...

Evrensel yazarı Vedat İlbeyi, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Cumhuriyet’in 98’inci yılında “cumhuriyet” eksenli tartışmaların “flu ve nostaljik” olduğunu savunan İlbeyi, tartışılması gereken konunun kutlamalar ve anmalar olmadığını söyledi.

Cumhuriyet’in 98’inci yılında “demokrasi” ekseninde tartışılması gerektiğini söyledi.

Gözden kaçırmayın

Davutoğlu, 'Türkiye Masası' videosuna 5 genel başkanı da etiketledi Davutoğlu, 'Türkiye Masası' videosuna 5 genel başkanı da etiketledi

“Cumhuriyetimizi yeniden demokrasiyle taçlandıracağız deniliyor mesela!” iddiasını anımsatan İlbeyi, “Demokrasili miydi cumhuriyet? Demokrasiye dair en asgari karşılıkları bile berhava eden bu rejime nasıl gelindi? Bu noktaya getiren de demokrasisizlik değil miydi?” diye sordu?

“Cumhuriyet kimsesizlerin değil, birilerinin, kimsesizleştirenlerin kimsesi oldu hep. İşçilerin, emekçilerin, yoksulların mahkum edildikleri eşitsizlikler bugün başlamadı, hep vardı, derinleşerek sürdü geldi” değerlendirmesinde bulunan İlbeyi,  “Cumhuriyetin belirli toplumsal kesimlerle arası hiç iyi olmadı ve demokrasisiz yol almaya çalıştı. Kurucular da dahil, bütün iktidarlar böyle geldi, böyle gitti. Cumhuriyet başından demokratik değildi, demokratik olmadı. Çünkü ona yön veren kadro ve sınıfların derdi demokrasi, eşitlik değildi. Kazanımlar mı? Oldu elbette. Ama çoğu hayata geçirilmeyen, çok kırılgan, ikircikli ve eğretiydi hepsi. Çünkü egemen sınıfın karakteriydi cumhuriyetin karakterini de şekillendiren” diye yazdı.

Vedat İlbeyi’nin Evrensel’de yayımlanan ‘Kutlama muhalefeti’(!) ve 98 yıllık deneyimden ders çıkarabilmek’ yazısının bir bölümü şöyle:

Cumhuriyet’in 98’nci yıldönümü kutlamalarla geçildi. Malum kutlama halleri işte. Şenlikli, şölenli etkinlikler, “cumhuriyetin faziletleri”ne dair ezberler, klişeler, hamasî nutuklar... “Cumhuriyet rejimine düşman” denilen bir iktidarın da kendisini ‘cumhuriyeti kollama ve koruma’ misyonuyla tanımlayan muhalif eksenin de kutlamaları bolca kırmızı beyazlıydı.

98’nci yıldönümünde, ‘tehdit altında olan cumhuriyeti savunmak’ üzerinden şekillenmiş muhalif eksenin en çok canını sıkan şeylerden biri Cuma hutbesinde Atatürk’ün anılmaması oldu belki de. Bu, iktidarın cumhuriyet karşıtı gizli ajandasına dair bir yansıma sayıldı.

20 yıllık AKP iktidarının, laiklik başta olmak üzere ‘cumhuriyet değerleri’ denilen başlıkların birçoğuyla sorunlu olduğu doğrudur. Tek adamcı mecranın muhafazakâr toplum inşasını gereksindiği ve bu ihtiyacın da böylesi ‘gizli ajandalı’ hesaplaşmaları zorunlu kıldığı da...

Ama konuşulması gereken kimin neyi ne kadar kutladığı, kimin kimi ne kadar andığıysa ya da mesele cumhuriyetten bahsetmek, tören ve kutlama yapmaksa, görüyoruz ki gerektiğinde cumhuriyetçi muhalefetten daha yüksek sesle cumhuriyet ajitasyonu yapmak çok da sorun olmuyor iktidar mahfilleri için. Cuma hutbesinde Atatürk’ten bahsedilmedi belki ama şaşalı bir törenle yeni Atatürk Kültür Merkezi açıldı örneğin.

Hep vurguluyoruz; “Cumhuriyet elden gitti” denilen böylesi kritik bir süreçte bir tür ‘kutlama muhalefeti’yle iştigal etmek, her kutlama yapmayanı gericiliğin kara listesine kaydetmek, kaybedilenin neden kaybedildiğinden bi haber olmaktır. İstenildiği kadar yaygın kutlansın, kutlanılanı kaybetmekle yüzyüze bırakmış onulmaz hastalık ve açmazları es geçmek, mevcut cumhuriyeti savunma çizgisinin açmaz ve zaaflarını da korumak demek oluyor. Geriye bir iki eklektik başlık dışında neye niye duyulduğu pek de açık olmayan flu bir nostalji kalıyor.

Cumhuriyetimizi yeniden demokrasiyle taçlandıracağız deniliyor mesela! Demokrasili miydi cumhuriyet? Demokrasiye dair en asgari karşılıkları bile berhava eden bu rejime nasıl gelindi? Bu noktaya getiren de demokrasisizlik değil miydi?

Asgari bir özeleştiriden, bir yüzleşmeden kaçan ve gelinen noktada, muhalefet eksenini “cumhuriyetçiler ile cumhuriyetle sorunu olanlar” arasında sabitlemeye çalışan çizginin ne yaşananları anlaması ne de geleceğe dönük bir çözüm üretmesi mümkün müdür? Dünün bazı sıkı cumhuriyetçilerinin bugün iktidarın safında yer alabiliyor oluşu yeterince manidar değil midir?

Peki, cumhuriyete dönük tehdidi, “Türklük ile tanımlanmış ulus devlete irtifa kaybettirilmesi” şeklinde açıklayan ve gözümüzün içine baka baka çözümün milliyetçilikten geçtiğini söyleyenlere ne demeli? İktidar cumhuriyetin milliyetçi değerleriyle oynamış da bu noktaya gelinmiş! Neresinden tutsan elinde kalır. Tarihsel bir açmazı kuşanarak ne muhaliflik yapılabilir ne de cumhuriyet savunulabilir oysa. Cumhuriyeti içten içe kemiren ve başta Kürtler olmak üzere önemli bir toplumsal kesimde rıza üretemez hale getiren kurucu ‘inkâr’ gerçekliği değil miydi? Milliyetçi söyleme hep merkezi bir önem atfetmiş ve gereğini de yapmış bu iktidar mı Türk milliyetçiliğine irtifa kaybettirmiş? Türkçü siyasal geleneğin başat temsilcisi MHP’nin siyasal İslamcı iktidarın ortağı ve dayanağı olması nasıl açıklanabilir öyleyse? MHP’nin bugünkü pozisyonu yeterince öğretici değil midir? Türk milliyetçiliğine karşı denilen bir iktidarın temel dayanağının MHP olması, teşhis edilen ‘arıza’nın hiç de isabetli olmadığını ve dolayısıyla cumhuriyeti milliyetçilikle tahkim etmek için hiç de muhalefete ihtiyaç olmadığını yeterince anlatıyor olsa gerek.

Cumhuriyetin 98 yıllık serüveni ve gelinen son nokta hakkında tartışılacak çok şey var elbette. Ama en özet haliyle şunu söylemek gerekiyor; cumhuriyete karşı olduğu söylenen MHP ortaklıklı iktidarın bugünkü pozisyonu, bizzat cumhuriyetin kurucu/yapısal fay hatları ve açmazları üzerinden anlaşılabilir. Evet cumhuriyet, ama ‘nasıl bir cumhuriyet?’ sorusundan kaçıldığı için ‘eldeki’ de ancak bu kadar, o da  siyasal İslamcı aşıyla korunabildi ancak!

O aşı nasıl üretildi, çok mu dışsaldı?

Son 50 yılı konuşmak bile yeter. Sola karşı dinî ajitasyonu dibine kadar kullanan 12 Eylül’ün paşa rejimi, kontrgerillacı sivil faşist örgütlenmeler, Kürtlerin mahallesinde asit kuyuları açan 90’ların karanlığı...

Sokak ortalarında satırla insan doğrayan Hizbullah’ı kullanan cumhuriyet rejimi değil miydi? Onu devreye sokup kullanan iktidar hiç de İslamcı değildi oysa. ‘Cumhuriyetçiyiz’ diyorlardı kendilerine. ‘90’larda Hizbullah’ı kullanmak ile bugün cihadçı selefilerle birlikte Suriye’de yoldaşlık yapmak arasında hiç mi bir bağ kurulamaz? Bu parallellik, başından bu yana elde tutulan Türk-İslam sentezli bağlama hiç mi işaret etmez?

“Kimsesizlerin kimsesidir cumhuriyet” iddiası da hoş bir sada olarak kaldı bu 98 yılda. Kimsesizlerin büyük çoğunluğu buna inandı belki, cumhuriyete dair kutlamalardan, nümayişlerden imtina etmedi. Ama gündelik hayatlarında hep karşılıksız kalan bir aşk gibi kaldı bu ilişki. Cumhuriyet kimsesizlerin değil, birilerinin, kimsesizleştirenlerin kimsesi oldu hep. İşçilerin, emekçilerin, yoksulların mahkum edildikleri eşitsizlikler bugün başlamadı, hep vardı, derinleşerek sürdü geldi.

Yazının tamamı burada.