Yeni Papa 'kiliseyi onarabilecek mi?'

Erdal Doğan / Demokrat Haber

Şimdi bazılarınızın daha bu yazının başlığını görür görmez aklından geçireceği sanırım ilk düşünce; kardeşim nerden çıktı bu Papa yazısı? Sen de oturup merkez medyavari sıcak gündemi yakalayıp magaziner yazılara mı başladın? Tamam eskisi istifa etti. Yenisi de Arjantin'den seçildi, oldu da bitti maşallah, artık bu neyin yazısıdır? Bizim Papa ile artık ne işimiz olur?

Hele ki nüfusu ‘%99 müslüman’ vurgusu ile altı kalın çizile çizile, bağır bağıra vurgulanan bir ülkede, Papa ile ne işimiz olur ? Sen de oturup yazı döşenmişsin.

İşin mi yok derdin mi? Yoksa her ikisi de mi?

Halbuki hiç öyle değil, Papa Vatikan Devleti'nin ruhani lideri olmasının yanı sıra siyasal konumlanışı itibarıyla yalnız Dünyadaki 1.2 milyarlık Katolik nüfusu ilgilendirmiyor. Yalnız onları dahi ilgilendirse dolaylı yoldan bizi de ilgilendirdiği açık. Fakat bizim ülkemizi o kadar dolaylı değil basbayağı doğrudan ilgilendirdiği için ülkemizde de Papa'lık ile ilgili haber ve yorumlar fazlasıyla yer bulur. Özellikle seçim sonrasının yeni politikalarının ne olacağı konusunu da içerdiğinden bizim ülkemizi de fazlasıyla ilgilendirmektedir.

Her şeyden önce ülkemiz Anadolu, Hıristiyanlığın yayılıp, geliştiği en eski coğrafya olarak tüm ruhani Hıristiyan dünyası için haklı olarak çok önemlidir.

İttihatçıların geçen yüzyılda soykırımları olmamış olsaydı, günümüz nüfusunun çok önemli bir çoğunluğu Hristiyan olarak varlığını devam ettirecekti.

O nedenle mi yoksa başka nedenler ile mi bilinmez ama Türkiye'de kalan çok az bir Hıristiyan nüfusun çok az bir kesimini oluşturan Katolik nüfusun bağlı olduğu ruhani ve siyasi lider Papa ile Türkiye'nin gelmiş, geçmiş hatta gelecek gündemi aslında fazlasıyla yoğunluk oluşturmuş veya oluşturacaktır. Mesela Vatikan'daki siyasal, ruhani dalgalanmalar ve toplumsal olaylar karşısındaki tutum, medya kanalıyla da olsa en az diğer ülkeler kadar Türkiye'nin de gündemini yakından ilgilendirmiştir.

Aşağıda vereceğim bazı olaylar ve bu olaylar karşısındaki Katolik Dünyası'nın ana kilisesinin tavrı veya suskunluğu ile buna bağlı olarak Vatikan'daki değişimler bir dış haber konusu olmaktan öte doğrudan ülkemizi de ilgilendiregelmiştir.

Bilineceği üzere Papa ya da Patrik seçilenler ömürlerinin sonuna kadar o görevde kalıp görevlerini ifa ederler.

Ben yaşım itibariyle şu ana kadar Papa'lık koltuğuna oturabilmiş 3. Papa'yı tanımış oldum.

Tanıdım dediysem de basından tabi.

Medyadan gördüğüm ilk Papa, yaşıtlarımınki gibi 13 Mayıs 1981’de kendisine düzenlenen suikasttan kurtulan ve o günkü siyah beyaz tek kanallı TRT’nin sunduğu görüntülerle belleğimize her daim yer edinen, küçük basit çağrışımla her daim anacağımız Polonya kökenli Papa II. Jean Paul’dü.

Belki birçoğumuz bazılarının aksine bu sahneleri uzun yıllar hep utanç içinde hatırladık.

Utancımızın çok basit nedeni vardı.

O da bir kısmının aksine katilliğe soyunan kişinin bir Türk oluşu ve onun Türk Kontrgerillası yani Özel Harp Dairesi tarafından yetiştirilmiş olma iddialarıydı.

Papa'nın katilliğine soyunan bu zat, önce 1 Şubat 1979 tarihinde İstanbul’da Abdi İpekçi’yi katleden tetikçiler arasında yer almış, daha sonra yakalanarak çok kısa bir süreliğine Maltepe Askeri Cezaevinde misafir edildikten sonra askerlerin kontrolündeki bu hapishaneden kaçırılmış, birkaç yıl sonra da Papa II. Jean Paul'ü vurmaya yeltenmişti.

Anlaşılan o ki ülkemiz yetmemiş artık Avrupa’ya katil ihraç hale gelmiştik.

O yıllar soğuk savaşın bütün yıkıcılığıyla devam ettiği yıllardı.

İki kutuplu dünyanın daha da keskinleşmesi için dönemin Papa’sının kurban olarak düşünülmesi bugünden bakıldığında o dünya için yalnızca basit bir teferruattı.

Yani kim olursa olsun kimsenin canının böyle bir savaştan esirgenmediği yıllardı.

Aslında bu teferruat meseleleri bizim ülkemizin hiç yabancılığını çekmediği iç siyaset tarzıydı.

Papa II. Jean Paul'e yapılan suikast girişimi de bu gibi eylemlerde amaçlananın fazlasıyla gerçekleşerek sonuçlandırıldığı bir eylemdi.

Sonuçta amaçlanan kamuoyu algısının manipülasyonu çok başarılı şekilde sonuçlandırılmıştı.

Gerçek azmettiricilerin seçtikleri tetikçi ve onun kimliği, suikast öncesi soktukları ilişkiler ağı sayesinde uzun yıllar bu suikast girişiminin amaç ve planlayıcılarını perdelemeyi başarabilmişlerdi.

Bu katmerli perdeleme ile kirli ve kanlı oyundan sağ kurtulabilen Papa II. Jean Paul, sanırım dost bildiği siyasi odakların kendisini nasıl gözden çıkarabileceğini anlamış olmalı ki; sonraki yıllarda tüm Dünya'ya yönelik dinsel ve siyasal yönelimde bir farklılaşmaya gittiği söylenebilir.

Kendisinden sonra gelen Alman kökenli Papa XVI. Benedict'in ise çok uzun olmayan bir Papa'lık serüveni oldu.

Çünkü; çok kötü olmayan sağlığına rağmen Vatikan tarihindeki istifa sunarak görevini sonlandıran ikinci Papa olarak tarihe geçti.

Papa XVI. Benedict’in birçok olay karşısındaki tutumunun dışında benim dikkatimi çeken en eleştirisel davranışı; Türkiye' de Vatikan’a bağlı görev yapan din adamlarının 2004-2011 yılları arasında Ergenekon'un hedefinde iken sessizliği ve tepkisizliğiydi.

Elbette bu dönemde sistematik olarak gerçekleştirilen eylemler yalnız Katolik din adamlarına yönelik olarak gerçekleştirilmedi.

Aynı dönemde Ortodoks Ermeni ve Rumlar ile Protestan Hristiyanlara yönelik daha fazla, yüzlerce tedhiş eylemi gerçekleştirildi.

Tüm bunlara yönelik Papa XVI. Benedict'in sessizliğini sürekli korumuş olmasına hiçbir zaman anlam verememişimdir.

Bazı çıkarımlarım olmuşsa da ispatlanabilir somut dayanaklara ihtiyaç duyduğundan seslendirmekten hep uzak durdum. Şimdi de durmak isterim.

Bu dönemde Türkiye'deki Katolik Hristiyan cemaatine yönelik saldırılardan birkaç örneği sıralamak gerekirse;

Mesela; Yalnızca Katolik din adamlarından örnek verirsek 2004 yılında Trabzon'daki Santa Maria Kilisesi Rahibinin komalık edilircesine dövülmesi, sonrasında da görevini bırakarak İtalya’ya geri dönmesi ile ilgili soruşturma öylece “faili meçhul” biçimde kalakaldı. Dövülen rahibin memleketine gitmesi sonucu O’nun yerine gönderilen İtalyan Rahip Santoro, 5 Şubat 2006 tarihinde Kilisesinde arka sıraların birinde dua ederken, bulunması çok zor bir silah olan glock marka suikast tabancası ile tek atışla vurularak öldürülmüştü. Bu profesyonel cinayetten sonra görgü tanıklarının birden çok kişiyi gördüklerini, ayrıca Santoro'yu vuran kişiyi görenin katilin ne kolu ne de sesinin bir çocuk sesine benzemediğini ısrarla söylemesi rağmen; tüm cinayet olayı eline daha önce silah almamış 15 yaşındaki miyop bir çocuk üzerinde inşa edilerek kapatıldı.

Hemen ardından aynı tarihte yani Şubat 2006 tarihinde İzmir'de bir grup genç bıçakla Katolik İtalyan bir rahibi hem dövmüş hem de ölümle tehdit etmişlerdi.

Daha sonraki yıllarda ortaya çıkan ve yargılaması gerçekleştirilen 3-4 Mart 2003 tarihindeki 1.Ordu karargahında yapılan Balyoz eylem planı seminer belgelerinde aynen Trabzon’daki Santa Maria Kilisesine yönelik eylemler gibi hakkında suikast yapılacak Katolik din adamları listesinde yer alan Vatikan Büyükelçiliği'nin İstanbul temsilcisi ve Türkiye Katolik Cemaatleri Ruhani Kurulu sözcüsü Georges Marovitch 24 Temmuz 2007 tarihinde tren istasyonunda kendi deyimiyle adeta itilerek hareket eden trenin önüne atıldı. Bu olay sonrası kaburgaları kırılan ve iç organları zarar gören Katolik Rahip Marovitch, yaklaşık 5 yıl boyunca yatağa ve tekerlekli sandalyeye bağlı kalarak yaşam savaşı vermeye çalıştı. Ne yazık ki bu savaşı 22 Mart 2012 tarihinde o çok sevdiği İstanbul’da kaybetti.

18 Aralık 2007 tarihinde ise İzmir'deki Saint Antuan Kilisesi'nin rahibi Adriano Francini, uğradığı bıçaklı saldırı sonucu yaralandı. Rahibi yaralayan zanlı bir süre sonra suç aletiyle birlikte yakalandı fakat soruşturma bu şekilde bırakıldı. Bu konuda Türkiye kamuoyundaki en derin tartışma ise bu olayın bir nefret saikiyle işlenmiş olacağıydı. Daha sonra bu olay hiç gündeme gelmeden unutulup gitti.

En sonuncu saldırı ise daha da trajikti. Hatay'ın İskenderun ilçesinde Papalık Anadolu Temsilcisi Piskopos Luigi Padovese, Papa XVI. Benedict’in Kıbrıs ziyaretinden birkaç gün öncesinde yanında 4,5 yıl şoförlüğünü yapan Murat Altun'un Papa'ya suikast hazırlığı içinde olduğu iddiaları arasında kendisi ile tartışması sonucu bu kişi tarafından 3 Haziran 2010 tarihinde evinin bahçesinde karnından defalarca bıçaklanarak katledilmişti. Davaya ne yazık ki diğerleri gibi Vatikan’dan hiçbir sahiplenme olmadı.

Daha önce kendisi de bıçaklanan ve Padovese’nin katledilmesinden hemen sonra onun görevini üstlenen Rahip Adriano Francini bu olaydan kısa bir süre sonra Vatikan’a gittiğinde Türkiye'de kendilerine sahip çıkılması yönünde çağrıda bulunmuştu. Ne yazık ki sitem de içeren bu çağrıya Vatikan'dan somut bir karşılık gelmemişti. Padovese'nin cinayet davası ise öksüz bırakılmakla kalmamış, genel Türk yargı pratiği cinayeti derinlemesine kovuşturma gereği duymadan, sanığın haksız tahrik savunmasını haklı bularak davayı alelacele sonuçlandırmıştı.

Eski Papa'nın ve Vatikan'ın bu kayıtsızlığının yalnızca bu tür hayata kast eden olaylar karşısında olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Yüzyıllardır Türkiye'de yaşayan Latin Katolik nüfusun Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşlığı statüsünde bırakın eşit vatandaşlık statüsünü, bir vatandaş olarak statüsel varlık yeri dahi bulamadıkları acı ama gerçektir. Bu durum yalnız vatandaşlık hali ile sınırlı da değildir. Bu cemaatin kilise ve cemaatlerine ait kurum gayrimenkullerin hukuksal statüsüzlüğüne dair garabetlik hali diğer azınlık kesimlerine benzer biçimde Cumhuriyet tarihi boyunca öylece varlığını sürdürmüştür. Diğer azınlıklardakine benzer biçimde -hatta daha feci biçimde- bu cemaate ait kurumlar yaklaşık 1,5 asırdan beri hastane ve okullarla milyonlarca Türk vatandaşına en iyi hizmeti verirken bu haldedir!

Tüm bunlara seyirci kalınmasının ruhani gerekçelerle açıklanamayacağı, standart bir akıl yürütme ile bile anlaşılabilir. Açıklamaya muhtaç olanın; siyasal veya her nasıl oluyorsa kurulmaya çalışılan o dengeler olduğu muhakkaktır. Vatikan'ın bu konudaki sessizliği ve sahip çıkmayışı yalnız Türkiye'deki Katolik dünyasını etkilemiyor, diğer azınlıkları hatta azınlık olmayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kaderini de çok yakından etkiliyor.

Çünkü her insanlığa karşı işlenmiş bir suçta mağdur, yalnız kurban ve yakın çevresi değildir. Dalga dalga en yakınından en uzağa tüm insanlık ailesidir.

Papa XVI. Benedikct’in görünürdeki istifa nedenleri çoğu kesimi tatmin etmediğinden gerçek istifa nedenlerinin daha sonraki yıllarda çokça gündeme geleceğini ve irdeleneceğini şimdiden kestirmek zor değil.

BİRAZ MERHAMET DÜNYAYI DAHA SICAK VE ADİL YAPAR”

Bilindiği üzere bu istifadan sonra Katolik Dünyasının yeni ruhani lideri, 266. Papa'sı olarak Buenos Aires Başpiskoposu Kardinal Jorge Mario Bergoglio seçildi. Bu seçimle her ne kadar İtalyan asıllı da olsa Avrupa dışında ilk kez bir Kardinal üstelik Güney Amerikalı bir Kardinal Papa seçildi. Kardinal Bergoglio Papa seçilince kendisine I.Francesco ismini aldıktan sonra geleneksel olarak Saint Pietro Bazilikası’nın balkonuna çıkarak Saint Pietro Meydan'ında toplanan onbinlerce kişiye sade ve mütevazı içerikteki tarihi konuşmasını yapmıştı.

Fakat çok geçmeden dünya ajansları kendisi hakkındaki iddiaları tüm dünyanın bilgi dolaşımına sürmekte gecikmedi.

Bunlar arasında belki de kendisini en çok zorlayacak iddia ve suçlamalar ülkesi Arjantin'de darbe yanlısı tutumuna takındığı tutuma dair iddialardı.

Arjantin'deki insan hakları kuruluşları ve özellikle bizim Cumartesi annelerinin de feyz aldığı Plaza de Mayo Anneleri ve Büyükanneleri tarafından yeni seçilen Papa'nın darbe döneminde diktatörlerle işbirliği yapmakla suçladılar.

Bu suçlamalara ilişkin şimdiye kadar dayanak gösterdikleri ve Arjantinli Papa'nın ısrarla red ettiği olay ise; Yeni Papa I. Francesco'nun 2 yıl önce, diktatörlük döneminde işkence merkezine çevrilen Donanma Teknik Okulu (ESMA) davasında tanık olarak dinlendiği duruşmada birçok darbe mağduru tarafından iki cizvit papazını korumayı red etmesi üzerine onların gözaltına alınıp aylarca işkence görmelerine sebep olduğu yönündeki suçlamalardı.

Papa'yı suçladıkları bu olay ise şu şekilde gerçekleşmiş: Darbe döneminde cizvitlerin en yüksek makamında bulunan Papa Francesco, korumasındaki gecekondu bölgelerinde kilisenin yoksullara yardım kolunda çalışan Francisco Jalics ve Orlandio Yorio'nun sığınma taleplerine olumsuz yanıt verdiği ve bilerek, papazları darbecilerin kucağına attığı yönündedir. Papa Francesco Kardinal iken kendisine yöneltilen bu suçlamaları ısrarla reddetmiş. Papa seçildikten sonra Vatikan'ın açıklamaları da suçlamaların reddi yönündeydi.

İşte tüm bunlar ajanslardan dünyaya yayılırken öte taraftan Arjantin'in kıta ve siyasi dayanışma komşusu Venezüela'dan farklı bir açıklama geldi. Bu açıklamayı ise solcu Chavez'in ölümünden sonra devlet başkanı vekili olarak onun yerine geçici olarak bakan fakat ilk seçimlerde kuvvetle muhtemel daimi olarak o görevi üstlenecek olan Nicolas Maduro'dan geldi.

Maduro, Bergoglio'nun Papa seçilmesinin ardında Chavez'in olduğunu söylüyordu. Maduro, Sistin Kilisesi'nin bacasından beyaz dumanın görünmesinin hemen ardından yaptığı o konuşmada, Hugo Chavez'in yeni Papa'nın seçimine cennetten nasıl destek verdiğini şu cümlelerle açıklıyordu:

"Oraya, cennete yeni ulaşan bir el Güney Amerikalı Papa seçilmesi için etkili oldu, ve İsa ona 'artık Güney Amerika'nın zamanı geldi" dedi.

Yeni Papa'nın isim babası Aziz Frencesco, İsa'nın kendisinden kilisesinin onarılması görevi verdiğine inanılan Azizdir. Aziz Francesco aynı zamanda tevazuluğu, fakirliği ve ruhbanlığı ile bilinen ve İtalya'nın koruyucu Azizidir. Aziz Francesco'nun ismini ilk kez İtalyan asıllı Arjantinli Papa tarafından kullanılmasına çok manidar bakılmaktadır. Yeni Papa sanırım şimdiden birçok mesajı birden vermişe benziyor. Yeni Papa'nın bir başka dikkat çeken yanı ise 2006 yılında Arjantin’in başkenti Buenos Aires’te 24 Nisan kurbanlarının anması için düzenlenen törende Türkiye’ye yaptığı çağrıda. Papa bu çağrısında Türkiye'yi Ermeni soykırımını tanımaya davet etmişti.

Papa'nın bu çağrısını 1.2 milyar nüfuslu Katolik Dünyasının ruhani lideri olmasının yanı sıra aynı zamanda Birleşmiş Milletlerde gözlemci devlet statüsü bulunan Vatikan Devleti'nin de başkanı olarak sürdürüp sürdürmeyeceği merak konusu.

Şimdilik bir köşe için çok uzun ama Papa ve etkileri konusuna dair çok kısa denebilecek bu yazıda bence asıl merak edilen yeni Papa'nın kiliseyi onarıp, onarmayacağı ve insancıl hukuktan yana tavır alıp almayacağıdır. Çünkü dünyadaki kıyım görmüş ve görmeye devam eden tüm mazlum halklar çok haklı olarak Papa'yı yanında görmek ister.

“YOKSULLARA ÇALIŞAN BİR KİLİSE İSTİYORUM”

Papa acaba bu görevi yerine getirebilecek mi diye sorup yazıyı tam da noktalamakteyken, Papa'nın bu yöndeki yeni bir açıklaması ile (17 Mart 2013’de) karşılaştım. Papa bu açıklamasında “Birçoğu benim gerçek bir reformcu olmam için 'Adriano' adını almamı önerdi. 15. Clement adını almamı öneren de oldu. Seçildiğim anlaşılınca dostum Claudio Hummes bana sarılıp, 'sakın yoksulları unutma' dedi ve o an aklıma hayatını yoksullara ve barışa adayan Aziz Francesco geldi. Yoksullar için ve yoksullara çalışan bir kilise istiyorum. Biraz merhamet dünyayı değiştirir. Dünyayı daha sıcak ve daha adil yapar” dedi.

Papa'nın bu açıklaması yukarıdaki paragraflarda manidar bulduğumuz isim seçimini açıklamaya yetiyorsa da asıl niyetin gerçekleşip gerçekleşmeceğini ancak ileriki icraatlarda görebileceğiz.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.