Virüs Yayılırken Biz…

105’in üzerinde ülkeye sıçrayan Covid-19 sonunda ülkemizde. Artık tahminler dünya nüfusunun üçte ikisinin bir şekilde Corona virüsüne yakalanacağını öngörüyor. Fakat tedavi bulunduktan sonra, bu virüsün öldürücülüğü azalacak. Aynen influenza, yani bildiğimiz grip gibi. Gripten sadece ABD’de 80 bin kişi ve dünya üzerinde tahmini 300-600 bin kişi yaşamını yitiriyor. Her sene 1 milyarın üzerindeki insan grip geçiriyor ve şimdiye kadar geliştirilmiş olan aşı, ilaç ve tedaviler sayesinde yakalananların çok büyük bir kısmı hastalığı atlatıyor. Corona virüs konusunda en gerçekçi açıklamaları belki de Almanya Başbakanı Merkel yapıyor. “Spor müsabakalarının bir süre yapılması ve ertelenmesi karşılaşabileceğimiz en kötü sonuç değil” diyen Merkel, son grup toplantısında Corona virüsüyle ilgili "Almanya’da yaşayan insanların yüzde 60 ila 70’ine virüs bulaşacak" ifadesinde bulundu. İngiltere'de Sağlık Bakanı Yardımcısı virüse yakalandı. Portekiz başbakanı da kendisini izole etme kararını aldı. 631 kişinin virüs sebebiyle hayatını kaybettiği İtalya baştanbaşa karantina altında ve kırmızı bölge ilan edildi. İtalya, Yunanistan, KKTC gibi pek çok ülkede 2 hafta boyunca bütün eğitim kurumları tatil edildi. Bizde de Milli Eğitim Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ile istişare halinde eğitime ara verilerek bir süre uzaktan eğitime geçilme senaryoları üzerinde çalışıldığını belirtti.

AMB Başkanı Lagarde, “Virüs dolayısıyla Avrupa 2008 tarzı bir kriz riskiyle karşı karşıya" açıklamasında bulundu. Çin'deki otomobil satışları en büyük aylık düşüşe sahne oluyor. Corona virüsünden dolayı tüm ülkedeki otomobil satışları Şubat ayında yüzde 80 düştü! İran’ın dini lideri Hamaney ülkede geçtiğimiz hafta sonunda yapılan seçime katılımın düşük kalmasına “Koronavirüs hakkındaki olumsuz propaganda”nın yol açtığını söyledi. Bir taşla iki kuş vurma atışıydı bu. Hem halkın mevcut rejime karşı protestosu veya boykotu demek olan düşük katılıma bir bahane buluyor hem de yaşanan felaketin boyutlarını küçük gösterme politikasını -nedense- kararlılıkla sürdürüyor. Türkiye, İran'da corona virüsü vakalarının artması üzerine 23 Şubat saat 17.00'de sınır kapılarına kapatmıştı. Hava yolu şirketleri de İran uçuşlarını iptal ettiğini duyurdu. Ancak Kültür ve Turizm Bakanlığı istatistiklerine göre 2020'nin Ocak ayında Türkiye'ye 120 bin 527 İranlı giriş yaptı. Kuluçka süresi 2-14 gün arasında olan virüsün İranlılarla birlikte Türkiye'ye girme ihtimali tedirginlik yarattı.

Bu arada, Vatikan Corona virüsüne yakalanarak vefat etmesi durumunda Papa’nın “Aziz” ilan edileceğini duyurdu. Az şey değil. Şapele gömülmeler. Kiliseye Aziz Papa’nın ikonasının yerleştirilmesi. Özel günlerde kabrinin yanı başında özel ve hoş kokulu tütsülerin yakılması. Ruhuna bol bol dua akması. Olumlu enerjiler ile yunma fırsatı. Bir nevi Hıristiyanlık dininin sağladığı bir bonus, bir prim. Ne var ki, veya ne yazık ki, Muhterem Papa Hazretlerinin virüs testleri “negatif” ve tahlilleri temiz çıktı. Azizlik mertebesine tırmanma olasılığını şimdilik de olsa yitirmiş oldu.

Suriye’de Suriye ve Rus güçleri tarafından 36 askerimizin şehit edilmesini takiben biz de birkaç bin rejim “unsurunu” etkisiz hale getirip birkaç tane de düşman uçağı düşürdük. Böylelikle hayatını kaybeden askerlerin acılı aileleri dışında bazı kesimlerin yürekleri soğumuş oldu. Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Putin geçen hafta Türkiye’ye randevu vermedi. Üstelik stratejik müttefikimiz ABD ve AB ülkeleri de bir türlü arkamızda durmadı. Patriot istedik, vermediler. Destek kuvvetler talep ettik, göndermediler. Rusya Savunma Bakanlığı, Türkiye'nin İdlib bölgesindeki asker sayısını artırarak uluslararası hukuku ihlâl ettiğini öne sürmüştü. İdlib’de çeşitli kaynaklara göre halen 13 bin, 17 bin veya 27 bin asker bulundurmaktayız. Putin de şantaj yapacak uygun ortamı yakaladığı için. 5 Mart tarihi için sonunda randevuyu verdi. Partisinin TBMM'deki grup toplantısındaki konuşmasının ardından basının sorularını yanıtlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yapacağı görüşmeden beklentisine ilişkin, ''Bölgede süratle bir ateşkesi sağlayabilmek'' değerlendirmesinde bulundu. Netice itibariyle 2 dakika kapıda bekledikten sonra 6 saat süren görüşmelerin ardından, ayağına gittiğimiz Putin ve kendisinin aracılık ettiği rejim (veya artık resmi adıyla Suriye Arap Cumhuriyeti) tarafından pek bir şey koparamadık, aksine ciddi bir şekilde geri çekildik ve Suriye güçlerinin girdiği bütün bölgeleri bırakarak, Rusya’nın koruyacağını ümit ettiğimiz gözlem noktaları dışında, geri çekildik. İdlib’de nedensiz yere verilen 59 kayıp ve yurt içinden gelen tepkiler idareyi de bu kararı kabul etmeye zorunlu kıldı ve Erdoğan’ın “Şehitler tepesi boş kalmamalı, kalmıyor, kalmayacak” söylemi şimdilik rafa kalktı. Belki de Rusya’ya adeta bir Ak Parti çıkartması yapmak yerine, muhalefet partilerinden Ünal Cevikoz ve Aydın Sezgin gibi dış politika ve diploması duayenlerinin fikir, destek ve hatta katılımları da sağlansa, milli birlik ve beraberlik noktasında çok daha iyi bir görüntü verilmiş olabilirdik.

Akıllara şu soru geliyor, gerçekten Esed yönetimi biraz iteklesen yıkılacak ve ancak Rusya ile Putin’in desteğiyle ayakta durabilen bir ülke midir? Yoksa nereden bakılsa 9 senedir gayet iyi ayakta kalabildiğine göre, belli bir direnç gücüne mi sahip? Bir de ayrıca Rusya bu denklemde Türkiye’yi mi tercih edecek yoksa Ortadoğu ve Akdeniz’deki üsleri ve sömürgelerine dönüşen Esed’li Suriye’yi mi? Nitekim Jordan Times, “İdlib, Erdoğan’ın nihai bataklığı olabilir” diye yazdı, Bloomberg de, “AB ders almadığı için Erdoğan’ın şantajına maruz kalıyor” yorumunda bulundu. Rusya ile yakınlaşmanın ‘AB’ye şüpheyle yaklaşan ve yabancı düşmanı popülist liderlerin işine yarayacağı’ ve Türkiye’nin ‘Batı için giderek jeopolitik bir tehdide dönüştüğü’ öne sürünler de giderek artmakta. Diğer yandan AB’nin Türkiye’ye karşı takındığı çifte standartlı tutumu devam ediyor. Yunanistan'a, Türkiye'deki mültecilerin yüzde biri bile orada olmadığı halde 700 milyon Euro veren AB'nin patronu Almanya, Türkiye'ye sadece 32 milyon Euro ödeme kararı aldı. Ateşkes ümidiyle yapılan bu toplantı öncesinde, 10-15 sene öncesine kadar Reha Muhtar’lı ana haber bültenlerinde neredeyse her gün izlediğimiz, güldüğümüz ve eğlendiğimiz Tayland Meclisi manzaralarından birini kendi TBMM çatımız altında sergiledik. Ak Parti ve CHP milletvekilleri hoplaya zıplaya birbirlerine girdiler. Tokatlar, tekmeler, küfürler havada uçuştu. Keşke her oturumları kapalı olarak gerçekleştirilse diyor insan. Sonuçta artık son derece etkisiz, maaşları ve sosyal olanakları yüksek birtakım kamu görevlileri bu arkadaşlarımız. Etkinliklerini ve düşük kaliteli konuşmalarını, içi boş demeçlerini sonsuza kadar izlemek zorunda mıyız?

Eski bakan Ali Babacan kurdu, kuramadı, vaz geçti derken bu sefer gerçekten partinin kuruluşunu gerçekleştirecek gibi görünüyor. Son dakikada Abdullah Gül ve ekibinin bu oluşumdan dışlandığı söylentileri ortaya çıktı. İlgili taraflar ise zaten kurucular içinde yer almayacaklarını, kurucuların daha ziyade genç isimlerden oluşması gerektiği ve bu yeni parti oluşumuna destek ve sevgilerini devam ettiğini beyan ettiler. İddia edilen ismiyle DEVA partisinin kurucuları arasında Gülay Göktürk ve Metin Gürcan gibi isimler dikkat çekiyor. Kurucular kurulunun üçte ikisi, yani yaklaşık 60 kişi daha önce siyasette yer almamış. Kurucuların yine üçte ikisi kadınlardan oluşuyor. 17 kişi eski Ak Parti bakanları ve milletvekillerinden oluşurken, 25 kişi ise Güneydoğu bölgesinden geliyor. Yani parti hem Ak Parti kitlesini hem de muhafazakâr Kürtleri hedefliyor. İlginç isimlerden biri de Ramiz Ongun, ülkücü camianın en bilinen isimlerinden, Ülkü Ocakları eski başkanı. 15 Temmuz gecesi kızının düğününe baskın yapılan Mehmet Şanver Paşa ise bir başka kurucu. Eski Petrol-İş başkanı, eski valiler, müsteşar ve sembolik önem taşıyan iş kadınları da dikkat çekiyorlar. Ak Parti kurucularından Dengir Mir Mehmet Fırat'ın da kızı kurucular arasında.

Trump'ı güçlü tutan tek unsur ekonomi idi. Fakat son günlerdeki virüs ve petrol krizleri Amerikan borsalarını darmaduman etti. Fed bile boyun eğip sert bir faiz indirimi yaptı, likidite artsın diye. Fakat durum çok fena. Şimdiye kadarki en büyük kozu şimdi onu koltuğundan edecek bir felakete dönüştü. Fed’in yarım puan faiz indirimine İngiltere Merkez Bankası da aynı şekilde yarım puanlık bir faiz indimi ile karşılık verdi. Bakalım faiz indirme ve nakit çekme yarışı bizde de sürecek mi? Petrol restleşmesi tam bir “filler tepinirken çimenler ezilir” öyküsüne dönüştü. Petrol çıkarma maliyeti Rusya'da 40-50 dolar, ABD'de 50-55 dolar, Kanada'da 70-80 dolar, Venezuela'da 60-70 dolar, Nijerya'da 25-35 dolar, Irak, İran ve Suudi Arabistan gibi Ortadoğu ülkelerinde ise 15 ile 25 dolar civarında açıklanıyor. Acaba beklenildiği ve olması gerektiği gibi bu restleşmeden bizim gibi petrol ithal eden ülkeler kazançlı çıkacak mı? Fakat her şey ekonomi de değil. Yabancı yatırımcıların geri gelebilmesi için hukuk, adalet ve özgürlüklerin sağlanması ve teminat alınması birincil şart. 2020 raporunda ABD dâhil birçok ülkede özgürlüklerin gerilediğinin altını çiziyor. Raporun Türkiye ile ilgili olarak çizdiği resim hiç iç açıcı değil. 83 ülkenin özgür, 63 ülkenin kısmen özgür, 49 ülkenin ise özgür olmayan ülkeler olduğunu belirten raporda, Türkiye özgür olmayan ülkeler kategorisinde yer alıyor. Bu da yetmezmiş gibi Türkiye son 10 yılda özgürlüklerin en çok gerilediği ikinci ülke. Birinci sırada ise Burundi var. Nitekim Nisan 2013'te 64 milyar dolar ederinde tahvil tutan yabancı yatırımcılar; Şubat 2020'de paylarını 13 milyar dolara düşürdüler. Hâlâ da arkalarına bakmadan satıp kaçıyorlar. Türkiye dolar bazlı %5 ve TL bazlı en az %10 faizle borçlanırken, temerrüde düşmüş bulunan Yunanistan şu an yılda %0,9 faiz ile borçlanabiliyor.

Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan Kanal İstanbul’u yapmakta kararlı. Herhalde bunu bir kişilik hırsına dönüştürdü kendisi. Yapılan sunuma göre gemi geçişinden 60 milyar, yat limanı, lojistik merkezi, limanlardan 15 milyar, konut ve ticaret projelerinden 106,48 milyar lira gelir elde edilmesi bekleniyor. Toplam gelir beklentisinin 181,48 milyar lira olduğu projenin yapım maliyeti ise 61.99 milyar lira olarak hesaplanıyor. Kanal İstanbul Projesi'nin 69,9 milyar liraya mal olacağı, 10 yılda 181,5 milyar lira gelir elde edileceği iddia edildi. Tabii bunlar tamamen hayalden ibaret ve imar gelirlerinin eklendiği gelir beklentileri. Gerçek ise şu; Prof. Dr. Şükrü Ersoy: Marmara depreminin maliyeti 100 milyar TL olacak.

YORUM EKLE

Demokrat Haber’e Patreon'dan bağış yapabilirsiniz > > > > >