30 Eylül 2017 Cumartesi 00:25
OHAL’de vicdani retçiler ne yaşıyor?

Zeynep Koçak'ın kopuntu.org için yaptığı söyleşi:

Türkiye'de aslında bir hak olarak Anayasa'da sunulan vicdani reddin ve vicdani reddini açıklayanların başına gelenler, gün geçtikçe daha da ağırlaşırken, 15 Temmuz 2016'dan bu yana süregelen OHAL ile, vicdani ret davaları çok daha kritik bir dönemece girdi.

Artık sanırım aylar, bir süredir başka şeyler hatırlatmaya başladı bize. Eylül'ü yeni geçtik, 6-7 Eylül'ü bir yandan, 12 Eylül'ü diğer yandan, 10 Eylül Altan kardeşlerin tutuklanma kararı derken Cumhuriyet Davası'nın duruşmaları eylül ayında görüldü. Temmuz da bu aylardan biri sanırım, 20 Temmuz 2015'te, Türkiye'yi tekrar savaş iklimine sokan Suruç Katliamı'nı takip eden, 24 Temmuz 2015 tarihli savaşa girme karar, derken bir sene sonrasında, 15 Temmuz 2016 tarihinde devlet ile ilişimizi baştan ayağı yeniden yazan, "adı nasıl konulursa konulsun" darbe, derken bu sene 26 Temmuz'da Ahmet Şık'ın "İtham ediyorum!" savunması.

Daha önce Türkiye'de vicdani retçi olmak ve yasal düzenlemeler hakkında sohbet ettiğimiz, kendisi de Paris'te yaşayan vicdani retçi Ercan Jan Aktaş ile bu sefer de, OHAL'in vicdani ret hakkı ve vicdani retçi olarak yaşamak üzerindeki etkisi hakkında konuştuk.

Ercan, tekrar selamlar... Vicdani ret üzerine düşünürken, OHAL'in vicdani retçilerin zaten zor olan hayatlarındaki etkileri hakkında çok da kafa yormadığımız geldi aklıma... Aslında bu konuyu sormak istiyorum, ama önce 15 Temmuz 2016 darbesinin senin açından bir özetini anlatabilir misin? Ne ifade ediyor, büyük resimde tam olarak nasıl bir yerde duruyor?

Ercan: Hoş bulduk Zeynep. Öncelikle şunu söylemek istiyorum, Türkiye'de vicdani retçilerin yaşadıkları, daha önceki sohbetimizde de söylediğim gibi "sivil ölüm" olarak ifade ediliyordu. OHAL'in, herkesin hayatında olduğu gibi, vicdani retçilerin de hukuki süreçleri üzerinde çok büyük etkisi var. OHAL ile Türkiye'de adalet, eşitlik, özgürlük talepleri olan neredeyse bütün kesimlerin, grupların ve bireylerin hayatları, önceki süreçlerden çok daha zorlaşmaya başladı. Adı nasıl konulursa konulsun, 15 Temmuz 2016'da gerçekleşen, bir darbedir.

Ne ifade ettiğine gelirsek. Bu darbe, öncelikle AKP ve MHP ortaklığında gerçekleşmiştir. Bu darbe süreci, devletin teşkilat-ı mahsusa ile başlayan ırkçı, militer ve tekçi ayarlarına daha sıkı bir dönüş anlamına geliyor. Bu ırkçı ve tekçi siyaseti kabul etmeyenler, buna göre davranmayanlar açısından, önceki darbe süreçlerini aratmayan bir süreçtir.

“HEPİMİZ ÖZGÜR OLANA KADAR, HİÇ BİRİMİZ ÖZGÜR DEĞİLİZ”

Sence, amaçları, duruşları, hayatı tuttukları ve mücadelede yer aldıkları hassasiyet noktaları açısından birbirinden önemli derecede farklılaşan bu gruplar, bu tekçi ve militer-ırkçı siyaset karşısında, en azından fikir olarak birleşiyor diyebilir miyiz o zaman?

Ercan: Evet, tabii ki. Vicdani retçiler olarak da özgürlük ideallerimizde ortaklaştığımız kesimler, gruplar ve bireyler ile birlikte uzun yıllardır ortaklaşa bir mücadele içindeyiz. Her zaman şunu söyledik: Toplumsal bir sözleşme ile toplumsal barış gerçekleşene kadar, Türkiye'de hiçbirimiz için özgürlük söz konusu olmayacaktır. Hepimiz özgür olana kadar, hiç birimiz özgür değiliz.

Ortak düşman “ırkçı, militer ve tekçi siyaset, ortak mücadele de bu erkek-egemen sistemden kurtulabilmek” mi?...

Ercan: Öyle... Bütün toplumsal mücadelemize rağmen Türkiye'de bu erkek egemen ve militer sistemi gerileterek toplumsal bir barışı sağlayamadık. Bugün bunun acılarını daha da büyük yaşıyoruz.

Vicdani retçiler bu mücadelenin neresinde?

Ercan: Tam ortasında. Her bir vicdani retçi, bu baskı ve şiddet rejiminin tam ortasında yer alıyor.

“BİRÇOK VİCDANİ RETÇİ İŞİNİ BIRAKMAK ZORUNDA BIRAKILDI”

Vicdani retçilerin hayatı hiçbir zaman kolay olmadı... bunu hepimiz biliyoruz. Peki bu şiddet ve baskı rejiminin OHAL ile başka bir boyuta taşınmasıyla, vicdani retçilerin halihazırda zor hayatlarında neler değişti?

Ercan: Haklısın, Türkiye'de hayat bizler için, yani vicdani retçiler için zaten hiçbir zaman kolay olmadı. Vicdani retçi olmak ile adressiz, güvencesiz bir hayatı da kabul etmiş oluyorduk. Ancak kendi içimizde kurduğumuz dayanışma ağları ile yaşamlarımızda "başka bir hayatı" örüyor ve dayatılan tüm olumsuzluklar karşısında bu dayanışma ile mücadele ediyorduk. Bizi güçlü tutan şey, bu mücadeleydi. Hâlâ da öyledir.

Fakat, 15 Temmuz darbesiyle hayatlarımız üzerindeki baskılar daha da artmaya başladı. Vicdani retçi bireylerin de aileleri vardır, aileleri yoksa bile sürdürmeleri gereken birer hayat, ekonomik ihtiyaçları vardır. Son bir yıl içinde vicdani retçiler ve askerlik yapmayan yüzbinler iş hayatının tamamen dışına itildiler. Şimdiye kadar olmayan bir şey, iş yerlerine Milli Savunma Bakanlığı'nca yapılan tebliğlerdi. Bu cumhuriyet tarihinde bir ilktir. Bu tebliğlerde, "İş yerlerinizde kaçak asker çalıştırmayın," yazıyor. Birçok vicdani retçi, yoklama ya da bakaya kaçağı olduğu için işini bırakmak zorunda bırakıldı.

Para cezalarında bir değişiklik var mı?

Ercan: Evet. Diğer bir etki de bu. Her birimizin adreslerine binlerce liralık ceza bildirimleri yapıldı. İşte bu iki durum, tebliğler ve para cezaları hepimizi daha da çok baskı altına aldı. Bu baskılar ile mücadele etmek, daha önceki zamanlara göre çok daha zorlaştı.

GBT'ler ve otellerden ya da mevcut mekânlardan almalar, yol üzerinde şubeye götürmeler, bunlarda bir değişiklik oldu mu?

Ercan: GBT'ler daha önce de yapılıyordu zaten. Fakat OHAL'den sonra bu yoklamalar iyice sıklaştı ve keyfi bir hâl aldı. Yaşadığımız kentlerin sokakları, artık hepimiz için daha da tehlikeliydi. Yolculuk etmek, bir yerde konaklamak, ekonomik gelir elde edilebilecek bir yaşam kurmak neredeyse imkânsız hale geldi. Bu imkânları kullanmak OHAL'den önce zaten zordu, fakat OHAL'den sonra imkânlar ortadan kalktı diyebilirim. Böylesi bir durum Türkiye'de hem askerlik yapmayan yoklama ve bakaya kaçaklarının hem de vicdani retçilerin hayatlarını yaşanamaz kılıyor.

Sen neler yaptın peki? Fransa'daydın, referandumdan hayır çıkacak diye bekliyordun. Hepimiz çok ümitliydik, sen de... Hayır çıkarsa döneceğim diyordun, çıkmadı...

Ercan: Ben de tabii ki, bütün bu baskılardan nasibimi aldım. Medyaya ilk "sosyal medya operasyonu" adıyla yansıyan ev baskınlarında, ailemle birlikte yaşadığım ev sabahın bir saatinde akrepler ve özel kuvvetler eşliğinde basıldı. Hakkımda yakalama kararı vardı zaten. Ama evim basıldığında evde değildim. Daha sonra bir GBT yoklamasında yakalandım ve savcılığa çıkarıldım.

Neyle yargılanıyordun? Sadece askere gitmemekten mi yakaladılar?

Ercan: Hayır. Hakkımda üç tane dava var. Birincisi, mâlum madde 301. Hani o devlete, devletin saygın şahsiyetine, orduya, TBMM'ye diye başlayan. İkincisi 318. madde, halkı askerlikten soğutma ve sosyal medya üzerinden terör örgütü propagandası yapma.

Hakkında bu davalar açıldığı için gurur duyuyor musun?

Ercan: Gurur değil belki, ama bu sayede politik sözümü söylüyorum. Bu üç dava dosyası da anti-militarist, savaş karşıtı bir vicdani retçi olarak, devletin ürettiği bütün o ırkçı-militer politikalara karşı sözümdür. Vicdani Ret Derneği olarak yaptığımız Uluslararası Vicdani Ret Konferansı bile aleyhimdeki dosyaya delil olarak kondu. Devletin Sur'da ve Cizre'de uyguladığı vahşetlere dönük yaptığım eleştiriler de bu dosyalarda yer alıyor. Tabii ki en popüler suçlamalardan biri de Tayyip Erdoğan'a hakaret.

Fransa'dan sonra Türkiye'ye dönmedin yani?

Ercan: Bu davalar İstanbul'da devam ederken Paris ve Lyon panelleri için Fransa'ya geçmiştim ve neredeyse bir yıldır Fransa'da yaşıyordum. En sonunda İstanbul'da ailemin yaşadığı adrese benim hakkımda yeni bir yakalama kararı daha iletilmiş. 14 Mayıs 2005'te "savaş politikalarınıza alet olmayacak ve o üniformayı giymeyeceğim" diyerek vicdani reddimi yapmıştım. 12 yıl sonra, bakaya olduğum gerekçesiyle 7 binin üzerinde bir para cezası ve yakalama kararı böylece iletilmiş oldu.

"YA O ÜNİFORMAYI GİYECEKSİN, YA DA TÜRKİYE'Yİ TERK EDECEKSİN"

Yurtdışına çıkmak, Türkiye'nin askerlik yapmayı reddedenleri, dolayısıyla ve daha doğrusu, kendisi gibi düşünmeyenleri temizlemek için kullandığı bir başka yöntem olabilir mi?

Ercan: Türkiye'de benim gibi olan, çeşitli nedenlerle askerlik yapmayan vicdani retçi olsun olmasın yüzbinlerce insan var. Bunların iki bine yakını vicdani retçi. Durum, aynı senin de söylediğin gibi. Bu insanlara "ya o üniformayı giyeceksin, ya da Türkiye'yi terk edeceksin" deniyor. Bu açıdan yaşanan mağduriyet çok ciddi. Mevcut baskılar nedeniyle eskisi gibi bir dayanışma ağı örmek de çok mümkün değil. Böyle olunca, bunları yaşayan insanlar tek başına kalıyor, iyice yalnızlaşıyorlar.

Sana ulaşan kimse oluyor mu bu konuda, akıl danışmak için, süreci öğrenmek için, ya da gelecekte vereceği bir kararın götürülerini anlayabilmek için?

Ercan: Hemen hemen her hafta bir şekilde sosyal medya hesaplarım üzerinden bana bu konulara dair bir şeyler soran, ya da "Ben de Avrupa'ya gelmek istiyorum" diyen çok insan oluyor. Ben de, gelmenin çözüm olmadığını anlatıyorum. Ben bunu kendim yaşıyorum, Avrupa'ya geldim. Evet, devletin baskısı üzerimizden kalkıyor. Ama yaşadığımız kentlerden, sokaklardan, hayatı paylaştığımız insanlardan uzak kalmak hiç kolay değil.

Onu yaşamayan bilmez... Avrupa'da laylaylom bir hayat var gibi görünüyor, evet belki hepimiz daha rahat ve devlet baskısından uzakta yaşıyoruz... Ama artık gurbetçiyiz.

Ercan: Kendi duygumu söylüyorum. 11 ay oldu Fransa'da yaşıyorum. Özlem ve hasret acısı çekmediğim bir saatim neredeyse yok. Bu çok ciddi bir duygusal baskıdır. Daha önce hiç de kısa olmayan bir süre boyunca cezaevinde yaşamış biri olarak, zaman zaman devletin cezaevlerinde uyguladığı katliamlar dışında böylesi bir duygusal zorlanmayı hiç yaşamadım. Eskiden ‘özlemek güzeldir’ derdim. Ama şimdi ne kadar büyük bir laf etmiş olduğumu görüyorum.

Sorma... Bunun ne kadar büyük bir duygusal ceza olduğunu gerçekten yaşamayan bilmez. Ben, kendi açımdan şöyle diyeyim, Türkiye'ye her giriş çıkışımda pasaport kontrolden geçene kadar sancılar içinde kıvranıyorum. Annem telefonda bekliyor, "Geçince haber ver." Gece saat kaç olursa olsun uyumuyorlar, pasaporttan geçene kadar bekliyorlar. Hadi onu geç, yurtdışında yaşadığın zaman, bir aylık otobüs abonmanı almaktan, ikametgah kaydı yapmaya kadar her şey birdenbire mücadele haline geliyor.

Ercan: Öyle... Hepimiz sınırların dışında bir hapishanede yaşıyor gibiyiz.

Aklıma Chinua Achebe'nin romanı Things Fall Apart ve sürgüne giden baş karakteri Okonkwo geldi... Ergenliğe geçiş töreninin bir kısmı, kabilenin dışında çölde geçen gençler...O çöl, koskocaman bir hapishanedir aslında. İşte şimdi de, bizler de duygusal bir çöle atılmış durumdayız, ne olursa olsun sürgündeyiz, hapishanedeyiz.

Ercan: Evet, ne yazık ki. Bak, Mehmet Uzun'un bir sözü var. "Sürgün bir ayrılıktır, bir hüzündür. İnsanî olmayan ağır bir cezadır," diyor. İşte bunu tüm iliklerime kadar yaşıyorum.

Ne yapacağız peki?

Ercan: Küçük küçük de olsa dayanışma ağları kurmak, mevcut ağları yaşamsal kılmak dışında yapacak bir şeyimiz de yok... Bu konuda aslında Avrupa Vicdani Ofisi'nin (EBCO) ve Uluslararası Savaş Karşıtları'nın (WRI) Türkiye'den gelen vicdani retçilere, yoklama ve bakaya kaçaklarına yönelik bir kampanyası ya da çalışması olabilir.

Böyle bir girişim veya diyalog var mı bildiğin?

Ercan: Ama açıkçası, bu son iki yıl içinde bu kurumları mücadelemiz içinde görmedim. Son iki yıl içinde Türkiye Kürdistan’dan doğru ciddi bir Avrupa diasporası oluştu. Bunların ortaklığında ilk olarak Berlin’de ‘savaşa ve diktatörlüğer hayır’ temelinde bir oluşum vardı. Sonrasında şimdi sürgün akademisyenler arasında bir dayanışma ve örgütlenme/dernekleşme olduğunu biliyorum. Bunların daha da güçlenmesi gerekir. Bu yönlü örgütlenme çabalarını ve de gelişmeleri izliyorum. HDK-A (Halkların Demokratik Kongresi – Avrupa) çalışmalarını izliyor ve bulunduğum yerden katılım göstermeye çalışıyorum.

Son Güncelleme: 02.10.2017 18:08
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Yorumlardan doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderene aittir.