Vakıf Üniversiteleri Kan mı Emiyor?

Abone Ol

Düne kadar öğrenciler okul peşinde koşarken ne oldu da üniversiteler (bu yıl olduğu gibi) öğrencilerin peşinde koşmaya başladı? Kapitalizmin bir oyunu ile karşı karşıyayız da haberimiz mi yok? Gelin isterseniz ‘öğrencilerin kanını emen özel üniversiteler’ klişesini mırıldanmadan önce vakıf üniversitelerinin amacındaki odak kaymasını sorgulayalım. Daha önce akademik hayatın Türkiye versiyonunu eleştirdiğim çeşitli yazılarıma olumlu olumsuz pek çok tepki aldım, isterseniz gelin bu vesileyle konuyu biraz da buradan açmaya çabalayalım. 

İlan yoluyla öğrenci avı
Bundan yıllar önce bir vakıf üniversitesinin çiçeği burnundaki rektörü ile uzun bir sohbet fırsatı bulmuştum. O sohbette “Yeni görevinizde ilk amacınız nedir?” soruma, hiç düşünmeden “Vakfa para kazandırmak ve üniversitemizi kendine yeter, hatta kârlı bir hale getirmek” dedi. Şaşkınlığımı görünce “Ben bir bilim adamıyım, ancak bu görevimde idareci olarak benden beklenen bu. Ayrıca bilim, ancak bu şekilde üniversitemize girecek sürekli bütçeyi bulabilir” diye ekledi. Yanlış anlaşılmasın, konuştuğum isim Türkiye’nin en saygın üniversitesinin dünya çapındaki başarıları ile rektörlüğü hak eden bilim insanlarından biri. İlk başta tepki gösterdim, ancak düşününce hak verdim. Ticari amaçla işletilen özel üniversiteleri bir kenara koyarsak, bugün bir vakıf üniversitesinin kendisine yetebilmesi için ekonomik özgürlüğe sahip olması gerekiyor. Hazıra dağ dayanmayacağı için, kurucuları her ne kadar zengin isimler olsa da kendini döndürmesi için para kazanacağı tek yer, öğrencilerin vereceği okul ücretleri. Böyle olunca gazete ilanları (ve dün Radikal’de okuduğunuz gibi bol promosyon) ile öğrenci avı başlıyor. Ortalama puanlı zengin öğrenciden alınan yüksek ücretler, zeki ama imkânı olmayan fakir öğrencilere burs olarak dönüyor.
Şurası bir gerçek ki pek çok üniversite öğrencisinin amacı, bir an önce iyi ve bol kazançlı bir iş sahibi olmak. Sınırlı sayıda öğrenci ise üniversitede akademik bir kariyer peşinde. Vakıf üniversitelerinin ve özel üniversitelerin en büyük açmazı da burada başlıyor. Yani bir anlamda ‘üniversite içinde üniversite’ kuruluyor. Derinlerde bir yerde kafayı bilime takmış akademik bir çekirdek kadro, hemen dışında ise iş derdindeki öğrenciye fırsat yaratmaya çalışan ‘ticari’ akademi.
Peki, gelin başa dönüp soralım, üniversite nedir, ne işe yarar?
Görünen o ki bu konuyu tartışmaya devam edeceğiz.

‘Hayat sana güzel’ korosu
Var işte böyle bir klişemiz. En son Vatan gazetesinde Mutlu Tönbekici, “Nereye gitsem bir kısım okurun ‘Hayat sana güzel’ azarına maruz kalıyorum” diye yakınıyordu. Ben de benzer bir durumdayım. Gazeteci olarak ya da keyif olarak herhangi olumlu, mutlu ve güzel bir anı paylaştığım dakika, ‘hayat sana güzel’ korosu bildik şarkıyı söylemeye başlıyor. Bu koronun mensupları oldukça mutsuz. Mutsuzluklarının nedenini ise bilmiyorlar. Kestirmeden, hayatı ve başkalarının hayatı yaşayışını suçlamayı tercih ediyorlar. (Hep eksikler. Hayat bir tek onlara mutluluk fırsatını vermemiş! Dünya çok adaletsiz! En önemlisi, onlar bunu hak etmiyor!) İşte böyle bir his fırtınası. İçten içe bu ‘adaletsizlik’ karşısında suçlayacak, öfkelerini yöneltecek, kızacak birileri bulma telaşındalar.
Bizim de bu algıyı büyütmede dolaylı da olsa suçumuz var. Medyamızda ‘Kötü haber iyi haberdir’ düsturu hâkim. O yüzden başarılardan çok felaket haberlerini okuyoruz. Mutluluğun, başarının tarifini ise magazin sayfalarımızda yoz bir eğlence kültürü belirliyor. Çamurdan kendi ellerimizle yoğurduğumuz magazin klişeleri, aslında ucube bir ‘hayat sana güzel’ heykeli gibi... O mutluluk klişesinde bir grup yeni zenginin şampanyaları birbirlerinin üzerine sıkmaları, eller havada eğlenmeleri ve bir Demet Akalın şarkısının (dünya yıkılsa umursamadan) vur patlasın çal oynasın duyarlılığı var, o kadar. Mutluluğun formülü medyanın dilinde çok açık. Su gibi harcanan paralar, son model alınıp satılan lüks arabalar ve elbette tekneler. (Türkiye’de sıradan bir arabadan ucuza olsa da tekne sahibi olmanın tek çağrışımı lüks tüketimdir.) 

Mutsuzluğun bulaşıcılığı
Böyle bir atmosferde toplumun bir kesimi kinle, nefretle bileniyor. Kime saçılacağı bilinmeyen bir öfke, nerede patlayacağı bilinmeyen bir ‘hayat onlara güzel’ kızgınlığı hali... Belki bu nedenle bu insanlara kızmaya hakkımız yok, biliyorum, ama iş öyle bir noktaya gelmiş ki “Oturup güneşe bakıyorum, hayal kuruyorum” diyorsunuz, ‘hayat sana güzel’ korosu başlıyor homurdanmaya. Bir hayal bile kurmaya takatleri yok.
Şu klişe mutluluk formülünü alaşağı edecek bir hayalleri bile yok.
Yok.
Mutsuzluk, uçsuz bucaksız bir denizin üzerinde susuz kalmaya benziyor. Deniz tuzlu olunca neyleylesin gariban koro mensubu! (masum bir empati girişimi)
Mutsuzluk bulaşıcı bir hastalık. Bir kez üzerinize sinmeyegörsün, kurtulmak için ilk olarak kendinizden kaçıp kurtulmanız gerekiyor. Mutsuzken başkalarının mutluluğu ağır bir yük, hatta kendine edilmiş bir küfre benziyor.
Bu yüzden küfre kıskanç bir küfürle cevap veriyor; ‘hayat sana güzel!’
Sen bu kafada olduğun sürece ‘hayat hep başkalarına güzel’ dostum, hep başkalarına güzel...

{ "vars": { "account": "UA-51532466-3" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }