‘Babam Gürcülere kurşun sıkmayı kendine yakıştıramadı’

“Doğduğum kenti görmeyi düşlemiştim hep ve bir Rus arkadaşımın yardımıyla geçen yaz bu isteğimi gerçekleştirdim. Ancak keşke gidip görmeseydim. Anılarımdaki “Mavi Cennet” Abhazya’yı yeniden görmeyi umarken, büyük bir köye dönüşmüş, aç ve zavallı insanların yaşadığı bir kent karşıladı beni. Sevdiğimiz bir insan öldüğünde, yaşıyorkenki haliyle anımsamak için nasıl ki ölüsünü görmek istemeyiz, işte buna benzer bir duygu yaşadım” diyor 29 yaşındaki Yuri Ramba.

1990’lardaki Gürcü-Abhaz çatışmaları yaşanırken ailesi de Sohum kentinden ayrılmak zorunda kalmış. Çünkü Gürcülerle birlikte büyümüş olan babası Rauf Ramba kardeşleri saydığı Gürcülere karşı kurşun atmayı kendine yakıştıramamış. Çatışmalara katılmaktansa yaşadığı yeri terk etmeyi benimsemiş. 

− O zaman 10 yaşındaydım. Bu yaştaki bir çocuk savaş ortamı için çok küçük, ama ben o zamanki olayları gene de görebildim. Hiç kuşkusuz kendime özgü bir biçimde, bir çocuk olarak değerlendiriyordum her şeyi. İşten dönen babamın sesi bugün de kulaklarımda çınlıyor: “İyi ki oğlum henüz küçüksün ve hiç kimse senden eline silah almanı isteyemez…” Babam sıklıkla, değişik milletten insanlar yaşadığı için kendi kentinin özel olduğunu söylerdi. Eğer yalnızca Abhazlar ve Gürcüler olsaydı, hayat ilginç olmazdı derdi. 

− Annen Gürcü müydü?
− Hayır, annem de Abhazdı. Soyadı Lakoba idi. Annem ve babam Sohumlu idiler. Birbirlerini Tiflis’te tanımışlar. Orada öğrenim görmüşler. Babam Tiflis’e sıcak insanların kenti derdi. Ben Rusça bir okulda öğrenim görüyordum. Ama Gürcü bir çevrede büyüyordum ve onlara karşı hiçbir tavrım yoktu. Onlardan da buna benzer bir şey hiç hissetmemiştim. Ancak Abhazların Gürcü diline karşı pek de iyi tutumları olmadığını hatırlıyorum. Mağazadaki satıcıya Gürcüce ekmek var mı diye sorsaydınız, Rusça cevap verirdi. Gürcü komşularımız çocukları evin avlusunda ve evde Rusça konuşurlardı. Öte yandan Abhazların, Ermenilerin ve Yunanlıların da konuşma dili Rusçaydı. O zamanlar bunda şaşılacak bir şey de göremiyordum. Evde büyük bir kütüphanemiz vardı. Rusça ve İngilizcenin yanı sıra babam eve Gürcüce kitaplar da getirirdi. 

− Genel olarak savaş öncesinde nasıl bir durum vardı Sohum’da?
− İnsanlar kuşkucu olmuşlar, birbirlerine güvenmiyorlardı. Abhazların bir bölümü Gürcülere karşı iyi duygular besleyen veya tarafsız duranlara karşı açık biçimde saldırgan bir tavır takınıyorlardı. Bir keresinde troleybüsten çantalarla elleri dolu yaşlı bir kadın iniyordu (Lia Teyze benim komşumdu. Yaşlı annesiyle birlikte yaşıyordu. Bahçelerinde bir incir ağacı vardı. Sokaktaki bütün yetişkin çocukların hedefi haline gelmişti. Henüz sütlü olan meyvelerini bile aşırıyorduk. Lia Teyze bundan dolayı endişeleniyor, incirin kolay kırılan dalları olduğunu söylüyor, düşüp bir yerimizi kırmamızdan korkuyordu. Bir gün, gece yarısı gerçekten de dal kırıldı ve ben feryatlar içinde çatıda buldum kendimi. Bilek kemiğim kırılmıştı.) Kısacası bu kadına yardım için, benim dışımda hiç kimse yerinden bile kıpırdamamıştı. Şaşırıp kalmıştım. Sonra akranlarım anlamlı anlamlı baktılar bana. Bir Abhaz ailesinde kulağıma çalınmıştı. Silah temini konusunu konuşuyorlardı ve ben eve dönünce savaş mı başlayacak diye babama sormuştum. Bir hafta içinde Gagra’da ilk kurşun atıldı. Bunun ardından Abhazlar Sohum kentini terk etti. 

− Siz de mi ayrıldınız?
− Hayır. Biz ve bazı Abhazlar eskisi gibi yaşamayı sürdürdük. Babam bodrumlarda yapılan gizli buluşmalara da katılmıyordu. O zamanlar dedikleri gibi babam ulusal olarak faal bir Abhaz değildi. Kısa sürede Sohum’da ortalık gerildi. “Mhedrioni” askerleri çoğuna eziyet ediyorlardı. Yerel polisler de onlara karşı çaresiz kalıyordu. Babam bir süreliğine Ukrayna’daki arkadaşının yanına gitmemize karar verdi. Gizlisi saklısı olmayan biriydi ve şehirden neden gittiğini de açık açık söylüyordu.

− Gitme nedeni olarak ne diyordu?
− Gürcülere kurşun sıkmam diyordu… Ne yazık ki o zaman küçüktüm ve kendi tarafsız durumunu nasıl ifade ettiğini hatırlamıyorum. Ancak annemin akrabaları “korkak damat” diye üzerine geldiklerinde babam onlara soğukkanlılıkla yanıt verdi: “Ben Rusları çok iyi tanıyorum ve kimin tuzağına düştüğünü kısa zamanda halkımız da anlayacak.” Evden ayrılmak üzere olduğumuz anda telefon çaldı. Biri babamı sordu, “gitmek için hazırlık yapıyor ve şimdi çağırırım” dedim. Ancak babam geldiğinde bilinmeyen kişi telefonu kapatmıştı. Anlaşılan, evde olup olmadığımızı kontrol etmişlerdi. Gagra’ya kadar taksiyle gittik. Yolda yüklü arabalara ve yayan giden insanlara rastlıyorduk… Yanmış birkaç ev de gördüm. Uzaktan silah sesleri geliyordu. Psou’ya yan yollardan ulaşacaktık. Ancak ne zamanki bir köy yoluna saptık, bizi durdurdular. Korkudan bütün bedenim zangır zangır titriyordu. Silahlı ve sakallı kişiler babamı arabadan indirip soyadını sordular. Sonra biri diğerine Abhazca bir şeyler söyledi. Öbürü de “bu o” diye onayladı. Uzun boylu biri dipçikle vurunca, babamın yere nasıl yığıldığını arabanın aynasından gördüm. Annem çığlık attı ve arabadan inmek için hareket etti, ancak oradaki biri annemin kapıyı açmasına izin vermedi. Adam “gidin, bütün bunları oğlunuz görmemeli” dedi… Sonra adamlar bize doğru geldiler ve taksi şoförüne gitmesini emrettiler. Diğerleri ise babama vurmaya devam ediyordu. Ardından biri şoförü korkutmak için havaya ateş etti. 

− Onu da mı tehdit ediyorlardı?
− Evet, arabayı durdurmaması konusunda onu uyardılar, aksi takdirde öldüreceklerini söylediler. Önce Moskova’ya gittik; oradan da Kiev’e ve burada uzun süre babamın arkadaşının yanında yaşadık. Babamın arkadaşının benim yaşıtım çocukları vardı ve okula o çocuklarla birlikte gidiyordum. Zamanla orada yaşamaya alıştım, ama anneme her gün “babamı tutsak mı aldılar yoksa öldürdüler mi” diye soruyordum. O ise hiçbir şey söylemiyordu. Yıllar sonra, ortalık biraz durulunca, nerede olduğumuzu merak eden akrabalarımız bizimle ilişki kurdular. 

− Anne tarafından mı?
− İki taraftan da, ama annem onlarla ilişki kurmaktan kaçınıyordu. 

− Onların ailenizin başına gelen trajediden haberleri yok muydu?
− Varmış. Herkesin haberi olduğunu ben daha sonra öğrendim… Ben ve annem babamın cesedini ne yaptıklarını bilmiyorduk. Bir mezarının olup olmadığını da… Bu konu yıllarca bizim için bir tabu olarak kalmıştı. Daha sonra, Ukrayna askeri akademisini bitirince, Abhazya’ya gitmeye karar verdim.

− Bu sizin için kolay olmasa gerek…
− Değildi ve bundan dolayı da bir Rus arkadaşımdan yardım istedim. Adler’e kadar trenle gittik. Adler’den Psou sınır noktasına kadar bir dolmuşla devam ettik. Gagra’ya yaklaştığımızda, bir dinlenme ve turizm merkezi olan o eski Abhazya’dan eser yoktu. Altyapı kalmamıştı. Geceydi ve Gagra sokaklarını evlerden sızan ölü ışıklar aydınlatıyordu. Sohum’a kadar çukurlara gire çıka yol aldık. Abhazya’da bir savaşın yaşandığını tabii ki biliyordum ve bu benim de başımdan geçmişti, ama gene de bu kadar değişmiş olacağını tahmin etmemiştim. Birkaç kez yoldan geri dönmeyi bile düşündüm, ama her seferinde merakıma yenik düşüyordum. Gagra’dan Sohum’a değin yolculuğumuz daha iyi şeyler görme umuduyla geçti. Sohum’a vardığımızda hava iyice aydınlanmıştı ve burada bir kafede kahvaltı ettik. Gerçi o cennette yalnızca on yıl yaşamıştım, ama her sokağını hatırlıyordum. Çevreme bakınırken boğazım düğüm düğüm oluyordu. Güneşin doğmasıyla birlikte, şairlerin ve şarkıcıların esin kaynağı Sohum kıyılar büyükbaş hayvan sürüleriyle doldu. Martıların sesine tavukların gıdaklamaları karıştı. Arkadaşım gözlerini üstümden ayırmıyordu, nevrimin dönmesinden korkuyordu. Kafeden ayrılmadan önce, burayı işleten kadın kim olduğumuzu ve orada ne kadar kalacağımızı sordu. Ben ve arkadaşım, ikimiz de sarışınız ve ikimizin de Rus aksanı var. Bundan dolayı bizi cömert turistler sanmış olmalıydı. Bu arada da “Biz Abhazlar Rusya hükümetine müteşekkiriz, buraları güzelleştirdiler” dedi. Onların emekleri konusunda epey şey daha söyledi. Öte yandan gözlerimizin içine bakıyordu, gitmeye mi yoksa kalmaya mı karar verecektik, sanırım onu merak ediyordu. Ayrılmak üzereyken artık sabredemedim ve “Ruslar burada yaşadıkları sürece ve son Abhazı da köle yapıncaya değin teşekkür etmeyi unutmayın” dedim... Bunu söylemeden edemedim. Oradan bizim yaşadığımız sokağa gittik. Oralılar biz yabancılara büyük bir ilgiyle bakıyorlardı. Bizi turist sanıyorlardı. 

− Sokağınız ne durumdaydı?
− Yola çıkmadan önce annem benden Sohum’un ve bizim sokağın çok sayıda fotoğrafını çekmemi istemişti. Ancak ben duygusal olarak öylesine bir boşluğa düşmüştüm ki fotoğraf makinesi aklıma bile gelmemişti. Annemin sevdiği o şehrin nasıl acınacak hale geldiğini görmesini de istemedim. Çocukluğumda evimizin önünde büyük bir palmiye vardı. Şimdi kökünden sökülmüştü. Evin ikinci katından geriye camları kırılmış açık pencereler kalmıştı. Alt katın kapı ve pencereleri duruyordu, ancak bir bütün olarak burası siyahlar içinde yas tutan bir anneye benziyordu. Ben ve arkadaşım Sergey, bir Ermeni olan ve çocukluğumdaki komşumuz Artema’nın evine misafir olduk. Bunu nasıl becerdiğini gerçekten anlayamadım ama Ermeni’nin evinde her şey savaştan önce nasıl hatırlıyorsam aynen öyleydi. Televizyonu bile aynı televizyon - “Horizont” idi. Akşama değin sokağa ilişkin her şeyi öğrendik. Sonunda arkadaşım Sergey, bizim yarı yanmış evin sahibinin akıbetini sordu. “Evo ubili… Naverno, svoi, abhaztsi ubili (Onu öldürdüler. Sanırım kendi halkından birileri. Abhazlar öldürdüler)” dedi Artema. Sergey daha fazlasını öğrenmek istedi: “Peki Abhaz mezarlığına mı gömdüler sonra?” diye sordu. “Hayır, bir Gürcünün kendi evinin bodrumuna gömdüğünü söylüyorlar, ama gerçekte cesedinin nerede olduğunu kimse bilmiyor” diye yanıtladı Ermeni ve sohbet konusunu değiştirdi. O cehennemde beni daha fazla ne tutabilirdi? Aynı gün oradan ayrıldık. Bütün bunlardan çıkardığım sonuç şu oldu: “Biz Abhazlar neye layıksak ona kavuşmuştuk.” 

− Yuri, işiniz hakkında da söz eder misiniz?
− Ne yazık ki her şeyi anlatmam mümkün değil ve sanırım bu çok gerekli de değil. Ancak, hayli ilginç bir işim olduğunu düşünüyorum. Ukrayna Savunma Bakanlığı Hava Kuvvetleri’nde görevliyim. Aero L-39 Ablatros (en büyük eğitim uçaklarından biridir) pilotuyum. Oldukça riskli bir işim var. Eğitim amaçlı bu uçakla aynı zamanda askeri harekâtlara katılmak da mümkün. Saatte 750 kilometre hızı var. Havada olmayı o kadar çok seviyorum ki karaya ayak basmak istemiyorum. Umarım günü birinde Abhazya’nın üzerinden uçmak da kısmet olur. 

Söyleşi: Lali Papaskiri / “Gza” Dergisi

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
NUREDDİN 5 yıl önce

KAHROLSUN EMPERYALİZM.MÜSLÜMAN GÜRCÜLER KADAR DOST CANLISI MİSAFİRSEVER BİR MİLLET BEN GÖRMEDİM.KEŞKE GÜRCİSTANLILAR DA MÜSLÜMAN OLSAYDI