhi'ye işine evinde devam etmesini söyledi ama Ruhi bunu kabul etmedi.

 

Birkaç sene sonra Eskişehir'de bir Yunus Emre seminerinde Sadi Yaver Ataman oradakilere bir kitap dağıtıyor. Kitap Ruhi'nin eline de geçiyor. Ruhi bir bakıyor ki kitabın içindekiler kendi notaları. Yani beş sene uğraşıp notalarını yazdığı halk oyunlarını bir araya getirip bir kitap yapmışlar altına da Sadi Yaver Ataman imzasını atmış. Ruhi hemen gidiyor ve Sadi Yaver Ataman'a yüksek sesle "Sen bunu nasıl yaptın, bu kitabın altına nasıl imzanı atarsın" diye çıkışıyor. Neticede mahkemelik oluyorlar.

 

Sadi Yaver geliyor "Bu kitap Ruhi Su'ya aittir" diye ifade veriyor. "Ancak yöneticiler böyle istediği için buraya imza atmaya mecbur kaldım" diyor. Tabi bu dava sırasında Aziz Nesin başta olmak üzere pek çok dostu Ruhi'ye tazminat davası açmasını söylediler Ancak Ruhi "istemem" dedi. Sadece çıkacak olan ikinci baskının altına adının yazılmasını istedi. Tazminat istemediği için herkes çok kızdı fakat Ruhi "…en güç zamanımda onlar bana iş verdiler bunu yapamam" dedi.

 

"...Ruhi'nin bu iyi niyetine rağmen Yapı Kredi Bankası "Türk Halk Oyunları" adlı o kitabın ikinci baskısını yapmadı…”

 

Ruhi Su’nun kulüplerde türkü söyleyerek yaşamlarını sürdürdükleri dönemde yakın dostları bir İMECE kurarlar: ”… Yine kulüplerde türküler söylemeye devam etti bir süre. Daha sonra aydınlar bunun böyle gitmeyeceğini Ruhi Su'nun bu işlerle uğraşmasını istemediler. Halit Çambel, Atilla Özkırımlı daha birçok arkadaşlar aralarında karar verip ve bir dergi gibi para topladılar. Bu şekilde Ruhi'nin dört adet kırk beşlik plaktan oluşan albümü çıkmış oldu. Tabii o zaman bu plakları da bütün plakçılar satmak istemiyorlardı. Ancak belirli kitapçılara, daha aydın kitapçılara gönderiyorduk bu plakları. İşte İstanbul'da iki tane, Ankara'da bir kitapçı, İzmir’de bir kitapçı dağıtımımız bu kadardı ve böylece bu plaklar çıkmış oldu. Bundan başka da arkadaşlar aboneler kaydediyorlardı. Çıkan plakları abonelere göndererek aldığımız para ile yeni plaklar çıkarıyorduk. Bu şekilde on altı tane plak yayınlandı. Ondan sonra ilk uzunçalar "Kuvayı Milliye Destanı”nı çıkardık. Yani bir çeşit imece usulüyle bu plakları çıkarmış olduk. Zaten bu plakların adı da İMECE idi..."

 

Sıdıka Su’nun 1940’lı yıllarda politik olarak da biçimlenen mücadelelerle dolu anlamlı yaşamı, eşi, yoldaşı Ruhi Su’yu kaybettiği 20 Eylül 1985 yılından sonra da devam etti. Son nefesine kadar oğlu Ilgın Ruhi Su ve Ruhi Su’nun 1975 yılında kurduğu “Ruhi Su Dostlar Korosu”ndan öğrencileri ve Ruhi Su’nun yol arkadaşlarıyla, dostlarıyla birlikte, Ruhi Su’yu yaşatmaya, sesini duyurmaya çalıştı.

 

1986 yılından itibaren, Ruhi Su’nun yaşarken muhtelif zamanlarda arkadaş toplantılarında ve konserlerde kaydedilen türkü arşivini 16 albüm olarak yayınladı.

 

...Ruhi Su‘nun YKB için hazırladığı ve yaşarken kendi adına yayınlatılamayan “Türk Halk Oyunları” kitabını 1988 yılında Kültür Bakanlığı’ndan yayınlattı. “Ancak Ruhi'nin ölümünden sonra ben üç sene uğraştım ve Fikri Sağlar’ın bakan olduğu sırada kitabı Kültür Bakanlığı Yayınları'nda çıkardım.

 

Yani Ruhi bu eserini çok istemesine rağmen göremedi. Ruhi'nin ölümünden sonra ben Yapı Kredi Bankası'na gittim ve bu eserin ikinci baskısının Ruhi Su adı altında basılmasını istedim. Hatta bütün telif haklarını da onlara vermek koşuluyla... Ama kitabı basmadılar. O zaman "Ya siz çıkarın ya da müsaade edin ben yayınlanmasını sağlayım" dedim ancak onlar kitabı yayınlamak bir yana bankanın arşivlerinde bana verecek bir kopyayı bile bulamadılar. Yani ellerindeki her şeyi yok etmişlerdi.

 

Biz de onun üzerine elimizdeki kitapla önsözü de değiştirerek Kültür Bakanlığı aracılığı ile bu eseri yayınlamayı başardık. İşte görüyorsunuz, içinde halk oyunları bulunan bu kitaba Ruhi'nin nasıl emek verdiğini ben biliyorum. Sizde biliyorsunuz halk oyunları davulla zurnayla çalınır. Ruhi bunları notaya aldı…”

 

Ruhi Su’yu anlatan “Ezgili Yürek” belgeselini hazırladı: ”…Ruhi Su’yu tanıyan dostları, o döneme tanıklık eden insanlar hayattayken böyle bir belgeseli hazırlamayı çok istiyorduk ve belgeselin çekimlerine 1989 yılında Ören’de başladık. Çekimlere İstanbul’da devam ettik. Belgesel 16 yılda çok zor şartlar altında ve imkânsızlıklara karşın hazırlandı. Bu uzun soluklu belgeselde yer alan bazı dostlarımızı bu süre içinde maalesef yitirdik. Bugün onları sevgi ve saygıyla anıyoruz..."

 

Ruhi Su’nun ölümünden sonra 1987 yılından başlayarak “Ruhi Su Dostlar Korosu” ile yurt içinde ve yurt dışında çok sayıda konserler-etkinlikler düzenledi.

 

1996 Mayıs’ında “Ruhi Su’nun anısını canlı tutmak, yaşatmak ve sanat anlayışını geliştirip yaygınlaştırmak; yaşamı boyunca, sanatsal ve düşünsel anlamda oluşturduğu ilke ve değerleri doğrultusunda sanatsal, kültürel ve bilimsel çalışmalar yapmak; bu ilke ve değerleri geliştirici içeriğe sahip her türlü etkinliği teşvik etmek, desteklemek ve katkıda bulunmak amacıyla “ çalışmalarına başladığı “Ruhi Su Kültür Sanat Vakfı”nı 22 Mart 1997’de Ilgın Ruhi Su ile beraber kurdu ve son anına kadar vakfın sorumluluğunu üstlendi. Vakıf bünyesinde çok sayıda söyleşiler, sergiler düzenledi. Hemen her yıl düzenlenen “Ruhi Su Anma Konserleri” ile birçok genç insana bu kültürü ve geleneği aktarmaya çaba gösterdi.

 

Gazetelerde, dergilerde birçok söyleşi gerçekleştirdi.

 

Ruhi Su ile ilgili kitapların yayımlanmasına öncülük etti. 1985 Eylül ayında, Ruhi Su’nun şiirlerinin, yazılarının ve konuşmalarının yer aldığı “Ezgili Yürek” kitabının yayınlanmasını sağladı.1986 yılında Mekin Dinçer’in editörlüğünde “Ruhi Su’ya Saygı” kitabı yayınlandı. Aynı yıl Battal Pehlivan’ın derlediği yazılardan oluşan “ruhi su… ruhi su” kitabı, 2000 yılında Karabey Aydoğan ve İrfan Ertel’in hazırladığı “Ruhi Su Türküleri” ve 2001 yılında Kültür Bakanlığı’nın katkılarıyla Füsun Akatlı’nın editörlüğü ile “…bir de Ruhi Su geçti…” kitabını yayınladı.

 

Sıdıka Su 18 Ekim 2006 ‘da hayata veda etti.

 

20 Ekim 2006 Cuma günü Ruhi Su Dostlar Korosu’ndan öğrencileri, dostları, yoldaşları ve sevenleri tarafından, Zincirlikuyu’dan son yolculuğuna uğurlandı.

 

Sıdıka Su’yu her zaman sevgiyle ve özlemle anıyoruz. Ruhi ve Sıdıka Su’nun anıları bugün de yolumuzu aydınlatıyor.

Anahtar Kelimeler:
Ruhi SuSıdıka Su
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.