Cizre Deneyimi Işığında Özyönetimi Yeniden Düşünmek - Nazan Üstündağ

Özyönetim “modeli” fikri kendi içinde çelişiktir. Özyönetim ancak süreğen bir kolektif deneyimleme sürecinin sonucu olabilir...

Özyönetim, genelleşmiş bir otonomizmin, birbirini kıskanan yerliyurtluklara –aile, topluluk, parti, ırk-yeniden kapanmanın eş anlamlısı olamaz; tersine, özyönetim, eski katmanlaşmaları yersiz yurtsuzlaştırmaktır. Bunları birbirine bağlamaktır, karar merkezlerini çoğaltan ve o zamana dek ırksal, ulusal, fallokratik vb. yatırımların esiri olmuş libidinal enerjileri serbest bırakan, merkezileşmemiş, planlamacı olmayan bir idari perspektife açılmaktır.

[Felix Guattari. Kaçış Çizgileri: Başka Bir Olanaklar Dünyası İçin]


Bu yazıda son dönemde Kürdistan’da gelişen özyönetim mücadelesini ele alacağım. Gelişen yeni savaşla birlikte Kürdistan’da, hayatta kalmak, kendini yönetmek, savunmak ve özgürlüğün anlamlarının  aynılaştığı bir dönemden geçiyoruz. Barış sürecinde kendini bölgede istediği biçimde yeniden inşa edemeyen devletin, halkın tüm var olma araçlarına el koymaya yeltendiği bu süreçte ve paradoksal bir biçimde, özsavunma ve özyönetimin bir projeden bir halk hareketine dönüşmesine sebep oluşuna tanıklık ediyoruz. Aynı zamanda gençlerin ve kadınların çöken liberal barış projesi karşısında devletle kimi zaman silahlı, kimi zaman silahsız bir müzakereye girerek, müzakere alanını “biz de varız” diyerek açtıklarını gözlemliyoruz.

SÖMÜRGE KARŞITLIĞINDAN ÖZYÖNETİME

Frantz Fanon bundan on yıllar önce yazdığı Lanetli Sınıf kitabında sömürgeciliğin şiddetten ibaret olduğunu söylemişti. Sömürgeciliğin şiddetinin, bir rıza rejimi kurmaya dahi yeltenmeksizin coğrafyayı, kaynakları, geleneği ve kültürü tarumar ettiğini, kendini saklama zahmetine dahi katlanmaksızın, sömürülenin canını aldığını anlatmıştı. Batı toplumlarının hukuğu, kimi zaman unutsak da, bu sömürge rejimi içinde belirlenmiştir. Batı liberal hukuğu sürekli sömürgeleştirdiği “ötekinin”  şiddet kullanma ihtimalini işaret edip bunu bir güvenlik meselesine evirerek, kendi örgütlü şiddetini meşrulaştırır ve yasallaştırır. Böylelikle “ötekinin” toprağını, hayatını, ilişkilerini yok etme hakkını saklı tutar ve kullanır. Buna karşı geliştirilmiş insan hakları kurumlarını ise ebediyen devletin aslında hukuksuz ve gereksiz bir şiddet kullandığını kanıtlamaya mahkum eder. Üstelik bunlar meşru bir zemine kavuşmak için “ötekinin” savunmaya yönelik şiddetini de lanetlemek zorundadır ve böylelikle devletin şiddet üzerindeki tekelini normalleştirmeye katkı sunarlar.

Fanon, sömürgeye karşı mücadele edenleri batı hukuğundan başka bir hukuk ve dünya kurmaya davet eder. Sömürge sonrası deneyimi inceleyen sosyal bilimciler Fanon’un bıraktığı yerden devam ederek, sömürge karşıtı mücadele sonucunda ortaya çıkan ulus devletleri eleştirirler. Yeni ulus devletlerde milliyetçiliğin bir hegemonya işlevi gördüğünü, ulusal sermayeyi ortaya çıkardığını ve iktidarı sömürgecilerden alıp ulusallaşmış elitlere verdiğini belirtirler. Bu süreçte sömürge karşıtı mücadeleye katılan köylüler, kadınlar ve yoksullar tekrar evlerine döndürülür, kendi kendilerini yönetme, üretme, yeniden üretme ve savunma araçları erkekl ulus devlet tarafından ele geçirilir ve küresel sermayenin gelişmesine uygun ekonomik, toplumsal ve hukuksal dönüşümler geçirmeye zorlanırlar.

Fanon’dan kısa bir süre sonra, Michel Foucault sömürgenin sadece dışarıda değil, içeride de olduğunu anlatır. Modern devlet esasen ırkçı bir formdur ve toplumla sürekli savaş halindedir. Bir taraftan kendi “ırkına” dahil olanların yaşamına sürekli müdahale ederek onların nasıl yaşayacağını belirler. Bir taraftan da kendi projesine uyum göstermeyenleri ötekileştirerek ölüme bırakır. Üstelik de kendi ırkından saydıklarına “öteki ölmezse sen yaşayamazsın” mesajı verir. Foucault’nun yazdıklarından yola çıkanlar, neoliberal durumda, yeni savaşlar, ilksel birikim biçimleri ve artan güvenlik söylemlerini örnekleyerek, modern devlet aparatının gittikçe nasıl keyfileştiğini anlatırlar. “İyi yaşamın” sırlarının ve araçlarının sadece kendinde olduğunu söyleyerek halklardan yaşamı ve geleceği kurma yetisini alan bilim, devlet ve sermaye işbirliği, halkları güçsüz bırakmakta ve  toplum savunulamaz hale gelmektedir.

Özyönetim fikri bu bağlamda ortaya çıkmıştır ve halkların kendi geleceklerini yaratma araçlarını geri alma hareketli olarak düşünülebilir. Özyönetim gene sermaye, ulus devlet, çekirdek aile ve pozitivist bilimin temsiliyet ve aidiyeti tekleştirdiği dünyada, insanları, mecbur kılındıkları ilişkiler, sadakatler ve kapatıldıkları yerleri aşmaya davet ederek buna olanak sağlayacak farklı çoğul müzakereler ve hareketlerin temelini atmayı amaçlar. Özyönetim müstakillik ve içine kapanıklık demek değildir, tam tersine ulus devlet ve sermayenin içe kapattığı ve seçeneksiz bıraktığı toplumsal yapıların ve birbirinden ayrıştırılmış coğrafyaların birbiriyle bir merkez üzerinden değil, yataydan ilişkilerek dönüşmesidir. Özyönetim sermayenin kendisi için tekinleştirmeye çalıştığı coğrafyaları, aile ve devletin tekilleştirdiği kimlikleri ve modern hukuğun tekleştirdiği yasaları geleceği belirsiz bir tekinsizliğe, çokluğa ve olanağa açmanın yoludur.

Kürt Özgürlük Hareketi ve önderi Abdullah Öcalan, Kürtlerin maruz kaldığı sömürgecilik ve işgal siyasetini, Türkiye’de yaşanan diğer ezilmişliklerle ilişkilendirerek ve Ortadoğu’daki toplumların bugüne kadar kendilerine dayatılan rejimlerden kurtulmalarına reçete olarak, özyönetim fikrini geliştirdiler. Özsavunma ve özyönetim barış için de vazgeçilmezdir. Bugünlerde sosyal bilimciler şimdiye kadar gördüğümüz barış süreçlerinin hemen hepsinin nasıl olup da toplumu güçsüzleştirdiğini ve yeni çatışmalar yarattığını tartışıyorlar. Bunun kaynağının ise barış süreçlerinin küresel emperyalist aktörler tarafından oluşturulmuş ve sermayeyi ihya edecek, ulus devleti yeniden güçlendirecek ve var olan toplumsal formları seçeneksiz bırakacak reçeteler olduğunu iddia ediyorlar. Buna karşı toplumun özgürlüğünün hemen şimdi ve mücadele içinde gerçekleşmesi gerektiğini söylüyorlar. Bir diğer deyişle toplum özsavunmaya ve özgürlüğünü icra edebilecek bir hale hemen kavuşmalıdır. Müzakere ve mücadele sadece devletle sürdürülen siyasete  bırakılamayacak denli önemli bir özgürlük icrasıdır ve toplum ancak kendini savunduğu ve yönettiği ölçüde ve başka topluluklara ilişkilenebildiği oranda emperyalist küresel rejimin tasviye edici barış reçetelerine karşı koyabilir.

Türkiye’de başlamış barış sürecinde KÖH kurduğu çok çeşitli kurumlar, kurucu güç olarak katıldığı HDP ve girdiği diyaloglarla müzakere alanını genişletip halkları güçlendirmeyi denerken, barış masasından da bu mücadeleyi hukuksal bir biçimde yürütebileceği bir çerçevenin çıkmasını bekledi. Ancak AKP barış masasından kendini Ortadoğu’da egemen kılmak, hareketi tasviye etmek, yeni Kürt aktörler yaratmak, kendi “iyi yaşam” anlayışını tekleştirmek, devleti güçlendirmek, Kürdistan’ı sermaye için tekinleştirmek, Kürtleri yeni bir İslami kimliğe ve tarihe dahil etmek gibi beklentiler içindeydi. AKP’nin Türkiye’de ve dünyada gittikçe güçsüzleşmesi bu beklentilerini masada gerçekleştirmeyeceğini anlamasına sebep olurken, Erdoğan’ın ise bilindik sebeplere herhangi bir kurumsal ve yasal süreci işletmeye tahammülü kalmadı. Şimdi ırkçılık ve sömürgeciliğin en yalın biçimlerini  uygulamaya sokarak Kürdistan’ı yerle bir etmeye, şiddetini her kolonyel rejim gibi yalan üreterek meşrulaştırmaya ve ırkçılık sayesinde Türklere, “tüm PKK'liler, Kürtler, tüm demokrasi ve değişim isteyenler ölmezse siz yaşayamazsınız” mesajını vermeye çalışıyorlar.

Her savaş yıkıcıdır. Ancak tarihte şiddet araçları yeniden dağıtıldığında şiddetin, üretken ve kurucu bir güç olarak karşımıza çıktığını da görüyoruz. KÖH’ün“halk savaşı” ismini verdiği ve ne tam olarak böyle, ne de tam olarak toplumsallaşmış özsavunma diyebileceğimiz ve gençler tarafından şehirlerde yürütülen mücadele de böyle kurucu bir rol oynayabilir. Daha önceden de belirttiğimiz gibi aynı derecede militaristleşme ihtimali de taşımasından korktuğumuz bu gençlik hamlesi en azından Cizre’de gördüğümüz kadarıyla özyönetimi bir halk hareketi haline getirme olanağını da barındırıyor. Bu konu önemli çünkü KÖH bugüne kadar özyönetime bir model olarak yaklaştı. Oysa yukarıda alıntıladığımız ve otonomizm üzerine çokça fikir üretmiş Guattari’nin dediği gibi özyönetim bir özgürleşme biçimi olarak sabit bir model değil, bir toplumsal hareketlenme ve çoklaşmadır. Karar mekanizmalarının birbiriyle temsiliyet üzerinden ilişkilenmesi değil, birbiriyle eşit biçimde müzakere, çekişme ve çatışma da ihtiva ederek çoklaşması böylelikle verili ilişkileri bozarak yeni sorumluluklar, sadakatler ve bağlılıklara açılmasıdır.

BİR MODELDEN BİR HAREKETE: DEMOKRATİK ÖZERKLİK

Kürdistan’da özyönetim hamlesi ortaya çıktığından beri bir kaç konuda ciddi sorunlar yaşandı. Birincisi demokratik özerkliğin ayrıntılarına kadar belirlenmiş katı bir model haline getirilerek toplumsal mühendisliğin yeni bir tezahürü kılınması. İkincisi buna bağlı olarak demokratik kısmının es geçilmesi ve özerkliği gerçekleştirmeye talip yabancılaşmış bir dil ve bu dilin öznesi yeni elitlerin yaratılması. Üçüncüsü ise kökleri, sabit ve tekçi kimlikler, bir regülasyon aracı olarak aile ve mekanı ve zamanı düzenleyen sermaye dinamiklerine karşıtlığa dayanan özerkliğin, ulusallaşma ile ikame edilerek hizmetleri devletin değil, Kürt kurumlarının ürettiği ancak hizmetin kendisinin kimlik, aile ve sermaye ile ilişkisinin sorunsallaştırılmadığı bir rejim kurmaya çalışmak.

Demokratik özerkliğin bu sorunları zaten sıkça tartışılıyordu. Demokratik özerkliğin bir parti programı, masada modeli oluşturulacak bir müzakere meselesi ya da ilanla gerçekleşecek bir durum olmadığını en iyi Abdullah Öcalan görmüş olduğundan olacak, Dolmabahçe mutabakatında özerklik konu başlıklarından değildi.

Cizre’ye gelince: Demokratik Özerklik ile ilgili yukarıda saydığımız tüm sorunlar Cizre’de de fazlasıyla var. Her ne kadar özerkliğin yapı taşları olan çok çeşitli meclisler ve akademiler hayata geçirilmeye çalışılsa da, bunlar  birer toplumsal mühendislik projesinin ötesine geçmemiş. Tam tersine meclislerin, kent konseyinin, akademilerin başarıya ulaşmadığı, halkın karar mekanizmalarına katılmadığı, hatta katılmakta isteksiz olduğu, bu kurumların kendi elitlerini ve sır ağlarını ürettiği tüm Kürdistan’da olduğu gibi Cizre’de de çokça söyleniyor. Güzel Kürtçe konuşmaktan, Kürt tarihini iyi bilmekten, yakın ilişkilere sahip olmaktan, ödenen bedellerin miktarı ve niteliğinden başlayarak akla gelebilecek tüm mekanizmaların hiyerarşi yaratabildiği bir toplumsallık gene bir çok kent gibi Cizre’de de var. Öte yandan devletle girilen mücadelede de yerel demokrasiden çok, tekinlik, tekillik ve tekeli kimin sağlayacağına ilişkin ve egemenliğe dair mücadeleler, müzakereler ve çatışmalar gerçekleşmiş.

Özerklik inşasının, Kürdistan’da neden daha en başından topyekün bir serhildan olmadığını, neden bazı yerlerin yalnızlaştığını bize açıklayabilecek ve şehirleri, mahalleleri birbirinden kopartan bir işlevi de olmuş. Özerklik var olan coğrafi, ailesel, mahallesel, kentsel ve toplumsal yeryurtları yeryurtsuzlaştıracağına daha da pekiştirmiş ve birbirine ilham verecek bir hareketlenmedense içine kapanmış statiklikler, duygusal tatminini ve hayal kırıklığını en yakın çevresinde bulan kapalı arzu ekonomileri yaratmış. Kimileri bu duygusal ekonomi içersinden bir an evvel kendini dışarıya atmaya çalışırken, kimileri Cizre’nin iç dünyasına gömülmüş.

Öte yandan özerklik Kürt kurumlarının devletten bağımsız hizmet üretmesi anlamına geldiği ölçüde, kurumların başarısı kapitalist modernitenin dayattığı kriterlerle değerlendirilmiş. Kürtçe eğitim veren okulların, canla başla oradan oraya koşan sağlık görevlilerinin, yoksullara ya da bedel ödemişlere sosyal desteğin, devletin kurumlarının ürettiği eğitim, sağlık ya da sosyal destek ile karşılaştırıldığı, “lanet olsun gene de bizim” denilerek borç verirmiş gibi sahiplenildiği bir ortam oluşmuş.

Ancak demokratik özerkliği bir model olarak kavramanın yarattığı bu sorunların yanı başında, son yıllarda ortaya çıkan bambaşka dinamiklerin Kürt halkının siyasal eylem repertuarını ne denli zenginleştirdiğini de görmek gerek.

Her şeyden önce Rojava var. Rojava hem dünyaya açılan kapı, hem de Cizre’nin ve Bakur’un çok dışına taşan bir tahayyül, eylem deneyimi ve tartışma dağarcığı oluşturmuş. Direnişi şehirlere taşımanın yolu, yöntemi ve bunun açacağı imkanlar Rojava’dan öğrenilmiş.

İkinci olarak barış süresinde gerilla ile  ilişkiler derinleşmiş ve dağda üretilen bilgi hızlıca yayılmaya başlamış. Katılımların ne denli arttığı sır değil. Gerilla her zamankinden daha fazla, daraltıcı ilişkilerin aşıldığı, özgürlüğün yaşandığı, doğayla ve mekanla ilişkinin mülkiyet yerine uyum üzerinden düşünüldüğü bir imkan olarak insanların hayatına girmiş. Haydar Darıcı’nın daha önce bu gazetede çıkan yazısında bahsettiği gibi bir zamanlar taş atan çocuklar olarak bilinen ve polisin ve Türk egemenliğinin kol gezdiği sokakları şimdi hemen kendilerinin yapmak için eyleyen gençler, bu yeni dönemde gerillalara öykündükleri ölçüde şimdiyi ve burayı daha da genişlemiş bir özgürlük ve savunma siyasetinin alanı haline getirmişler. Uyuşturucuya, hırsızlığa ve -benim bir feminist olarak çok sorunlu bulduğum biçimlerde ve kendi deyimleriyle- fuhuşa karşı mücadele geliştirmişler. Eskiden “büyükler siyaseti ciddiye almıyor” diyerek devlete olduğu gibi büyüklere de itiraz eden, tutuklanan ve işkence görenler, bugün kendilerini kent mekanının ve devletsiz bir yaşamın savunulmasının esas öznesi kılmışlar.

Gene bu süreç içersinde halkın canlı kalkan eylemlerinin de bir yerinden ediş, bir alt üst oluş, doğayla yeniden bir bağ kuruş, devleti farklı bir sınayış, kuşaklar ve cinsler arası yeni müzakereler ve bürokrasi ve siyasi elitlerle bir eşitlenme işlevi gördüğünü söylemek gerekir. Kürdistan’ın 90’lar boyunca yasaklanmış alanlarını halk böylelikle devletten geri almakla kalmamış, buraları eylem, müzakere ve dönüşüm alanlarına dönüştürerek yeni değerler katmışlar. Yani sadece ovaları değil, dağları da kimseye vermezler.

HDP’nin de azımsanamayacak bir rolü olduğunu eklemek gerekir. Nasıl ki gerilla, Rojava ve canlı kalkan eylemleri halkı hareketli tutmuş ve yepyeni bağlar yaratarak toplumsal mühendisliğin altını oymuşsa, HDP de Türkiye halklarını içine katan bir siyasi tahayyüllün yeşermesini sağlamış. Türkiye televizyonlarında Kürt siyasetçileri görmek, Türkiye’nin tamamından oy almak, mecliste söylenmeyenin söylenmesini duymak, Kürtlüğü ve vatandaşlığı yeniden inşa etmiş.

Bugün ortaya çıkan durum, birini eleştirel (model olarak demokratik özerklik) diğerini (yeni eylem repertuarları ve müzakere alanları) ise olumlayarak anlattığım iki sürecin ortak sonucudur. Ayrıca ancak bu iki süreç birlikte okunursa devletin Kürdistan’da aldığı biçim anlaşılabilir.

Devlet boşuna HDP’yle birlikte, dağlara, ormanlara ve ölülere saldırmıyor. Suyu boşuna kesmiyor, iletişim kanallarını boşuna kapatmıyor, kentleri boşuna ablukaya almıyor. AKP hükümetinin kendini Türkiye’de var etme biçimi ekonomik gelişme söylemiyle depolitize etme, hizmet üretimi aracılığıyla kendine ve sermayeye uygun özneler üretme ve müştereklere el koyarak mülkiyetleştirme oldu. Cizre’de bu üç siyasetin de hiç bir anlamı yok. Barış sürecinin bu üç yöntemi Kürdistan’a yayarak kapitalist moderniteye eklemleme ihtimaline karşı hakiki bir savunma gerçekleştirildi. Böylelikle hiç bir biçimde eşit bir müzakereye ve onurlu bir uzlaşmaya razı olmayan AKP, seçimlerin sonuçlarından da anlaşılabileceği gibi sadece zorla var olabilecek bir duruma geriledi. Mahallelerde öz savunma yapan gençler karşısında tutuklama kapasitesi de kısıtlanan devlet, ölülerin gömülmesine izin vermeyerek yeni bir biçim alıyor. Ölülere ve mezarlara saldırarak insanların en samimi bağları kadar, öteki dünyayla, kutsalla olan ilişkisine, dağları ormanları bombalayarak doğayla ilişkisine sızmaya çalışıyor. İnsanların özsavunmayla kendilerinin kıldığı mahallelerde onları iletişimsiz, susuz, elektriksiz bırakarak evleriyle ve kendi bedenleriyle ilişkilerini bozmaya çalışyor. İşte tam da bu sayede demokratik özerkliğin bir modelden çıkarak bir halk hareketine evrilmesine el veriyor.

HİKAYE, GELECEK VE İLİŞKİ ÜRETİCİ BİR HALK HAREKETİ OLARAK ÖZSAVUNMA VE ÖZERKLİK

Dil

Öncelikle şunu söyleyelim ki Cizre’de yaşananları ne bir mağduriyet ne de zafer olarak anlatmak gerçekleri yansıtmıyor. Tam tersine bu tür anlatılar kapitalist modernite tarafından üretilen -sömürgeci ya da militarist- dillere bizi hapsediyor. Oysa demokratik özerkliğin halkların yaşamını en iyi ifade eden yönetim olduğunu söylemek, aynı zamanda halkın yaşadığını en iyi ifade eden dili üretmesini de sağlamayı gerektirir.

Cizre’de halkın yaşananlarla organik bir biçimde ilişkilenerek yükselen ve yeni hikayeler kurmaya talip son derece evrensel ve kolektif bir mücadele dili var. Bir yandan ölümü dayatan herkese çok güçlü bir eleştiri yönelten ve yaşamı savunan bu dil, aynı zamanda eşsiz bir onarıcılık da ihtiva ediyor. Şikayeti, mağduriyeti ve gururu çabucak yerinden ederek herkesi değiştiriyor. Teklik içinde değil sürekli diyalog içinde, değişken ve canlı, bitmeyen, sonlanmayan, kendiyle sarhoş olmayan, karşısındakini dahil etmeden duramayan hikayelendirmelerden bahsediyorum.

Bu dil siteme, ithama, iktidara izin vermiyor. Barış sözcükleri ise öfkeyi ve acıyı kontrol altında tutuyor, dayanabilir kılıyor. Bu dil demokratik özerkliği modelleştiren donmuş dille de müzakere halinde, onu da yaşamsallaştırıyor. Bunun en üretken özneleri kadınlar. Bir toplantıda bir kadın özsavunmayı anlatırken bana şalını göstermişti: “Bak bu şalı çocuklarım üşüdüklerinde ister, kızım beğenir ister, kocam tutar çekiştirir, ama bu şal beni soğuktan korur, bakıştan korur. Bu şala sahip çıkmam özsavunmamdır. İşte gençler için de sokak böyledir.”

Yaşamın Örgütlenmesi

Cizre’de özerklik modeli yerine hareketinin ortaya çıkmasının nüvelerini ise ihtiyaçların giderilmesi ve özsavunmanın örgütlenmesi alanlarında görüyoruz. Bu ise halkın 9 gün boyunca abluka altında kalmasının sonucunda zaten var olan bazı birlikte iş yapma biçimlerini derinleştirmesiyle gelişmiş. Örneğin zaten yoklukta kalabalık hanelere yemek pişirmeye, çocuklarını kendileri tedavi etmeye, lafla terbiye etmeye alışkın kadınlar ablukada yaşamak ve yaşatmak konusunda, zılgıtlarıyla çocuklarına destek vermek konusunda, mahallede hendeklerin nereye nasıl yapılacağı konusunda tartışmalarında çok güçlü bir mücadele göstermişler. Kısacası mahallelerde KÖH’ün kadınlara açtığı alan çerçevesinde, çok ciddi bir kadın merkezli ortaklaşma ve cinsiyet dönüşümünden bahsetmek mümkün.

Bu ortaklaşmayı değerlendirdiğimizde demokratik özerk eğitim, sağlık, üretim ve karar alma meselelerini de yeniden düşünebiliriz. Demokratik özerklik belki de önce meclis oluşturmak yerine, kadınların ve erkeklerin aş evleri, sağlık ocakları, eğitim evleri kurduğu ve buralarda kendi bilgilerini kullandıkları, aktardıkları yerler üzerinden gelişmeli. Sağlık ocaklarında kadınlar zaten her zaman yaptıkları gibi birbirlerine fikir verebilir, eğitim evlerinde geçmişi, yaşadıklarını, hayat hikayelerini paylaşabilirler. Gene tüm kentlerde bu oluşumlarda kolaylaştırıcı rol oynayacaklara paradigmatik perspektif verecek ancak onları elitleştirici bir dile boğmayacak ve kısa dönem eğitimler sağlayacak şekilde akademiler yeniden düzenlenebilir. İnsanların yaşadıklarına anlam vermelerini sağlayacak ve şimdiye kadar yapılmış kamera kayıtları, fotoğraflar ve topladıkları kalıntıları istedikleri gibi birleştirdikleri sergiler, hafıza alanları yapılabilir. Mimari, savunma amaçlı olarak açılan ve evden eve geçmeyi sağlayan delikleri kapatmadan yeniden oluşturulabilir. Özsavunma öncelikle kadınları katacak şekilde yeniden şekillenebilir. Mahallelerin birbirleriyle ilişkilerini güçlendiren direniş kutlama eğlenceleri yaygınlaşabilir, sıklaşabilir. Dışarıdan gelenlerle paneller yerine halk toplantıları, tanışma, deneyim paylaşma toplantıları düzenlenebilir. Halkın asla merkezi bir otorite tarafından değil kendi hakkında bilgi üretmesi sağlanabilir. Kısacası taziye evinde yaşanan kolektivizm, yaşam alanlarının tümüne yayılabilir. Nitekim yayınlanan Cizre halk meclisi kararlarında benzer konuları görüyoruz.

Duygular

Demokratik özerkliğin dönüştürmeye aday olduğu şeylerin başında duyguların içeriği, arzuların yönelimi ve aidiyetler geliyor. Cizre’de bugünlerde bir kenti her zaman taşralaştıran sitem, küskünlük, anlaşılmazlık, kıskançlık gibi duygular, yerini büyük ölçüde evrensel bir sorumluluk duygusuna bırakmış.

Cizre’yi terk edip gitmek kolay değil. Başka yerlerde saldırıların göçe sebep olduğunu biliyoruz. Cizre’de ise halk evlerini bırakmak istemiyor ve gençler gitme potansiyeli en yüksek olan ve direnişe katılmak zorunda kalmamış mahallelerle ilişkiyi sürekli taze tutuyor, azar işitiyor, azarlıyorlar. Bunların hiç biri kendiliğinden gelişmiyor: ciddi bir emekle, müzakere arzusu, çelişkileri derinleştirme ve aşma kararlılığı, aşk, kavga ve uzlaşıyla gerçekleşiyor ve gözünüzün önünde gençler olgunlaşıyor.

Bu duyguların savaşın yarattığı ortak bir mağduriyet ve direnişin geçiciliğinde kalmaması için, bunların statikleştirilmeden, modelleştirilmeden, hareketli bir biçimde nasıl yeniden üretileceğine kafa yormak gerekiyor. Gençler bu yüzden kurdukları yeni duygu biçimleri açısından önemli. Hevallik duygusu ve aidiyeti, tüm sorumlulukları, sadakati, var olan duyguları sorgulayışı ve bun”lara karşı da açtığı savaş ile birlike kentlere girdikçe yeni ilişkiler ve duygusal olanaklar gelişiyor.

Müzakere ve Vatandaşlık

Cizre’de halkın en fazla güdemleştirdiği konulardan biri abluka kalktığında ve kendileri için sosyal medyada ve kimi televizyonlarda yürütülen kampanyayı fark ettiklerinde, ne kadar coşku duyduları ve ancak Cizre’nin Aleviler, kadınlar ve İHÖ’ler tarafından ziyaret edilmesi ile iyileştikleriydi. Çünkü demokratik özerklik ve özgürlük, yerelleşmek kadar, başkalarıyla ilişkilenmek de demek. Kanımca Abdullah Öcalan’ın müzakereye, diplomasiye bunca önem vermesi, özerkliğin öznelerini kendinden müstakil değil, yeni duygular üretecek ilişkilenme biçimleri içinde tahayyül etmesindendir. Cizre halkının bu konuda tüm siyasetlere öğretecek çok şeyi var.

İkinci gündem ise vatandaşlık meselesi. Erkekler bunu tamamen erkek soyuna dayandıran bir Çanakkale şehitleri atfıyla gündeme getirirken, kadınlar daha çok geleceğe yönelik bir biçimde, öldürülen çocuklarının çalınmış haklarından, beklentileri, ilke ve ideallerinden bahsediyorlardı. Ancak Cizre’de herkes özsavunmasını bir insanlık ve vatandaşlık hakkı olarak görüyordu. Böylelikle yepyeni haklarla donatılmış, yepyeni cemaatselliklere talip (Türkiye, Ortadoğu, Kürdistan, Avrupa) ve dönüştürme gücü olan bir siyasi aidiyet icra ediyorlardı. “Devlet bize bunları yaptı çünkü biz ona ne yapmadık ki” dedi biri. “İnsan olmaktan gelen haklarımızı kullandık.” Cizre’de bu cümlelerle ifade bulan yeni insanlık ve vatandaşlık anlayışını evrensel bir talebe dönüştürmek ise siyasilerin işi.

Kısacası Cizre karşımıza şu an yapılan bir çok tartışmanın çok ötesinde kavrulmuş bir bilgelikle çıktı. Hakkında Varto, Silvan, Bismil, Yüksekova ve daha nicelerini katarak çok daha fazla yazılması gerek. Ancak şu kesin: Cizre’de yaşanan devrimci ana yaklaşmak, çoklaştırmak, öykünmek, demokratik özerkliği bir de Cizre deneyiminin hareketliliği içinde tekrar düşünmek bize yeni ufuklar açıyor.

SONUÇ OLARAK

Demokratik Özerklik bir halk hareketi, bir halk bilgisi, dayanışması ve seferberliği olduğu, devletin ve tüm otoritelerin elinden üretme, yeniden üretme ve savunma tekelini geri alıp eşit ve örgütlü bir biçimde dağıttığı, yeni duygulanımlar, aidiyetler ve müzakereler yarattığı ölçüde, eşsiz ve devrimci bir yaşamın habercisidir. KÖH’ün bu yaşamı kurmaya en yakın aday olmasının nedeni ise öncelikle KÖH’ün anti sömürgeci, anti ırkçı, anti patriarkal mücadeleyi birleştirmiş olmasından. İkinci olarak ise KÖH onlarca birbiriyle mücadele ve müzakere eden, kimi zaman paradoksal siyasetleri olan kurumu, yapısı ve örgütüyle karar verme mekanizmalarını ve özneleşme süreçlerini sürekli çoklaştırıyor, bir organizama gibi beklenmedik ancak uyum içinde hareket edebiliyor. Son olaraksa var olan arzular ve ilişkileri yerinden edebilen, aile yerine hevallik, etnik öfke yerine müzakerenin maceracılığını öne çıkaran yeni duygulanımlar yaratabiliyor. Böylelikle halk her zaman yeni eyleyişlerin öznesi oluyor,  eylemsel repertuarını çoğaltıyor ve kurucu siyasetlerin yaratıcısı olabiliyor. 

Nazan Üstündağ'ın bu yazısı Özgür Gündem'den alınmıştır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.