Geçtiğimiz günlerde Rusya devletine bağlı atom enerjisi kurumu Rosatom, Türkiye ile Sinop’ta nükleer güç santrali inşa edilmesine yönelik müzakerelere başladıklarını duyurdu.

Halihazırda Mersin’de Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin (NGS) çalışmalarını sürdüren Rosatom‘un Genel Müdürü Aleksey Lihaçev, Sinop’un dört üniteli bir nükleer santral inşası için “son derece cazip” bir nokta olduğunu söyledi.

Rosatom’un açıklaması, Ekim ayında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile gerçekleşen Astana görüşmesinin ardından geldi.

Erdoğan, Putin’e “Sizinle Sinop’u da konuşmuştuk. Bu iki nükleer enerji santralinin çıkaracağı ses dünyada çok farklı olacaktır” diyerek yılladır finansmanda eksiklikler ve çeşitli davalarla tanınan Sinop NGS projesini yeniden gündeme getirdi.

Akkuyu NGS’de inşaat süreci devam ediyor ve önümüzdeki aylarda santralin ilk güç ünitesinin çalıştırılması hedefleniyor.

Peki Sinop’taki süreçten ne bekleniyor? Çernobil ve Fukuşima gibi felaketlerin ardından güvenlik endişeleri ne? Türkiye, maliyeti giderek artan nükleer enerjiyi neden tercih ediyor?

SİNOP’TA ŞİMDİYE KADAR NE OLDU?

BBC Türkçe’ye konuşan Sinop Nükleer Karşıtı Platformu (NKP) Yürütme Kurulu Üyesi Kayhan Konukçu, Sinop’taki sürecin 1990’lı yılların ortasında başladığını ve nükleer enerji karşıtı mücadelenin bugüne kadar uzandığını anlatıyor.

Bu süre içinde Japonya dahil birkaç ülke ve şirket tarafından ele alınan Sinop projesi, son dönemde oldukça durgundu. 

Sinop NKP ve çeşitli diğer kuruluşların Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından verilen Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) olumlu raporuna itirazları Nisan ayında reddedildi ve ardından Yargıtay’a aktarıldı.  

Konukçu, Sinop kent merkezine 14 kilometre mesafedeki Abalı Köyü İnceburun Mevkii’nde planlanan NGS hakkında hazırlanan bilirkişi raporunda davacı tarafın lehine yaklaşık 270 madde olduğunu söylüyor:

“Uzmanlar öncelikle bölgenin herhangi bir sızıntıda tahliye edilemeyeceğini ve insanların nükleer atığa maruz kalacağını belirtiyor.”

BBC Türkçe’nin sorularını yanıtlayan Nukleersiz.org Koordinatörü ve Bağımsız Araştırmacı Pınar Demircan ise bilirkişinin Sinop'un jeolojik yapısına, rüzgarın esme yönüne, acil duruma yönelik altyapısal uygunsuzluğuna bakarak güvenliğe dair sorunlara işaret ettiğini söylüyor.

Demircan, “Sinop'ta gayet iyi bilinir ki kıyılarda heyelan riski bulunuyor ve bilirkişiler ÇED raporunda bölgede, deprem, heyelan ve tsunami çalışmalarının yapılmadığına, eksiklikler olduğuna dikkat çektiler” diyor.

NÜKLEER ENERJİ NEDİR, SANTRALLER NASIL ÇALIŞIYOR?

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) nükleer enerjiyi, “proton ve nötronlardan oluşan, atomun çekirdeğinden salınan bir enerji” olarak tanımlıyor.

Bu enerji iki şekilde üretiliyor. İlki fisyon, yani atom çekirdeklerinin parçalara bölünmesi. İkincisi ise füzyon, yani çekirdeklerin bir araya gelmesi.

IAEA’ya göre nükleer santrallerde genellikle uranyum ile çalıştırılan reaktörler, fisyon yoluyla ısı üreterek zincir reaksiyonları kontrol ediyor.

Üretilen ısı, reaktördeki soğutucu suyu ısıtıyor ve buhar oluşturuluyor. Buhar daha sonra dönen türbinlere yönlendiriliyor ve jeneratör aktive edilerek düşük karbonlu elektrik üretiliyor.

Soğutma kulesi olmayan, daha eski tip santrallerde soğutucu madde olarak kullanılan su çevredeki nehir, göl veya denizden alınıyor ve bir süre kullanıldıktan sonra kaynağa ısıtılmış bir halde geri veriliyor. Bu işlem bölgedeki biyolojik çeşitliliği tehdit edebiliyor.

Yaz aylarında, iklim krizinin de etkisiyle soğutma suyunun yeterince soğuk olmaması yüzünden bazı reaktörlerde arıza yaşanabiliyor.

Demircan, Sinop’ta soğutma suyunun Karadeniz’den alınmasının uzun vadedeki risklerinin düşünülmesi gerektiğini söylüyor.

“Özellikle iklim değişikliği şartlarında yaşadığımız göz önüne alınırsa nükleer santraller müsilaj, deprem, deniz suyu seviyelerinin yükselmesi gibi sürprizleri kaldıramayacak kadar riskli yapılardır” diyen Demircan sözlerine devam ediyor:

“Acil durum anında devreden çıkarılsa da [santralin] riskleri devam eder, hatta kapatılmış bir santralin içinde kullanılmış ve/veya kullanılmakta olan yakıt çubukları varsa tehlike her zaman vardır.”

NÜKLEER SANTRALLER, ENERJİ İHTİYACININ NE KADARINI KARŞILAYABİLİR?

Bazı uzmanlar nükleer santrallerin diğer enerji kaynaklarına kıyasla çok pahalı, yapım süreçleri çok uzun ve doğa ile insan sağlığı açısından tehlikeli olduğunu söylüyor.

Bazısı ise doğalgaz ve kömürde olduğu gibi nükleer santrallerin sürekli olarak enerji sağlayabilmesi nedeniyle kritik olduğunu, her adımı kontrol altında atıldığı ve denetlendiği sürece nükleer reaktörlerdeki güvenlik önlemlerinin sızıntı olasılığını ortadan kaldıracağını savunuyor.    

Greenpeace, nükleer enerji üretiminde en büyük sorunun bertaraf edilmesi mümkün olmayan ve binlerce yıl tehlikeli olmaya devam eden radyoaktif atık olduğunu söylüyor.

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na göre dünyada 263 bin ton kullanılmış nükleer atık, geçici depolama tesislerinde tutuluyor.

İngiltere’de nükleer atıkların yıllık temizleme maliyetinin 3 milyar sterlin olduğu aktarılıyor.

NÜKLEER ENERJİ MALİYETİ YÜZDE 23 ORANINDA YÜKSELDİ

Diğer taraftan uzmanlar, nükleer enerjinin gerekli sera gazı salımı indirimlerini zamanında gerçekleştirmekten uzak olduğunu ifade ediyor.

Uluslararası Enerji Ajansı’nın hazırladığı Enerji Senaryosu’na göre, mevcut nükleer kapasitenin 2050 yılına kadar dörde katlanması halinde bile, nükleer enerjinin dünya enerji tüketimindeki payı yüzde 10’u aşmayacak.

Bu da karbondioksit salımlarını sadece yüzde 4’ün altında bir seviyede indirebilecek. Bu senaryonun hayata geçmesinin maliyeti ise yaklaşık 10 trilyon dolar.

Taksim saldırısı soruşturması: Bilal Hassan'ın kardeşi tutuklandı Taksim saldırısı soruşturması: Bilal Hassan'ın kardeşi tutuklandı

Diğer taraftan yenilenebilir enerji alanında enerji üretim ve depolama teknolojilerinin her gün geliştiği ve maliyetin düştüğü belirtiliyor.

Dünya Nükleer Sanayi Durum Raporu (WNISR) bulgularına göre son on yıl içinde güneş enerjisi maliyeti yüzde 88, rüzgar enerjisi maliyeti yüzde 69 oranında düştü. Nükleer enerjinin maliyeti ise yüzde 23 oranında yükseldi.

PEKİ TÜRKİYE NEDEN NÜKLEERİ TERCİH EDİYOR?

Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi Kıdemli Uzmanı ve İklim Çalışmaları Koordinatörü Ümit Şahin, Türkiye’nin nükleer hedeflerinin enerji politikaları ile ilişkili olmadığını düşünüyor.

Akkuyu’da Rusya’nın üstlendiği bir “yap-sahip ol-işlet” modelinin yürütüldüğünü söyleyen Şahin, alanda üretilecek enerjinin Türkiye’ye yüksek fiyata satılmasını öngörüyor.

Güneş ve rüzgar enerjisi potansiyeli yüksek olan Türkiye’de nükleer enerjinin tercih edilmesinin “siyasi” bir karar olduğunu öne süren Şahin şu ifadeleri kullanıyor:

“Nükleer şu anda en pahalı enerji üretim yöntemi. Dünyada enerji dönüşümü rüzgar ve güneş üzerinden ilerliyor. Türkiye ise bunu marjinal ve az kullanılacak bir şey olarak görüyor.”

“ÇAĞI YAKALAYAMAMIŞ DURUMDALAR”

Yenilenebilir enerji ile nükleer enerjinin kıyaslanamayacağını söyleyen Şahin, “Rusya-Ukrayna savaşından etkilenmeyen ülkeler, yenilenebilir enerji üretenler” diyor ve sözlerine devam ediyor:
“Türkiye, enerji politikalarını rüzgar ve güneş üzerinden dönüştürecek yenilikçilik düzeyine gelemedi. Hem ekonomik hem de teknik nedenlerden dolayı belli bir yerde ve sabit duran devasa santrallerin zorunlu olduğu düşünülüyor. Kömürün geleceğinin olmadığını anladıkları için nükleeri devreye sokmaya çalışıyorlar. Çağı yakalayamamış durumdalar.

“Yenilenebilir enerji sizi bağımsız kılarken yakıtı uranyum olan nükleer, dışa bağımlılığı artırıyor.”
Uzmanlar önümüzdeki yıllarda küresel yenilenebilir enerji kullanımının artacağı konusunda hemfikir.
Stanford Üniversitesi tarafından derlenen bir araştırmaya göre gerekli finansman ve siyasi destek olduğu takdirde dünyanın önümüzdeki 30 yıl içinde tamamen sürdürülebilir bir enerji üretim modeline geçmesi mümkün.

Yenilenebilir olarak kategorize edilmeyen nükleer enerjinin bu dönüşümdeki rolünün ne olacağı bilinmiyor.

Henüz kömür madenciliğinden vazgeçmemiş olan Türkiye’nin bu süreçte nasıl bir yol haritası çizeceği de meçhul.

Tüm gözler COP27 İklim Zirvesi'nden önce Türkiye’nin söz verdiği üzere Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) sekretaryasına sunması beklenen güncellenmiş Ulusal Katkı Beyanı’nda olacak.