Yağmacı!

Abone Ol
“Bunlar yağmacı”!

Oysa senin de soğuktan donsa çocuğun, bulduğun ilk beze, ama çuval ama çadır, yapışırdın.

Senin de bir enkazdan sıyırdığın çocuğun açsa, bulduğun ilk torbayı, ama yemek ama kuru ekmek, kapışırdın.

Israrla bunu dediler.

Sanki onca ölüsünü, yaralısını, acısını sırtlanmış bir ahali ziyafet, servet, ganimet derdindedir…

Israrla “yardım yağması” görüntüleri getirdiler.

Ah kibir!..

Ah nefret!..

Bu nasıl bir sirayet.

Bu nasıl bir manevi cinayet!

 

***

 

Oysa, şimdi kibirli afra tafralarla “yağmacılar”ı lanetleyenler de lanetliydi.

Onların muhafazakâr kibrinden önce, bir cumhuriyetçi kibir de kendilerini aşağılıyordu.

Aç çocukların muhtaç olduğu bir kilo pirinci, soğukta titreyen bebekleri için canlarını verecekleri bir çuval kömürü, onların satılık oyları diye aşağılıyordu.

Karnı hiç guruldamamış, içi hiç donmamış mağrurlar, bir kilo pirincin, bir çuval kömürün bir çocuk için bir oydan daha değerli olabileceğini bilmek dahi istemiyor…

Bir oyla hayatı değiştirmenin manasının bazen bir tas sıcak pirinç çorbası, bazen küllerine dahi sığınılan bir parça kömür ısısı olabileceğini hissedemiyordu.

Nasıl bir ötekine benzeyebiliyorlar…

Ve o (bir kısım) sözde cumhuriyetçi kibir ile (bir kısım) sözde ahlak dolu kibir, Van’da, Erciş’te nasıl buluşuyor.

 

***

 

Al sana yağmacı!

Adı Deniz Olgun.

Yaşı 6.

Babası ona, 11 nüfusa naylondan bir çadır yapabildi. Çünkü ne yaptıysa hakiki bir çadır edinemedi.

O naylonda, naylon vicdanlarımızın sahte ısısı yetmedi.

Deniz, zaten engelli, muhtemelen hiçbir denizi, hiç gün yüzü göremeden, zatüreden öldü.

Deniz öldü, çadır şimdi geldi!

Çoktan unutmamışsanız…

Hakkari’deki katliamda Birol Çavuş da “şehit” düşünce ancak, engelli kardeşinin de bulunduğu ana evinin borç yüzünden kesilmiş elektriği gelmişti.

Evlat sönmüş, ampul yanmıştı!

 

***

 

İnsanı kahreden ne biliyor musun Deniz! Nedir, biliyor musun Birol Çavuş!

İkinizi de çoktan mahkum eden bir devran, her birinizi bir ötekine düşman da ediyor, bir diğerine nefretle dolduruyor.

Kaderi bir ötekine benzeyen…

Çadırı ancak ölünce gelen…

Elektriği ancak ölünce gelen kader kardeşleri iken siz…

Sen ona düşman, o sana düşman!

Çorbacı, yağmacı, pirinççi, kömürcü diye ortak aşağılamalara maruzken ve çok partili bir kibirden mağdurken ikiniz; ellerinde kimlikleriniz, sen ona mağrur o sana mağrur!

Sıvasız evlerin boyasız analarının çocukları ile…

Enkazların naylon çadırlarının bahtsız çocukları…

Şöhret, servet, cemiyet, cemaat, maddiyat, maneviyat, iktidar, güç, rant yağmacılarının ayakları altında üşüyen, donan, boğulan, delik deşik edilen ve “yağmacı” denen çocuklar!

 

 

 

Yabancı!

 

Wembley’deki özel İngiltere maçından önce İspanya’nın teknik direktörü dedi ki:

İngiltere liginde oynamak İspanyol oyunculara çok şey kattı. Şu anda 22 İspanyol oyuncu İngiliz liginde forma giyiyor.”

Dünya Şampiyonu unvanıyla Wembley’e gelen bir teknik direktörü, ilk yabancı takımı olan Beşiktaş’tan kovacak kadar spor toto süper futbol ülkesiydik biz zaten!

Del Bosque’nin İngiltere’yi ceza sahasına hapseden ama yenilen 17 oyuncusundan dördü İngiltere ligindeydi (Reina, Torres, Mata, David Silva), ikisi de orada epey oynamıştı (Xabi Alonso, Fabregas)…

22’nin geri kalanı İngiltere’de oynuyor ama milli takıma giremiyordu!

Ama takımın esas sırrı, 7 milli oyuncunun Barcelona formasıyla dizi dizi şampiyonluk kazanacak kadar “yerli” olmasıydı.

Onları da lig ikincisi Real Madrid’in dört “yerli” oyuncusu izliyordu.

Oysa bizim ligin şampiyonu Fenerbahçe’den milli takıma sadece üç; ikinci Trabzon’dan iki (Fransa’daki Umut’u da eklersek üç) “yerli” oyuncu çıkabiliyordu.

Altıartıikiartıiki ile kendi kulüplerini, hele altyapılarını öldüren varlıklı kulüp başkanları, esasında çoğu israf olan “yabancılar”ı şımarıkça doldurmuştu takımlara. Ve çoğu yedek kalıyor ve yedek kulübesini bile çalıyordu.

Alternatif şu olabilirdi:

Yerli liginizden az oyunu geliyorsa milli takıma, belki de yabancı ülkelerde oynayan birçok oyuncunuz vardır.

Mesela, Hırvatistan.

14 kişiden sadece ikisi yerli ligden, Beşiktaş’ta alay edilmiş Gordon da dahil, 12’si yabancı liglerden, ikisi İngiltere ligindendi.

Oysa sizin yabancı liglerden gelen 5 oyuncunuz vardı ve biraz Mehmet Topal, biraz Arda Turan, oralarda ilk 11’i zor görüyorlardı. Tarih boyunca İngiltere liginde tutunabilen tek oyuncunuz, o da Blackburn gibi başaltı takımda, Tugay Kerimoğlu idi.

Milli takımınızın en büyük umudu, kaptanı Emre orada kalamamıştı; oradaki tek oyuncunuz Tuncay ise ne orada, ne burada takıma girebiliyordu.

Kendi sahasında kendi sahasına çekilerek oynamış olsa da İspanya’yı yenen İngiltere milli takımı ise tamamen İngiltere ligindekilerden oluşmuştu.

Sizin…

Ne İngiltere ve Barça’ya dayanan İspanya gibi, yerli ligde çok oynayan milli oyuncularınız vardı…

Ne Hırvatistan gibi tamamı yabancı liglerde oynayanlar.

Ne yabancı ülkelerde yabancıların önüne geçebilenler…

Ne kendi ülkesinde yabancıların önüne geçebilenler!

Serveti futbol bilgisi, otoriteyi taktik, şımarıklığı altyapı zanneden bir futbol kültürünün büyük kulüpleri ile büyük federasyonu, her gün bir “yabancı transferi” şişiren medyası ile statta sadece “yabancı yıldızlar”a tapan bir kısım taraftarı; kaynakları ve içimizi kurutmuştu da…

Biz bütün suç “yabancı” teknik direktörün sandık!

Kendisiyle yüzleşemeyen, yüzsüzlük çukurundan çıkamaz!

Ama belki de Zagreb’te mucize olur; futbol bu: Top yuvarlak, kafa kıyak!

{ "vars": { "account": "UA-51532466-3" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }