05 Mart 2017 Pazar 17:37
Cizre’den Yüksekova’ya İstanbul’un yeni sakinleri: Sen Kürt’sün ev veremeyiz!

Eylem Yılmaz'ın Yazı Dizisi (eylemyilmaz83@gmail.com)

1. Bölüm

Cizre’den Yüksekova’ya İstanbul’un yeni sakinleri: Sen Kürt’sün ev veremeyiz!

Güneydoğu’da 2015 yılında başlayan sokağa çıkma yasakları ve çatışmaların ardından Kürtler, tıpkı 1990’da olduğu gibi düştü yollara. Bu süreçte yaşanan göç ile ilgili net bir rakam bulunmuyor. GÖÇ-DER’in resmi makamların, çeşitli sivil toplum kuruluşlarının ve kendi araştırmalarından oluşturduğu rapora göre, 300 bin ila 600 bin arasında insan bu süreçte evlerini terk etmek zorunda kaldı ve bu rakamın da artabileceği bekleniyor.

Geçen bir yıl içinde medyada ölüm haberleri birer “sayı” olarak “rutin” haline geldi, ilan edilen sokağa çıkma yasakları söylenip geçildi, yıkılan ev görüntüleri ise içindeki yaşama ne olduğuna yer verilmeden sadece bir fotoğraf olarak yer aldı. “Savaşta ilk kayıp gerçeklerdir” sözünün akıldan çıkmasının imkânsızlaştığı bu süreçte, insanların çatışmalar ve yasaklardan doğrudan nasıl etkilendiklerinin, yıkılan evlerdeki hayatlara ne olduğunun ve “yeni” hayatlarına nasıl devam ettiklerinin peşine düştüm.

İstanbul, iş ve daha iyi bir yaşam umuduyla yoluna düşülen, en çok göç alan bir metropol. Genellikle umutlar yerini çaresizliğe bıraksa da, İstanbul yine en çok göç alan kentler sıralamasında üçüncü olarak yer almış. En çok göç edilen ilk iki il ise Mersin ve Diyarbakır olmuş. Şırnak, Cizre, Nusaybin ve Yüksekova başta olmak üzere birçok insan yıkılan kentlerinden, kurşun seslerinden, patlayan bombalardan, açlıktan, susuzluktan geçip, üzerlerindeki kıyafetleriyle terk etmek zorunda kaldıkları evlerini arkalarına alıp, İstanbul’a geldiler. Ben de, İstanbul kazan ben kepçe yollara düşüp, kapılarını çaldım.

İstanbulluların yeni komşuları ırkçılıktan şikâyetçi, bu yüzden ev ve iş bulmak onlar için bir çile. Çocuklarına bırakacağı evi yıkılmış, yıllarca evinin, çocuklarının hiçbir eksiği kalmasın diye çalışıp da aldığı eşyaları birer hurdaya dönmüş, ailesiyle birlikte başkasının evinde yaşamanın zorluğundan bıkıp da son bir gayret çocukları için ev ve iş arayan bir baba; “Nerelisin?” sorusuna, “Hakkâriliyim”, “Cizreliyim”, “Nusaybinliyim” cevabını verdiğinde, İstanbul’da çaldığı her kapı yüzüne kapatılıyor.

Sizi İstanbul’un yeni sakinleriyle tanıştırayım.

Beş ay önce İstanbul’a gelen Cizreli Acar ailesi, ırkçılık nedeniyle ev bulamadıklarından yanına yerleştikleri akrabalarının yanında, küçük bir çatı katında yaşıyorlar. Ev bir orda, bir salon ve kapısından girildiğinde bir oda büyüklüğünde olan, evin en büyük kısmı olan mutfağa doğru incelen bir koridora sahip. Hacer ve Mehmet çifti, dört çocuklarıyla birlikte bu koridorda yatıyorlar. Mehmet Şirin Acar, 30 yaşında, bir inşaatta usta olarak çalışıyor. Buraya geldiğinde iş bulması 20 gün sürmüş. Bu kadar uzun sürmesini; “’Usta aranıyor’ ilanını gördüğüm yere hemen gidiyordum. Her gittiğim yerde ‘Nerelisin?’ diye sorduklarında, Şırnaklıyım dediğim zaman ‘Şu an ihtiyacımız yok’ dendi” diye anlatıyor ve soruyor; “Biz onlara ne yapmışız ki?” Mehmet, çok sevdiği eşi Hacer ile 18 yaşında evlendiğinde Cizre’ye yerleşmiş ve evlerine aldıkları ilk eşya buzdolabıymış, şimdi de evinden geriye hiçbir şeyi kalmadığından burada da aldığı ilk eşya yine buzdolabı olmuş. Anlatırken yarı acı, yarı tatlı gülüyor: “Eşimle evlendiğimizde hiçbir şeyimiz yoktu. Bir işe girer girmez ilk maaşımla hemen buzdolabı, arkasından çamaşır makinası aldım. Her sene bir eşya alıyordum.  12 yıllık işçi emeğimle kurduğum evimden geriye bir şey kalmadı. Burada bir ev bulduğumuz an hemen yerleşebilmek için yine gittim ilk önce buzdolabı, sonra çamaşır makinası aldım. Aldığım mağazada duruyorlar.”

 “Nur Mahallesi Kobane gibiydi”

Güneydoğu’da çatışmaların en yoğun yaşandığı yerlerin başında Cizre geliyor, Cudi ve Nur Mahalleleri. TİHV’e göre; sadece bu bölgede en az 192 sivil hayatını kaybetti. Hacer Acar, dokuz gün süren ilk sokağa çıkma yasağının ardından gördüklerini anlatırken gözyaşlarını tutamıyor; “Aynı Kobane gibiydi” diyor.

Doğma büyüme Cizreli olan Hacer, 29 yaşında, dört çocuk annesi. Uzun, siyah kirpikleri, kocaman sürmeli gözleriyle hayat dolu, çok naif bir kadın. Hiç okula gitmemiş. Eşi Mehmet ile 17 yaşındayken evlenmiş. Her ikisi de amca çocuğu olduğundan Hacer’in ailesi önce karşı çıkmış fakat birbirlerini çok sevdikleri için engel olamamışlar. Evlilikleriyle ilgili tek sorunları, Mehmet’in nüfusunun dedesine kayıtlı olduğu için Hacer’in yeğeni olarak görülmesi ve bu yüzden resmi nikâh yapamamaları. Bunun için kendilerine bir avukat bulmuşlar, fakat halen bu sorun çözülememiş.  Mehmet’in nüfusunun dedesine kayıtlı olmasının sebebi ise o küçük bir çocukken babasının PKK’ye katılmış olması. Bu nedenle Mehmet’in bugün evini terk etmek zorunda kalması da ilk değil:

“Babamın öldüğünü; ‘Dükkânımızın önüne bile gelmeyin, terörist çocukları’ dendiğinde anladım”

“Eskiden Siirt’e şimdi Şırnak’a bağlı Yenidemli köyümüz yakılınca, 1992 yılında Şırnak’a bağlı Akadezgün Köyü’ne göç ettik. Orada tabur komutanlığı olduğu için evleri yıkılan köylülerin hepsi askeriyenin olduğu bölgeye tanışındı. Kamp gibiydi. Orada bize hakaret eder ve askerlere; ‘Bunlar terörist çocukları’ diye şikâyet ederlerdi. Asker de bizi, yüz üstü yere yatırıp 12 saat güneşin altında bekletirdi. Bir binbaşı, elindeki değneğini yere vurarak bize bağıra bağıra küfür ederdi. Annemi, halalarımı sürekli ifade için karakola çağırırlardı. Bir süre sonra buna da dayanamadık. O zamanlar ya bir korucunun yanına sığınmak zorundaydın ya da şehre göç etmek. Biz, maddi durumumuz olmadığı için korucu olan bir akrabamızın yanına başka bir köye göç ettik. 12 yaşıma kadar yarım gün okula gittim, sonrasında çobanlık yaptım. Öğretmenim notlarım çok iyi olduğundan bana acıdı, yanına almak istedi ama ailemi bırakmadım. Fakat sonrasında İstanbul’a ağabeyimin yanına gelip, simit sattım. Simit satarken çocukların bilye oynamalarını ağlayarak izlerdim. Benim hiç bilyem olmadı.”

Mehmet, 16 yaşında Şırnak’a geri dönmüş ve tekrar İstanbul’a dönmeyi hiç istememiş. 18 yaşında evlendiğinde Hacer, Cizre dışında başka bir yerde yaşamak istemediğinden Mehmet’te eşini kırmayıp, Cizre’de ev tutmuş. Fakat Cizre, Mehmet için hiç unutamadığı, hayallerinin yıkıldığı kötü bir hatıranın adresi:

“Babam, upuzun boyu, gür sakallarıyla hep hayallerimi süslerdi. Beni kucağına aldığında hep sakallarıyla oynardım. Öldüğünü gazetelerden öğrenmiştim ama hiç inanmamıştım, o hiç ölemezmiş gibi gelirdi bana. 16 yaşındaydım.  Cizre’ye giderken bir köylümüzün dükkânına uğradık; ‘Terörist çocukları, dükkânımızın önünden bile geçmeyin!’ diyerek kovdular. O an babamın öldüğünü anladım. Artık şaka maka değildi,  benim hayalini kurduğum babam bas baya ölmüş. Kuytu bir yerde oturup, iki saat boyunca ağladığımı hiç unutmam.”

“Yasağın ilk günü sanki bir düğündü”

Tarih 14 Aralık 2015. Cizre’de sokağa çıkma yasağının ilk günü. Hacer, oturdukları Cudi Mahallesi’nde ilk gün yaşananları düğüne benzetiyor:

 “Herkes protesto etmek için sokağa indi. Genç, yaşlı bütün kadınlar zılgıtlarla halay tutuyor, çay içiyor, çekirdek yiyorduk, sanki bir düğün gibiydi. O kadar güzeldi ki, çok korkuyor olmama rağmen yanlarına gitmeden de duramıyordum. Gece sokaktayken elektrik trafosu patladı. Öyle bir patlamaydı ki, geceyi gündüze çevirdi. Bizim mahallemizde ilk gün hiç bir şey yoktu ama Nur Mahallesi’nden sürekli silah ve havan toplarının patlama sesleri geliyordu. Bizim mahallede her şey ikinci gün başladı. Oğlum bir yaşındaydı, emziriyordum, korkudan sütüm kesilmişti.”

İkinci gün Cudi Mahallesi’nde başlayan şiddetli çatışmalar nedeniyle kimse evinden çıkamıyor, erzak sıkıntısı da beraberinde kapılarını çalıyor. Mehmet, unu biten bir komşusu kapısına gelince, ellerindeki az kalan unu verip, buzdolabında sakladıkları ekmeklerle idare ettiklerini, herkesin elinde olanı birbiriyle paylaştığını anlatırken hem kendisiyle, hem Cizre halkıyla gurur duyduğunu söylüyor. Evlerinin bahçesindeki su havuzundan sadece kendileri değil komşuları da su aldığından iki çocuğuna, emzikli bebeğine ve eşine “Ya onlara bir damla bile kalmazsa” korkusuyla yasağın son iki gününde hiç su içmemiş. Yasağın ikinci gününden itibaren yaşadıklarını Mehmet’ten dinliyoruz:

“Hiç uyumuyordum o günlerde. Bir keresinde uykusuzluktan gözlerimden kan damlamaya başlamıştı. Tam beş, altı gün boyunca çocuklarıma ne olacağını düşünmekten uyuyamadım. Küçük oğlum bomba seslerinden uyuyamıyor, sürekli ağlıyordu. Eşim, çocuğun aklını kaçırabileceğinden korkuyordu. Bir dakika olsun silah sesleri susmuyordu. Sabahtan akşama kadar sürekli bombalanıyorduk. Hiçbir zaman bu kadar çaresiz kaldığımı hatırlamıyorum. Artık yemek de yiyemiyorduk. Bizim insanlarımız eşyalarını bölüşür. Bu özelliğimizi çok seviyorum. Kürt olduğum için gerçekten gurur duyuyorum. Bir gün, bir komşumuz geldi, hiç unlarının kalmadığını söyledi, bizim de azdı ama yine de eşime vermesini söylemiştim. Eşim; ‘Biz ne yapacağız’ deyince, ‘Daha önce buzdolabına doldurduğumuz ekmeklerimiz var ya onlarla idare ederiz’ demiştim. Zaten çocuklar yesin, biz yemesek de olurdu. Dokuz gün boyunca sürekli bombalama devam ettiği için, erzak bitiyordu, dayanmıyordu. ”

“Siz Ermeni’siniz, kâfirsiniz, sizi öldüreceğiz”

“Orada çok şey, çok acayip şeyler gördük, yaşadık. Arapça, ‘Siz Ermeni’siniz, kâfirsiniz, sizi öldüreceğiz’ diyenler, küfür edenler oluyordu. Sanki Ermeniler çok kötüymüş gibi! Kobane’deki savaştan dolayı bizim oraya göç edenlere; ‘Bunlar ne diyor’ diye sorduğumuzda onlar ne dendiklerini anlatıyordu. Arapça orada bizlere küfür edenler IŞİD’li değilse neydi? Evimizin hemen yakınındaki komşularımız öldü.  Beş, altı çocuklu bir kadın evin önünde elinde çocuğuyla otururken gözümün önünde vuruldu, o da, çocuğu da öldü. Kayınpederi ona yardım etmek için koştuğunda, onu da öldürdüler. Herkes çığlık atıyor, kim kadına yardım etmeye gitse, vuruluyordu. Böyle yardım için gitmeye çalışan üç kişi vuruldu. Bir de, bizim evimizin önünde bir genç yürüyordu, elinde bir tane silah yoktu ama onu da vurdular.”

Yasak kaldırıldığında sokakta karşılaştıkları manzarayla akıllarında ne yemek, ne de su kalmış.  Mehmet, o anı anlatırken “Akrabalarım, çocukluk arkadaşlarım öldü, onlar gözlerimin önüne gelince dünya umurumda olmuyor” diyor. Hacer, gördüklerini ağlayarak anlatıyor:

“Nur Mahallesi’nden gelen sesler bile yetiyordu, orada olanları anlamak için. Kuzenimin evi oradaydı. Hemen ona koştum. Sokağa çıktığımda karşılaştığım bir genç; ‘Abla oraya gitme, sokaklara çok fazla mayın döşenmiş’ dedi ama dinlemedim. Kuzenim orada nasıl dinler, dururum. Bir tekel büfesine mayın koyulmuş, bir adam ona basınca ayağını kaybetti, başka bir yerde bir çocuğun eli koptu. Mahalleye girdiğim an, ev sahibimin akrabasının cesedini, başından ayrılmayıp da feryat eden ailesini gördüm. Yaşlı, dört eşi olan bir adamdı. Susuzluğa dayanamamış, belki az da olsa su vardır diye depoya bakmak için dama çıkmış. Torunu da arkasına takılmış. Tam dama adım attığında keskin nişancılar vurmuş. Ailesi cesedini damdan almış, ceset şişmesin diye buz koymuşlar, öyle birkaç gün geçirmişler. Yine mahallenin çarşı tarafında 12 yaşında bir çocuk öldürülmüş, ailesi kanlar içinde feryat ediyordu. Kuzenim için daha da çok korkmaya başlamıştım. (Ağlıyor)Evine ulaştığımda şok geçirdim. Sekiz gün yemeksiz, susuz bir banyo içinde iki, üç aile ayakta, birbirlerine sarılıp beklemişler.  Renkleri renk değildi, hayalet gibiydiler. Ağızları kuruluktan çatlamış, yara içindeydi. Evi yanmış, bir bölümü yıkılmıştı. Sarıldım, saatlerce ağladım. Nur Mahallesi, aynı Kobane gibiydi. Allah, bunları yapana huzur vermesin, yanına koymasın. Ne istediler bizden, altı aylık bebekten, hamile kadınlardan, dedelerden ne istediler? Tavuklar, köpekler onlara ne yaptı da hayvanların hepsini öldürdüler? Gerçekten Allah gün yüzü göstermesin.”

Göç yolunun sonunda beklenmeyen sürpriz: Bebek bekliyorsunuz

Bütün bu yaşadıklarının üzerine Mehmet ve Hacer, Cizre’nin etrafının tanklarla çevrelendiğini de görünce ikinci sokağa çıkma yasağının başlamasına bir gün kala üstlerindeki kıyafetler, çocuklarının birkaç eşyasını koydukları bir çantayla evlerini terk ediyorlar, ilk durakları da, Mehmet’in Cizre’ye yakın Damlarca Köyü’nde oturan ağabeyinin evi oluyor. Ağabeyinin köy evinde beş aile kalıyorlar. “Yemek yetmiyordu. Öyle bir noktadaydı, gelenlere köy yetmiyordu” diyor Mehmet ve Siirt’te kalan halasının yolunu tutuyorlar. Yol boyunca karşılaştıkları her arama noktasında durduruluyor, kimlik ve üst aramasından sonra yola devam ediyorlar. Siirt’e vardıklarında, Acar ailesi hiç beklemedikleri bir sürprizle karşılaşıyor: Bebek bekliyorsunuz. Bu Hacer’in anlatırken gözlerinin pırıl pırıl parladığı, güldüğü tek anısı. Heyecanla anlatıyor:

 “İlk hafta hiç paramız kalmamış, eşim bir haftalık iş için Silopi’ye gitmişti. O döndüğünde küçük oğlumun rahatsızlığı artmıştı. Onu hastaneye götürdüğümüzde, karnımdaki şişkinlik için ben de muayene oldum. Eşim, oğlumun başında kaldı, ben de tahlillerle uğraştım. Doktor, ‘Bebek bekliyorsun’ dediğinde kulaklarıma inanamadım. Israrla; ‘Olamaz, tekrar kontrol edin’ deyip, durdum. Doktor da, ultrasona soktu, bu kez de gözlerime inanamadım. Gerçekten büyük sürpriz oldu, hiç beklemiyordum. Dördüncü çocuğa da hazır hissetmiyordum kendimi, nasıl olabildiğine hala inanamıyorum, hiçbir belirtisi dahi olmamıştı.”

“Karımın iç çamaşırlarını balkona asmış, evimizin içine büyük abdestlerini yapmışlar”

Yeniden baba olmaya hazırlanan Mehmet, sokağa çıkma yasağının kalkmasıyla evinin durumuna bakmak için Hacer’i çocuklarla halasında bırakıp, Cizre’nin yolunu tutuyor:

“Eve girer girmez mutfağa gittim. Mutfak iyiyse, her şey iyidir diye düşündüm. Eve top mermisi gelmiş, mutfağın tam ortasına girmiş, hiçbir şey kalmamış. Eşimin iç çamaşırlarını balkona asmışlar, evimizin içine büyük abdestlerini yapmışlardı. Eşim ve çocuklar gelecek diye o pisliği ben ellerimle temizlemiştim. Sonra eşim geldiğinde eşyalarını ağlayarak topladı. Bunu yapanlar kızlarının, ablalarının, hanımlarının yanlarına gittiklerinde bunları hiç düşünmüyorlar mı? Bir edep vardır, bir usul vardır. Gerçekten anlamıyorum.”

Yıkıntılar arasında iki ay: Oğlum ölüyor, gelmiyorsunuz!

Evinin zararının karşılanması için kaymakamlığa, belediyeye başvuran Mehmet, kiracı olduğu için hiçbir yardım alamamış, iş bulmak için bu kez İstanbul’un yolunu tutmuş. Hacer ve çocuklar, Cizre’deki yıkık, dökük evin içinde iki ay geçirmiş. Bu süre hamile olduğunu yeni öğrenen Hacer için epey zorlu geçmiş:

“Mahallenin kuyusundan su çeker eve taşırdım. O suyu hem içme suyu olarak, hem de haftada bir çocukların başlarını yıkamak için kullanırdım. Gece 12’den sonra yine çatışmalar yaşanır, çocuklarla birlikte korku içinde sabahı beklerdik. Bir gün, küçük oğlum hastalandı. Gece yarısı durumu çok kötüleşti. İnanın ambulansı kaç kere aradığımı unuttum. Her seferinde; ‘Polisten izin almadığınız müddetçe gelemeyiz’ diyorlardı. Polisi aradım, sokağın adını istedi, söylediğimde; ‘Öyle bir sokak yok’ dedi. Ben yıllardır bu mahallede, bu sokakta yaşıyorum, nasıl yok diyebiliyor. En sonunda; ‘Oğlum nefes alamıyor. Eğer ona bir şey olursa polis filan dinlemem, seni boğarım!’ dedim. Öyle söyleyince polis gülerek; ‘Öyle bir cesaretin var mı?’ dedi. ‘Oğlum ölüyor, gelmiyorsunuz! Öyle bir cesaretim var ki görmek istemezsin!’ dedim. Dört saat sonra ambulansla birlikte geldiler. Geldiklerinde polis yemin billah ederek sokağı hatırlamadığını söyledi. Yalan mı, doğru mu bilemiyorum, art niyetli davranmamış. Oğlumu bir gün hastanede yatırdılar, serum verdiler. Astım hastalığı çıkmış. O gece boyunca oğlumu hastaneye götürebilmek için nasıl yalvardığımı ölsem unutmayacağım. Bu iki aylık süre benim için işkenceydi. “

Ve İstanbul: Sen Kürt’sün ev veremeyiz

Hacer için iki aylık işkence ağabeyinin eşinin gelmesiyle bitmiş. Yengesi, Hacer’in durumunu görünce onu orada bırakmamış, birlikte İstanbul’a gelmişler. Fakat Hacer’in yüzü yine gülmemiş. Bu kez karşısına üç çocuğundan rahatsız olan ağabeyinin ev sahibi çıkmış:

“Elimde üç, karnımda bir çocuk buraya gelince onların ev sahibi rahatsız oldu. Sürekli bizim evinden çıkmamızı istiyor, şikâyet ediyordu. Hemen her gün kapıya geldi; ‘Çıkın evimden’ dedi. Ağabeyim; ‘Kardeşimdir, hamiledir, nasıl bırakırım gitsin. Evi barkı yıkılmış, bırakamam’ dese de ev sahibi dinlemedi. Bir ay içinde ağabeyim daha önce baktığı, almak için para biriktirdiği başka bir ev aldı, taşındık.”

Mehmet, beş aydır ev arıyor ama bir süredir bu görevi Hacer’e bırakmış. Nedeni ise:

“Burada her yerden insan var ama ben ev ararken Şırnaklı olduğumu söyleyince; ‘Size ev yok’ diyorlar. Kardeşim biz sizi yiyecek miyiz? Bıktım bunu yaşamaktan. Eşime; ‘Beni gören 200 metre öten Kürt olduğumu anlar. Bana ev vermiyorlar, sen git’ dedim. Onun da Türkçesi çok iyi olmadığı için hemen anlayıp; ‘Sen Kürt’sün, ev veremeyiz’ diyorlar. Bir gün, eşim ev bulduğunu ve kirasının 400 TL olduğunu söyledi, beni çağırdı. Sahibi sanırım Trakyalıydı. Birlikte eve bakmaya gittik, ev sahibinin kızı geldi; ‘Nerelisiniz?’ dedi. Şırnaklı olduğumuzu söyleyince; ‘Kira 800 TL’ dedi.  Ben de; ‘Sizin gelininiz 400 TL demiş. Şimdi niye 800 TL diyorsunuz? Şırnaklı olduğumuz için mi evi vermek istemiyorsunuz?’ dedim. İtiraz ettiler; ‘Öyle şey olur mu’ dediler ama ben anladığımı anlamıştım, çıkıp gittim.”

Hacer, İstanbul’da yaşamaktan mutlu değil; “Burada yaşamak zor, keşke paramız olsa da Almanya’ya gidebilsek” diyor. Yaklaşık beş aydır İstanbul’da olan Hacer, yalnızca bir kez ağabeyi ile birlikte çocuklarını alıp Eminönü ve Gülhane Parkı’na gitmiş; “O gün, oğlum Yusuf için sanki cennetten bir gündü. Kuşları, kedileri gördükçe anne bak, bak diye zıplayıp, koşuşturuyordu.” Büyük oğlu ve kızı okullarına devam ederken küçük oğlu Yusuf’u parka dahi götürmüyor; “Burası İstanbul, çok kaçırılma olayları yaşanıyor. Bir de başıma bunun gelmesini istemiyorum.”

“Ermenilerin vebali midir?”

Mehmet, 8 yaşında yaşadıklarını 30 yaşına geldiğinde bu kez çocuklarının yaşamasından dolayı hem kızgın, hem de üzgün; “Bu nereye kadar böyle gidecek” diye soruyor ve ekliyor:

“Bugün sanki geçmişten de kötü. Bizim köyü iki kere yakmışlardı ama şimdiki gibi değildi. O zamanlar karşılaşmadığımız ırkçılıkla şimdi çok fazla karşılaşıyoruz. Keşke olmasa bunlar. Artık şöyle düşünüyorum; acaba bizim başımıza gelenler Ermenilerin vebali midir? O zaman, onlara destek çıksaydık, bugün bizlere bunları yapmazlardı. Türkiye, aslında çok güzel bir yer ama yaşansa güzel bir yer. Şu an elimden gelse Avrupa’ya giderim ama imkânım yok. Ben sadece çocuklarım için güzel bir gelecek istiyorum, onlar iyi yaşasınlar istiyorum. Çok şey mi istiyorum?”

Not: Bu yazı dizisi Uluslararası Objective Araştırmacı Gazetecilik Programı’nın desteğiyle hazırlanmıştır.

2. Bölüm: Nur Mahallesi’nden Özmen ailesi

Son Güncelleme: 12.03.2017 20:37
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Yorumlardan doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderene aittir.