Ragıp Zarakolu’na Mahsus Mahal Ödülü

2011 Mahsus Mahal Dostluk Ödülü tutuklu yazar ve yayıncı Ragıp Zarakolu’nun…

 

Mahsus Mahal Dostluk Ödülü her yıl hapishanelerdeki mahpus yazarlarla dayanışma içinde olan yazar sanatçı ve yayıncılara veriliyor. Geçen yıl bu ödül şair-yazar Sennur Sezer’e verilmişti.

 

Mahsus Mahal Derneği’nden yapılan açıklamada “Ragıp Zarakolu yaklaşık 30 yıldır sahibi olduğu Belge yayınlarında onlarca mahpus yazarın dosyasını yayımlayarak yazın dünyasına yeni yazarlar kazandırmıştır. Bugün düşüncelerinden dolayı hapishanede tutuklu olması, düşünce özgürlüğü alanında verdiği mücadelenin zorluklarının bir belgesidir.” denildi.

 

Mahsus Mahal, 5 yıldır içerisiyle dışarısı arasında köprü kurmak için 3 ayda bir dergi olarak çıktı önce. Daha sonra Mahsus Mahal Kitaplığı’ndan mahpus yazarların kitaplarını yayınladı. Sonra dernek haline geldi, mahpusların sorunlarına dair raporlar yayınladı.

 

Ragıp Zarakolu daha Mahsus Mahal dergisinin ilk sayısındaki yazısıyla bu sürece destek verenlerden biriydi. Belge Yayınları da diğer yayınevlerinin ilgi göstermediği mahpus yazarların birçok kitabını yayınlayan, birçok yazarı edebiyat ve fikir hayatımıza kazandıran bir yayıneviydi.

Aşağıda Zarakolu'nun Mahsus Mahal dergisinin 1. sayısı için yazdığı yazıda, Belge Yayınlarının mahpushane kökenli yazarlara sunduğu desteği ve birçok ismin edebiyat serüveninin nerede ve nasıl başladığını göreceksiniz:

"Yeni Sesler" Üstüne Düşünceler

 

Belge Yayınlarının “Yeni Sesler” Dizisi, Ayşe Nur Zarakolu tarafından, yayınevinin 10. yıldönümü olan 1987 yılında Ersin Ergün'ün “Bir Avuç Şiir” adlı kitabıyla, cezaevindeki yazarların sesini dışarıya iletme ve onlarla dayanışma amacı ile başlatıldı. 1987- 1991 yılı arasında, Belge Yayınları tarafından bu dizi içinde ya da paralel olarak, kardeş yayınevi Alan Yayıncılık içinde, 1980 öncesi ve sonrasının ortamını ve ruh halini içerden ve dışardan veya sürgünden yansıtan 50 küsur kitap yayınladı. Bu dizide şiir, öykü, roman, röportaj gibi ürünlere yer verildi.

 

Öte yandan 12 Eylül cezaevi ve işkencehaneleri ile ilgili ilk görsel sanatsal belgeleme olan, Alime Mitap'ın “12 Eylül Karanlığından” adlı resim ve desen sergisi de bu çerçevede Türkiye'nin çeşitli yerlerinde ve yurt dışında organize edildi ve albüm olarak da yayınlandı.

 

Yükselen siyasi tutuklu anaları hareketi içinde yer alan ve İHD kurucularından olan Sacide Çekmeci'nin “Nizamiye Kapısında” adlı kitabı da aynı çerçeve içinde yayınlandı. İHD'nin Diyarbakır Şubesi'nin açtığı öykü yarışmasının başarılı ürünleri “Kamber Ateş Nasılsın” başlığı altında, cezaevindeki orijinal daktilo dizgisi ile kitaplaştı. Yine Af Örgütünün Türkiye sorumlusu Helmut Oberdiek'in tanıklıkları, kendisinin doğrudan Türkçe olarak kaleme aldığı “Dışarıdakiler” adlı kitapla yayınlandı.

 

1991 yılında TCK'nın ünlü 141 ve 142. maddelerinin kaldırılmasından ve yeni infaz yasasının çıkarılmasından sonra, genç yazarların hemen hepsi tahliye oldu. Diziye kısa erimli amaca ulaşıldığı gerekçesi ile ara verildi. Yeni Sesler dizisinin son iki yılında yardımcı editörlüğünü üstlenen şair Soysal Ekinci'nin, 1991 yılında, toplatılan “Çağrı” adlı kitabı nedeni ile aranma durumuna girişi de bunda etkili oldu. Ancak aynı konsept çerçevesinde yayınlar daha sonra da devam etti.

 

“Yeni Sesler” dizisinde ve paralel yürütülen dizilerde ve Alan Yayıncılık'ta hapiste ya da sürgündeki şu şair ve yazarların yapıtlarına yer verildi: Doğan Akhanlı, Sadrettin Aydınlık, Ergun Aydınoğlu, Hayri Argav, Rahmi Batur, Hasan Bildirici, Nur Bulum, Ayfer Coşkun, Nevzat Çelik, Orhan Çelik, Mehmet Çetin, Nuh Ömer Çetinay, Faysal Dağlı, Mustafa Doğan, Attila Duman, Sait Efe, Soysal Ekinci, Hüseyin Erdem, Ersin Ergün, Yaşar Erkoç, Safa Fersal, Baran Funderman, Halil Genç, Halil Güçlü, Şükrü Gülmüş, Selami Gürel, Ayşe Hülya, Haydar Işık, İbrahim Karaca, Birol Keskin, A. Kadir Konuk, Namık Kuyumcu, Özgür Ovacık, Sinan Oza, M. Ender Öndeş, Kenan Özcan, Fadıl Öztürk, Ahmet Sefa, Hikmet Selim, Uğur Sümer, Hüseyin Şahin, Hüseyin Şimşek, Ali Taşyapan, Hüseyin Turhallı, Ayten Uyan, Mahmut Memduh Uyan, Ayhan Uzala, Mecit Ünal, Pamuk Yıldız, Veli Yılmaz, Mehdi Zana.

 

Aşağıda 1990 yılında, yani dizinin üçüncü yılında yaptığımız bir durum muhakemesi yer alıyor:

 

“Yeni Sesler” dizisine başlarken, Türkiye'nin 70'li ve 80'li yıllarda yaşadığı büyük toplumsal altüstlüğün, çarpıcı olayların, trajedilerin ve mitosların kitaplaşması için olanak sağlanması gerektiğini düşünüyorduk. Elbette bir “dıştan” ya da “içten” ayrımı koymak mümkün değildi bunu yaparken. Ama bu olağanüstü dönemin tamamlanışına, düzen bakışı ile, şematik ve kolaycı bir yaklaşımla eğilen birkaç ürün, bu konuda “içerde” olanlara olanak sağlanması gerektiğine bizi inandırdı.

 

Biraz da “kışkırtıcı” bir çağrı ile “Yeni Sesler” dizisini başlattık. Şöyle diyorduk:

 

“Son günlerde ‘yanlış' bir edebiyat anlayışı egemen oldu. 70'li ve 80'li yıllarda ülkemiz tarihinin en yoğun toplumsal bunalımını ve çatışmalarını yaşadı. Bu dönemi ne zihinsel ne de gerçek olarak yaşamayan, ya da yaşayamayan kimi yazarlar, o günlerin çarpıcı olaylarını ve trajedilerini ucuza kullanmak istedi. Yaşananları klişe tipler ve düzenin bakışıyla yargılayan bu yüzeysel yapıtlara büyük övgüler düzüldü. Yani içerde, kendini savunma olanağından yoksun insanlara karşı bir çeşit yargısız infaz uygulandı, örtülü biçimde...

 

Biz bu tür bir edebiyata karşı mütevazı bir girişimle yanıt vermek ve farklı bir ‘belgesel edebiyat' anlayışı ile dayanışma içinde olmak istiyoruz. Bu amaçla geçtiğimiz dönemin deneyimlerini ve gerçeklerini bizzat yaşayanlar tarafından aktaran yapıtlara bu dizimizde yer vereceğiz. Salt eleştirinin yeterli olmadığına, yaşayanların belli bir düzeyi tutturdukları yapıtlarıyla yanıt vermesi gerektiğine inanıyoruz. ‘Yazmayı' da öğrenmek gerekiyor. Yalnız inceleme ve araştırmalarla değil, her türlü araçla, resimle, şiirle, romanla, öyküyle, oyunla ya da sinemayla tanıklıklar, deneyimler aktarılmalı. Bir ‘karşı tarih'in yaratımı, bu alanlardaki ürünlerden geçiyor. Daha önce de Türk edebiyatına birçok önemli yazarı armağan eden cezaevleri, bugün de bu geleneğini sürdüreceğe benzemekte. 70'lerin çatışmalar içinde büyüyen kuşağı ‘yazma' eylemine de yeni ve diri bir tat getireceğe benzemekte. Önerilere açığız.”

 

İlk kitaplar bize, ancak büyüteçle okunabilen küçük pelur kağıtlar üzerinde, cezaevinden kaçak olarak ulaştırılıyordu. Bu diziye başlarken dünyadaki diğer deneyimler de bize cesaret verdi. Örnekleyecek olursak, Batı ülkelerindeki, özellikle yüzyılın ilk yarısındaki “işçi romanı” geleneği, Fransa'da Maspero yayınlarının başarıyla sürdürdüğü “Halkın Anıları” dizisi, İspanya İç Savaşındaki “Direniş Edebiyatı”, Nazi Almanya'sı dönemindeki “Sürgün Edebiyatı” deneyimleri de bizi cesaretlendiren örneklerdi. Türkiye'de 75-80 yılları arasında yaşanmış olan de facto iç savaş durumu da edebiyata mutlaka yansıması gereken bir deneyimdi.

 

“Kamber Ateş Nasılsın” ile Diyarbakır, Mamak ve Metris gerçekliğinden insanın bilincine kazınanları aktarırken şöyle diyorduk:

 

“1980 sonrasında cezaevlerinde asla unutulmayacak insanlık suçları işlendi. Bunlar insanların belleklerine kazındı. Ne yazık ki Diyarbakır, Mamak, Metris ve diğer askeri ve sivil cezaevlerinde yaşananlar unutturulmak isteniyor, sanki hiç olmamışçasına davranılıyor. Tıpkı Nazi Almanya'sında temerküz kampları gerçeği, tüm Alman toplumunca nasıl görülmezden gelindi ise, bizde de bu insanlık suçları görmezden gelindi ve unutturulmaya çalışıldı. Buralarda yaşananlar kamuoyuna resmen açıklanmadıkça ve bu suçları işleyenler yargılanmadıkça bir demokratikleşmeden asla söz edilemez. Ve bunlar tüm toplumu gelecekte yaşanmak üzere tehdit eder. Sessiz kalmak tüm toplumun bu suça iştirak ettirilmesi anlamına gelir. İnsanlık suçu işleyen Naziler, nasıl aradan kaç yıl geçmiş olsa bile, zaman aşımından yararlandırılmadılarsa, ülkemizde de işkence ve katliam suçluları aradan 50 yıl geçse de izlenmeli ve yargılanmalıdır. Bu insanlık suçlarını hoş gören ve kınamayan bir toplum da onursuzlaşır ve tümüyle aynı tehditle yüz yüze kalır.”

 

Belgesellik, tanıklık, direniş ve insan duyarlılığının en ağır koşularda savunulması, “Yeni Sesler” arayışımızda temel aldığımız unsurlar oldu. Yunanlılar edebiyata, “logoteknika” derler, “yani söz tekniği”. Evet edebiyat da bir işçiliği, bir söz işçiliğini, tekniğini gerektiren bir uğraşı. “Yeni Sesler” dizisinde bir teknik mükemmellik arayışından çok otantikliğe önem verdik. Ancak “Yeni Sesler”i sadece bir tanıklıklar, ya da direniş sesi, ya da siyasal bir edebiyat yönelimi olarak da görmemek gerek. Bu başlatılan edebiyat arayışından, bu dizinin de ötesinde, 80 sonrasında cezaevlerinden yükselen “yazma tutkusu”, edebiyatımıza da daha şimdiden kalıcı birkaç isim getirmiştir. Bir Nevzat Çelik'in birçok şiiri, şimdiden şiirimizde zamanla yıpranmayacak, tarihsel dönemini de simgeleyen bir yer edinmiştir. Bir Emirhan Oğuz, şiirinde evrensel arayışlar içindedir. Zaten bütün bunları salt bir “hapishane edebiyatı” diye küçümsemek de yanlıştır. İnsan her yerde düşleri, duyguları, öfkeleri, tutkuları ile yaşayan ve bunu dile getiren bir yaratıktır. Ve hele cezaevinde yazmanın edebi boyutu yanında, direniş boyutu da vardır.

 

Cezaevindeki “yazma” eğilimi neden bu kadar “güçlü” diye sorulabilir. Neden Türkiye'de edebiyatın önemli boyutlarından biri hapishaneler olmuştur? Belki biraz “yazanların” sıkça hapishaneden geçirilmesinden, biraz da zaman zaman ülkemizin adeta bir açık hava hapishanesine çevrilmesinden… 80 sonrasında İHD'nin araştırmalarına göre, 600 bin dolayında insan gözaltına alındı, tutuklandı. Bunların ailelerini de düşünecek olursak, birkaç milyon insan devlet teröründen “doğrudan” etkilendi. Bunca tezgahtan geçirilen insan arasında “yazma” eğiliminin de yüksek oluşuna şaşırmamak gerek. Biz bu “yazma” eğilimini cesaretlendirip, desteklerken, bir yandan da bunun insan hakları mücadelesinin bir parçası olduğuna inanıyorduk. Devlet terörü paralelinde, toplumumuza “canavarlar”, “seri katiller” olarak gösterilen insanların duyarlılıklarını aktarmak da bir görevdi. “Dışarıdaki” insanlar da bu mesajı algıladılar. Okur kitlesi, cezaevlerinden yükselen bu insani çığlığa kulak verdi. Ve bizim öncülük yapmamızdan sonra, birçok yerleşik yayınevi de kapısını genç ve yeni yazarlara açtı. Daha önce bunu riskli bir alan olarak görürlerken, yayınları arasında yeni yazarlara yer vermeye başladılar. Kimisi “direniş” edebiyatına yer açmaya başlarken, kimisi de daha farklı ve özel arayışlar içindeki “yeni”lere yer verdiler. Sonuç olarak “Yeni Sesler” gibi mütevazı bir çalışmanın yol açtığı, bizce haksız suçlamaları da içeren tartışmalar sonucunda “yazın” dünyamızın daha bir zenginleştiğini söyleyebiliriz.

 

“Yeni Sesler” dizisinde siyasi görüşleri nedeniyle ülkeyi terk etmek zorunda kalanlara, yani sürgün edebiyatına kapı açarken ise şöyle bir değerlendirme yaptık:

 

“İç ve dış sürgünlerin ülkemiz insanında bıraktığı silinmez izler, tortular vardır. Ve bunlar ilk kez bilinç düzeyine böylesi yapıtlarla ulaşmakta. Bu ürünlerin çoğalması insanlarımızın kendi tarihleriyle hesaplaşmasını da gündeme getirecek. Olağanüstü zenginlikleri bağrında taşıyan Anadolu toprakları, kendi tarihi ile açık, tabusuz bir hesaplaşmayı yapmak zorunda. Gerçek bir demokrasinin halk kesimleri arasında kendini durmadan yenileyen köklere sahip olması da, kendi tarihlerini yeniden tartışarak resmi ideolojinin ötesinde yazmasından geçiyor bir yerde.”

 

Cezaevlerinde yükselen ve yazıya dökülen çığlık uluslararası dayanışmaya da neden oldu. Nevzat Çelik Hollanda' da Uluslararası şiir ödülü aldı. Susan Sontag ve diğerleri, onun serbest bırakılması için kampanyalar düzenlediler. Ersin Ergün için Uluslararsı PEN üyeleri gösteriler düzenlediler. A. Kadir Konuk, birçok PEN Merkezi tarafından onur üyesi seçildi.

 

Ancak 16 yaşında genç bir ozan iken, komünizm propagandası yaptığı gerekçesi ile hapsedilen bir Attila İlhan'ın, diğer yazarlarımız gibi, cezaevinde açlık grevi yapan Nevzat Çelik ile dayanışma toplantısına katılmayı reddetmesini, “aşırı çevreler tarafından kendisini kullandırtmayacağını, böyle şeylerin arkasında neler yattığını çok iyi bildiğini” gerekçe olarak sunmasını anlamak mümkün değil. Bir Adalet Ağaoğlu'nun, bu yazma eğilimini, “bir cezaevi edebiyatı yaratılmak isteniyor” diye aşağılamasını anlamak mümkün değil. Öte yandan genç şairi desteklemek için toplantımıza koşarak gelen Danimarkalı şair Henrik Nordbrandt'ı, Aziz Nesin' i, Emil Galip Sandalcı'yı unutmak asla mümkün değil. Kimi “dışarıdaki” genç yazar ve eleştirmenler ise, cezaevindeki gençlerin, kamuoyunun “duygusallığını kullanarak, kendileri ile “haksız rekabet” yapıldığını düşündüler.

 

Evet, Batıda cezaevinden bir yazarın yükselişi bir mucize kabul edilir. Jean Jenet örneğinde olduğu gibi. Bizde ise, kimi eleştirmenler, cezaevinden yükselen bu yazma eğilimini bir ”tehdit” olarak algılayabiliyor. Bu çabaya destek veren, Zeynep Oral gibi gazeteci, yazarları eleştiren, Akif Kurtuluş gibi eleştirmen/şairler bile çıktı. Bu saldırı dalgası, cezaevinde yazan kimi genç yazarlara, yazmanın “hadleri” olmadığını, yazmakla yanlış yaptıklarını bile düşündürttü. Kırılgan yapıları olumsuz olarak etkilenenler de oldu.

 

Bu çaba olumlu eleştirilerle yetkinleştirmeye çalışılacak yerde, kimilerince toptan “hapishane edebiyatı” tanımlaması altında aşağılanmaya çalışıldı. Hem de açık hapishaneye çevrilmiş bir ülkede! Ne diyelim yine “şarklı” bir tavır!

 

Ve yine başka bir anlaşılmaz tavır: 14 yıldır cezaevini tanıyan, idam mahkumu bir ozan, Muharrem Ender Öndeş, şiirleri başka dillere çevrilirken, yeni yayınlanan kendi ilk kitabını hâlâ göremedi. Nazilli Cezaevi yönetimi ona yeni çıkmış kitabını vermek yerine, hücreye attı. Yazımızı onun bir şiiri ile sonlandırıyoruz:

 

Her harfin altına bir domuzluk gizleyeyim istiyorum
bütün derdim bu –
Kazıyınca, solgun yüzüm görünsün
“İşte bu benim için yazılmış” demeli insan
bir sayfayı çevirip
Bir şeyler aramalı ak kağıtta ilerlerken gözleri
Çünkü, bir icatlar dizisidir şiir
Karılıp açılmasıdır destenin
hızlı bir kumarbaz tarafından
Ve sonsuz bir şansın denenmesidir
sonsuz yüzlü bir zarla….

Kimse otobüsü filan kaçırsın istemiyorum
merakından
ne kadar da mütevazıyım!
Saati şaşırılmasın buluşmaların
Ama sallanarak bir troleybüste ilerlerken
Açıp ilk sayfaya şöyle bir bakılabilir
Ve o gün buluşulan arkadaşa
Yeni bir şiir kitabından söz edilebilir…

Ya ağlamalı bunları okuyan, ya da gülmeli
Bir şeyler yapmalı işte, ne olursa olsun
Mırıldanıp durmaktan öte, sövmeli örneğin
Ya da merak etmeli gözlerimin rengini
Nasıl yazmış bunları demeli neden yazmış
İstesem yazar mıyım ben de
yazmaktan alıkoyan ne
vesaire vesire

Yalnızca kazıklandığını düşünmemeli insan
Daha iyi bir şeyler alabileceğini bu parayla
Çünkü bir maldır yine de şiir
Ve kötüyse eğer,
İğreti dikildiği sonradan anlaşılan
Bir pabuç kadar insanı rahatsız edebilir.

 

DEMOKRAT HABER

 

www.mahsusmahal.org

www.mahsusmahal.com

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.