Türkiye’nin Doğu’yla Batı’yı birleştiren bir köprü olduğu söylenir. Ama bu söz, Türkiye’nin aynı zamanda Doğu’yla Batı’yı ayıran bir ülke olduğu anlamına da gelmez mi?
Coğrafi bu özellik ruhlarımıza da sinmiş bir özelliktir esasında. “Biz bize benzeriz” gibisinden bir laf etmek değil niyetim. Ama insanlığın yeryüzü macerasında “Her yiğidin yemek yiyişi farklıdır” misalinden farklılıklardan sözetmek de mümkün.
Jeologlar diyorlar ki Türkiye her yıl iki santim batıya kayıyor. Varolan mesafeyi düşündüğümüzde bu birleşme işinin kaç yıl alacağını hesaplayabiliriz. Ama dünyamızın zihniyet atlasındaki tektonik hareketlerin bizi ne zaman Batı’yla birleştireceğini hesaplamak sanırım pek o kadar kolay değil.
O nedenle de bu ülkede hemen herşey ikili anlamlarla yüklü. İnsan bunu özellikle bazı Türkçe düşüncelerini bir başka dilde anlatmaya kalkınca ya da bazı başka dilden bir düşünceyi Türkçe anlatmaya kalkınca anlıyor. Sorun yalnızca dil sorunu değil kuşkusuz. Ama düşüncelerimizi bir dilin içine koyduğumuzda dilde yansıyan zihniyet farklılıklarımızdan söz ediyorum.
Bu farklılıklarımız yalnızca bu toplumun dışında başka toplumlarla ilgili olsaydı bir sorun olmazdı, biz farklıyız der geçerdik. Ama bu farklılıklar “biz” dediğimiz toplumun bizzat içindeyse o zaman bir sorun çıkacağı kesin.
Nitekim çıkıyor da. Neredeyse birbirinin dilinden anlamayan insanlar gibi yaşıyoruz. Birinin “Mahremime el uzattı!” diyerek öfkelenmesinden “Bu adamın haremi varmış meğerse” sonucu çıkardığımız gibi. Oysa “mahremiyet”ten kastedilen “kişinin özel alanı” tabii ki.
Seçimler oldu bitti ve biz sonuçları tartışıyoruz şimdi. Kimilerinin en önemli sorunu nasıl oldu da AKP bu kadar yüksek bir oy aldı sorusuna yanıt bulmak. Yerel seçimlerde AKP’nin sağa sola buzdolabı, çamaşır makinesi dağıtarak başarılı olduğunu düşünen kesimler şimdi de ne oldu da AKP üstelik de oyunu arttırarak bu seçimlerden başarılı çıktı diye anlamaya çalışıyorlar.
Doğrusu bu sorunun cevabını vermek yine kap kaçak dağıttı da ondan demeyeceksek o kadar da kolay değil. Çünkü bir toplumun yarısının oyunu almak, üstelik de bunu üçüncü kez yapmak açıklanmaya muhtaç bir durum.
İster İbni Haldun’dan gidin, ister Dr. Hikmet Kıvılcımlı’dan gidin, ister dümdüz bakın farketmez; bu coğrafyada bir “medeniyetin” değilse bile bir “zihniyet dünyasının” yıkılmakta olduğunun işaretleri pek çok. Bizdeki “Kemalist” rejimle Arap dünyasının “Baas” rejimlerinin başlarına gelenler bu bakımdan tesadüflerle açıklanabilecek gibi değil, “başlarına gelenler”de bazı farklılıklar olsa bile.
Seçim sonuçlarını bir de bu çerçeveden okumak, CHP ve MHP’nin başarısızlıkları ile AKP ve BDP’nin başarılarını bir de bu çerçevede değerlendirmek aydınlatıcı olabilir.
“Yıkılmakta olma” halini “yıkılmak” olarak görmeden Doğu’nun bu coğrafyasında olan bitenlerin anlamını yalnızca “despotik rejimlerin” sonu anlamında almamak gerek. Çünkü böyle bir okuma kimilerine, bizdeki “demokratik rejim” maskaralığını model olarak terennüm etme imkânı sağlar. Oysa bence “yıkılmakta olan” aynı zamanda bizdeki “demokrasi anlayışı”dır da.
O nedenle önümüzdeki dönemde “yeni anayasa” sürecinde halledilmesi gereken konulardan biri de bu anlamı Batı’dan, içeriği Doğu’dan gelme “demokrasimiz” olmalı bence.
Seçimleri bir de bu çerçeveden değerlendirirsek gittiğimiz yerin birçoğumuzun beklentisinin aksine batıya doğru değil belki de batıdan da farklı bilmediğimiz bir yön olacağını söylemek bile mümkün.