Sanki ondan önce orada yaşayanlar yoktu, yerlileri yoktu, onların dilleri, kültürleri, kendi medeniyetleri, aşkları, korkuları, hayatları, ölümleri, törenleri, töreleri yoktu!
O yüzden “Türkiye’yi keşfetmek” için de belki daha çok zamana ihtiyacımız var.
***
Çünkü, Van’da enkaz altında can veren can meslektaşlarımıza yanan birçoğumuz da dahil, kimimizin keşif haritasında “bölgede ne kadar çok gazetecinin öldüğü, öldürüldüğü” yoktu mesela.
Musa Anter, Halit Gürgen, M. Sait Erten, Cengiz Altun, İzzet Kezer, Mecit Akgün, Çetin Ababay, Hüseyin Deniz, Yaşar Aktay, Hatip Kıpçak, Namık Tarancı, Kemal Kılıç, Ferhat Tepe ve daha niceleri.
Biz “öteki gazeteciler”in birçoğunun kılı ve ruhu bile kıpırdamadan öldürüldüler, yok edildiler, ortadan kaldırıldılar, hain bir enkaz altında kalıp medyada sessizlikle geçiştirilen cenazelerle, üstü kapatılan faili meçhullere gömüldüler.
***
Türkiye’yi keşfediyoruz…
Çünkü, misal sadece sırlarıyla değil, “geçmiş hizmetleri”ni derin biçimde sunduğu devlete tutuklu bedeniyle yok olan Kaşif Kozinoğlu vesilesiyle “cezaevinde ölüm”ü…
Adalet ile Azrail arasındaki o ince sırat köprüsünü keşfediyoruz!
Oysa…
Devlet ve adalet, hapiste, mahpusta, gözaltında, tutuklulukta, fiziki veya manevi işkencede ilk kez öldürmüyor.
Adli Tıp ilk kez ölüme bilet kesmiyor.
Devlete emanet canların öyle ya da böyle ölümü devam ediyor sadece.
Her eziyet ve cinayetin üstüne gidebilmiş üç kuvvet, yürütme, Meclis, yargı ile “dördüncü kuvvet medya” olabilseydi; en önemlisi millette bu vicdani cesaret ve ısrarlı talep bulunsaydı…
Türkiye’yi yeniden yeniden keşfe gerek kalmazdı.
Diyarbakır Cezaevi katliamı Azteklerin eseri değildi; askeri darbe kan gölüne çevirdi, her haneye acı, öfke, nefret tohumları da ekerek.
Ulucanlar, Bayrampaşa ve diğerlerinde üçer, beşer, onar yakılırken, boğulurken, delik deşik edilirken tutuklular; bu ülkenin “saygın” kimi yargı mensubu, “sayın” siyasetçi ve bürokratları, “büyük” komutanları, “itibarlı” medya şöhretleri, sanki (pek sevdikleri haberlerden) satanist bir ayinde imiş gibi kendinden geçmişti!
Engin Çeber’i, Abdülaziz Ekinci’yi döve döve öldürenler İnkalar mı, Mayalar mıydı?
Nice ölümcül hastayı cezaevinde sistemli şekilde ölüme mahkum eden, “Adalet sistemi” değil miydi?
***
Ama şu oluyor:
İnsandan saymadıklarımız var.
O yüzden tınmıyoruz bile.
İspanyol sömürgecilerin “Amerika’yı keşfederken” katlettikleri gibi.
Avrupa merkezli sömürgeci ve kibirli tarihin, onlar sanki hiç yokmuşçasına yazdığı gibi.
Bize yakın düşen bir belaya denk gelince ancak, Amerika’yı yeniden keşfediyoruz; Türkiye’yi de!
Oysa gerçek hep basitti:
Bu ülkede, o bölgede, ulusal ya da yerel basından o kadar çok gazeteci öldürüldü ki!
(TGC’nin “Öldürülen gazeteciler listesi”ne bir bakın. Eksiği vardır belki, fazlası yoktur.)
Bu ülkede, her cezaevinde, oradan ya da şuradan, her yaştan, o kadar çok insan katledildi, ölüme itildi ki!
Kimimiz 88’inci yılda onuncu yıl marşı söylerken, kimimiz iktidarda onuncu yıl kutlarken, gerçek hep o kadar basit, o kadar yaygın ve o kadar kanlıydı zaten!
***
Dink cinayeti davasında ne demeye getiriyor mütalaa:
Devlet içinden bir şeyler var, ama nedir, bilemedik!
Savcı Doğan Öz’ün neden öldürüldüğünü keşfedebilseydiniz, bilebilirdiniz.
Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul’un neden öldürülüp ortadan kaldırıldığını, ne tür bir polis bilincinin kurutulmak istendiğini zamanında bilebilseydik, 32 yıl sonra aynı Adana’nın Emniyet Müdürü daha çok kişiyi vurabileceği bir yetki istemezdi belki!
Ama dön dolaş hep aynı yolculukta bir keşif gemisi.
Piri Reis kadar yaşlı, onun kadar yorgun!
Not: Öldürülen, ölüme atılan, ihmallerin ve pusuların katlettiği tüm gazetecileri anarak!