Nuray Mert: İslamcılığın ılımlısı da otoriter siyaset öngörür!

Taraf Gazetesi’nden Tuğba Tekerek Nuray Mert’le AK Parti’nin ideolojik olarak geldiği yeri ve nasıl buraya vardığını konuştu.

Nuray Mert, 2009’da “sivil istibdat” diyerek AK Parti’deki otoriterleşmeye ilk dikkat çekenlerdendi. İktidarın hışmına uğrayarak, medyada sesi ilk kısılanlardan birisi de o oldu. Türkiye’de sağ siyaset, İslamcılık gibi konularda çalışan siyaset bilimci Prof. Nuray Mert halen İstanbul Üniversitesi’nde dersler veriyor, haber sitesi Diken ve Hurriyet Daily News’te haftalık yazılar yazıyor. Ortaöğretimde başörtüsü serbestisinin, düz liselerin İmam Hatip’e dönüştürülmesinin izlediği bir dönemde, Tuğba Tekerek Mert’e AK Parti’nin ideolojik olarak geldiği yeri ve nasıl buraya vardığını sordu:

Yıllarca üniversitede başörtüsü özgürlüğünü savundunuz. Şimdi 10 yaşında çocukların da okula başörtüsüyle gitmesinin önü açıldı. Ne düşünüyorsunuz bu düzenlemeyle ilgili?
Çok tartışmalı. Gerçekten yaşı çok küçük çocukların başörtüsü takması söz konusu. Bu manada, başörtüsü alerjisi olan kesimin sürekli bu konular etrafında yürüttüğü tartışmalardan farklı bir tartışma. Ama bana sorarsanız, ebeveynlerin çocuklarını istedikleri gibi yetiştirme hakları vardır. Bu yaşta çocuğun başörtüsü takmaya teşvik edilmesi de bu hak ve özgürlük alanı içerisinde değerlendirilebilir. Özgürlükçü bakış, böyle bakmayı gerektirir. İlkesel olarak, düşündüğüm budur. Ama AK Parti iktidarında yaşananlar açısından baktığımızda, bunun sadece ilkesel bir mesele olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Neden?
Çünkü bunu en temel hak ve özgürlükler çerçevesinde takdim eden bir iktidarın, genelde hak ve özgürlükler konusundaki tutumunu da gündeme getirmemiz gerekir. Bu iktidarın, dindarların hak ve özgürlükleri dışında hiçbir alanda özgürlükçü davranmadığını artık rahatlıkla söyleyebiliriz. İster “eski Türkiye” deyin, ister 2002 öncesi; o dönemdeki baskılar şekil değiştirerek sürüyor, bazısı artıyor bile...

Örnek vermek gerekirse?
En bilindik olanı basın, ifade özgürlüğü. 12 Eylül rejimi; kuralları, kurumlarıyla iktidarın işine geldiği noktalarda korunuyor. En başta YÖK; dokunulmadığı gibi Haziran’daki değişiklikle daha güçlü hale getirildi. MİT’in yetkileri ancak ve ancak bir muhaberat devletinde olabilecek şekilde artırıldı, imajı ve siyasetteki rolü merkeze çekildi. Muhafazakâr kesimin “Devlet, dini denetliyor” diye öteden beri itiraz ettiği Diyanet yine çok merkezi bir konuma getirildi. İmar yasası da var mesela. Her biri “daha az demokrasi” demek olan adımlar birbiri ardına geliyor ve iktidarın toplum ve siyaset perspektifini, artık niyet okuyarak değil, yaşananlar üzerinden değerlendirmemiz için zemin oluşturuyor. 12 yıllık bir iktidardan ve son 3-4 yılda hızlanan bir süreçten bahsediyoruz. Artık, iktidarın en azından İslamcı bir politika yürüttüğünü telaffuz etmesi lazım.

Bahsettiğiniz örnekler otoriterleşmeyle ilgili. Bu otoriterleşme, ne noktada İslamcılık oluyor? 
Otoriterliğin hep bir gerekçesi vardır. İktidar yoğunlaşması hep bir ideolojiyle birlikte yürür, mesela sosyalizm adına zapturapt altına alırsınız. Mevcut iktidar açısından da otoriter siyaset; muhafazakârlıkla, dindarlıkla ve belki de İslamcı geçmişleriyle birleşiyor. Ve biz artık İslam adına, muhafazakârlık çerçevesinde, otoriter bir düzenle karşı karşıyayız. İktidarın bütün politikaları buraya doğru seyrediyor. Ben de diyorum ki; bu, İslamcılık. İnsanlar İslamcı olmayı da seçebilir, ama bizi kandırmayın, deyin ki, “Biz, İslamcıyız, toplumun çoğu da bizi destekliyor.” O zaman, başka bir yerden tartışmaya devam edelim.

Diğer ideolojilerden farklı olarak, İslam’ın otoriterleşmeyi besleyen bir yanı var mı?
Hem evet hem hayır. Bunu sosyalizmle ilgili de tartışırız. Liberaller der ki, “Sosyalizm fikri zaten otoriterliği içeriyor.” İslam için de “Zaten bu din, otoriterliği öngörüyor” denilebilir. Ben bir insanlık hayali olarak sosyalizm için de diyemem, İslam için de... Ama İslamcılık için diyebilirim çünkü İslamcılık bir siyasal format, İslam’ın toplumsal olarak yaşanmasını, siyaset olarak hayata geçirilmesini öngören bir dünyaya bakış tarzı. İlle radikal olması gerekmez, İslamcılığın her türü, ılımlısı da otoriter siyaset öngörür. Halihazırdaki bütün açılımları da böyledir.

Bir Müslüman, diyelim ki kız ve erkeklerin ayrı okumasını gerektiğini düşünüyor. İktidara gelince karma eğitim karşıtı bir politikaya meyilli olmaz mı?
Hayır. Dindar insan, demokrat zihniyete sahipse, kendi taleplerinin hayattaki karşılığını görmek isteyecektir, ama bunu dayatma haline dönüştürmeyecektir. Müslüman siyasetçiyle, İslamcı siyasetçi arasındaki fark da budur zaten; toplumu dizayn etmek ya da etmemek.

Demokrat bir Müslüman, karma eğitim konusunda nasıl bir eğitim politikası izler?
Batı demokrasileri ideal değil, fakat Avrupa’da bir dini okullar var, bir de diğerleri var. Katolikseniz çocuğunuz o çerçevede yetişiyor, değilsiniz başka çerçevede. Farklı taleplerin bir arada yaşayabileceği bir düzenek demek, zaten demokrasi. Çok mucize de bir şey değil ama zor. Biz hep zihniyete bağlıyoruz ama otoriter rejimler kolaycılıktır ve yönetme zaafından ürerler. Demokrasi çok iddialı bir düzenektir. Başaramıyorsanız, kolayı var, “Benim bildiğim gibi olsun dünya” dersiniz. Ortadoğu’daki rejimler de yönetme zaafının, daha fazla otorite arayışına dönmesinden ibarettir.

Peki AK Parti iktidarı için de böyle mi?
Ben AK Parti için de tek başına “İslamcı geçmişten geldi, uyuyan hücre halinde bekliyordu, güçlenince eski İslamcılığına döndü” tezini çok indirgemeci buluyorum. AK Parti’nin yönetme zaafına düştüğü için otoriterleştiğini düşünüyorum. Dediğim gibi, otoriter düzen kolaydır; “Emir demiri keser” dersiniz. Orada hoşunuza gitmeyen şey var, yasaklarsınız; burada hoşunuza gitmeyen adam var, susturursunuz.

Neden yönetme zaafına düştü AK Parti?
Çünkü Türkiye idare edilmesi zor bir ülke. Daha fazla demokrasi vaat ediyorsunuz, Aleviler, Kürtler diyor ki “Biz de şu özgürlüğümüzü istiyoruz.” Ve siz bunları dengeleyebilecek güçten acizsiniz. O güç nedir? Dünyaya bakışın orada devreye girer. Dünyaya, “Böyle kakafoni olur mu” diye bakıyorsanız, demokratik bir tahayyül geliştirememişsiniz, demektir.

Gezicilere çapulcu demek de, diğerlerinin taleplere kakafoni olarak bakmanın bir örneği mi?
Ben ondan önce başladığını düşünüyorum . Türkiye’nin ne kadar karmaşık bir bütün olduğunu, AK Parti iktidarının, algılayamadığını düşünüyorum. Başta kolayından “Alevi’ye çalıştay yaparım, ona bilmem ne yaparım...” Böyle değil tabii. En ufak toplum bile karmaşıktır. Türkiye hem çok büyük hem de birbirinden farklı bir sürü şey barındırıyor. CHP, nüfusun yüzde 20’si deseniz, bir küçük Avrupa ülkesi. Aleviler yine küçük bir Avrupa ülkesi. Yüzde 70 de oy alsanız, bu insanları da yöneteceksiniz ve bu bir uzlaşma, yönetme mahareti gerektirir. Bunu beceremezseniz yönetme zaafına düşersiniz. Ben, işin böyle başladığını düşünüyorum.

SIRADAN İNSANLAR DEMOKRAT DEĞİLDİR

AK Parti neden farklı taleplere kakafoni diye bakıyor?
Bir kere şunu kabul etmek lazım; sıradan insanlar demokrat değildir, yaşam pratikleri içerisinde başkalarıyla yaşamaya alışırlar ve bu bir demokratik kültür oluşturur. Demokrasi, biraz tepeden, siyaset katından vazedilebilir, biraz da aşağıda ihtiyaçlar bunu gerektirir.

Niye? İnsanlar kendiliğinden başkalarıyla empati kuramazlar mı?
Zorunda kalmadıkça hayır. Bu, çok su kaldırır ama yıllardır siyaset teorisi çalışan bir insan olarak benim intibaım odur ki, insanlar durduk yerde demokrat olmaz. Batı demokrasi hikayesine bakınca görüyoruz ki, yüzyıllara yayılmış ve çok ağır bedeller ödenmiş... Birbirinin gözünü oymaktan gına gelince, birarada yaşamanın önemi keşfetmişler. Bizim Batı-dışı toplumlara göre azımsanmayacak bir demokrasi kültürümüz var ama yine de demokrasinin zaruretini derinlemesine hisseden bir toplum değiliz. Bedel ödemiş toplumlarla aynı şeyleri yaşamamız gerekmiyor. Keşke, 2000’li yılların başında umduğumuz gibi, yumuşak geçişlerle dönüşebilseydik. Ama dönüşemedik. Muhafazakârlar, üzerlerindeki o vesayet rejimi de kalkınca “Madem, bizim kalabalığımız daha fazla, öbürleri bize uysun”a geldi. “Türkiye’yi belirleyen, Türk Sünni omurgadır. Biz bunu temsil ediyoruz, gerisi bize ayak uydursun...” Bu basit formüle dönüldü.

“Muhafazakârlara demokrasi zor geldi” mi diyorsunuz?
Demokrasi herkese zor geliyor. Muhafazakârlar, ellerinde çok fazla güç olunca demokrasiyi lüzumsuz da saymaya başladılar. “Ne lüzum var bu kadar alengirli yollara” dediler.

12 EYLÜL, “ÇILGIN GENERALLER” DEĞİL

İnsanlar durduk yere empati kurmaz, demokrasi zaruretten doğar, diyorsunuz. Kürtlerin haklarının 50 bin insan öldükten sonra gündeme gelmesi, bunun en açık gösterges herhalde, değil mi?
Tabii. Ama sistemin harcında bu var zaten. Üniter devlet, muhafazakârları ve Kürtleri kategorik olarak baskılıyor. Ama aynı zamanda, toplumu kolay yönetme çerçevesinde, sol akımları da baskılıyor. Sol, şimdi gençler için, sol entelektüellerden ibaret ama bu ülkede çok ciddi bir emek mücadelesi verildi. Ve bu ülke, sadece Kemalist, pozitivist, din düşmanı, Kürt düşmanı değil. Solu da vahşi bir şekilde bastırmış bir devletten bahsediyoruz. 12 Eylül, Kemalist bir darbe değildi, solu baskılayan bir rejimdi. Ama bugünün resmi ideolojisinde, “12 Eylül niye oldu?” sorusu tamamıyla karanlığa gömüldü. Biz artık bir hayaletle savaşıyoruz. Sanki çılgınca darbe yapmak isteyen generaller vardı, tek dertleri orduevlerinde rahatça yaşamaktı.

Neden bugünkü resmi ideolojide böyle bir karatma var?
Muhafazakârlar da solla mücadele esnasında büyük ölçüde baskıcı otoriter devletten yanaydılar. Kemalist statükoya itirazıları, laiklik gerekçesiyle kendilerine yönelik kısıtlamalar yüzündendi. Başka bir dertleri yoktu belli ki. Şimdi biraz da bunların sonuçlarını görüyoruz. Mesela, başta antimilitarist bir yaklaşımları var gibiydi. Ama askeri harcamalara ayrılan bütçeden, Roboski’de Genelkurmay’ın kutlanmasına kadar militarizmle bir sorunları olmadığını gördük.

LİBERALLERE ANLAM YÜKLEDİ

AK Parti’ye başta destekverenler “Hele bir siyaset üzerindeki askeri vesayet kalksın” diyordu. Bunun hakkında ne düşünüyorsunuz?
Liberallerin ve demokratların en çok yanıldıkları konu buydu belki. Ama Türkiye’deki veya dünyanın herhangi bir yerindeki bir tabloyu sivil-asker çatışmasına indirgeyemezsiniz. 2009’da ben “Otoriter rejim sadece üniformayla gelmez” demiştim. Niyet okumaya karşıydım ama fazladan anlam yüklemeye de karşıydım. Liberaller fazladan anlam yükledi AK Parti’ye. Bu ülkeyi belirleyen şey askeri vesayet değildi.

Neydi?
Askeri vesayetin de bir parçası olduğu yarı-otoriter sistemdi. Askeri vesayet neyin parçası? Sadece, orduevlerinde keyif çatabilmek için mi var? Neye dayanıyor? Ben Ortodoks Marksist değilim ama her şeyin de sınıfsal iktidar ilişkileri içinde tarif edilebilmesi lazım.

İSLAMCILARIN İKİYÜZLÜ TAVRINI REDDETMELİYİZ

AK Parti, IŞİD’i, önceki Batı müdahalelerinin sonucu olarak görüyor. IŞİD’in sadece “dış mihrak”lar üzerinden tanımlanması hakkında ne diyorsunuz?
Neoconlar gibi “İslamcılar baş belası, zaten dinleri cihat” demek durumunda değiliz. Ama gelinen noktada, birileri bir din adına şiddet politikaları üretiyorsa, Müslümanlar, Müslümanlar adına söz söyleyenler hele de kendine İslamcı diyenler, Batı’dan gerekçeler bulmak yerine bu konuda bir şeyler söylemeli. Tamam, İslamcılık bununla özdeşleşemez ama bu işin içinde İslamcılıkla ilgili de bir şey var mı? İslamcılıkla bu şiddet politikaları arasında doğrudan bağ kurmak ne kadar sakıncalıysa, hiçbir alaka olmadığını iddia etmek de kuşku uyandıran bir tavır, kimse kusura bakmasın.

“Öfkeli insanlar,” “Batı bunları kullanıyor...” Neredeyse mazeret üretiyorlar. Daha bugün iktidarı destekleyen bir gazetede “Bu operasyon için yeterince vahşet sergilenmedi” diye bir cümle okudum. Operasyona hiçbir şey gerekçe olmamalı da, “yeterince vahşet” diye bir şey telaffuz edilebilir mi? Ben uzun süre buna direndim. Ama artık bunların tolere edilebilecek şeyler olmaktan çıktığını düşünüyorum.

AK Parti’nin İslamcılığa bakışı, Suriye’deki radikal İslamcılara yaklaşımı, mesela sınırdan kolay geçişleri de etkiledi mi sizce?
O konuda spekülasyon yapamam ama iktidarı destekleyen, kendilerini iktidarla özdeşleştiren, sabah akşam “Dış politikamız harika” diyen birçok kalemin cihat liderlerine selam gönderdiğini biliyorum. Libyalı El Kaideci Belhac’dan “mücahit” diye bahseden biliyorum, Usame Bin Ladin için “Şeyh Usame” diyen biliyorum. Marjinal yerlerde değil, iktidarı destekleyen gazetelerde yazılıyor bunlar. “Niyet okuması yapmayayım” diyorsunuz ama göz göre göre çelişik iki şeyle karşılaşıyorsunuz. Yarım saat önce muhafazakâr demokrat dille konuşan biri yarım saat sonra cihatçı dille konuşuyor. Bu artık bir oyun haline geldi; ikiyüzlülüğe dönüştü. Bunun içinde olmayı reddetmek lazım. Bunu devam ettirirsek, karşılıklı ikiyüzlü davranmış olacağız. 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Tuncay Demirtaş 2 yıl önce

şimdi insan siyaset, ideolojiler, toplum v.b kavramlarda ders verecek kadar araştırmacı, hoca olmuşsa kavramları nasıl "amiyane", akademik olmayan, dezenformatif, subjektif, deformatif biçimleriyle kullanır, anlaşılır gibi değil. bu ise bu konularda çok yukarılarda bir yerlere kadar koyduklarımızın aslında bilim ve bilgi açısından çok yukarılarda olmadıklarını mı gösteriyor. yazıyı yanıtlarından ötürü biraz tedirgin olarak (örneğin ebeveynlerin çocukları yetiştirme "özgürlüğü") okuduğum ve cesur çıkışlarından dolayı hala çok saygı duyup değer verdiğim nuray mert'in şu sınıfsal ilişkilerin vesayet konusunu anlamak için dikkate alınması gerektiği cümlesi öncesinde son derece karşı-propagandif-spelülatif "ortodoks marksizm" (hani o değilmiş ve sınıf ilişkilerinden bahsetmek marksist olmayı beraberinde getiriyor anlamı çıkan cümlesinden hareketle yadsıdığının dışında nasıl bir marksistir ya da değildir de marksist demişken bir de ortodoks mu olsun demiştir) ne demektir ve doğrusu nedir.