Tarih bizi özgürleştirir mi?

Abone Ol




Sadece Dersim değil, 6-7 Eylül olayları, Şeyh Sait isyanı, darbeler ve resmi tarihin cilalı versiyonundan okuduğumuz daha nice olay, yeni anayasanın kilidini elinde tutuyor.


Dersim ve tarihle yüzleşmek,   birçoğumuzu korkutuyor. Oysa cumhuriyetin karanlık sayfalarını bir  bir aydınlatmak, yeni anayasa ve yeni vatandaşlık tanımı için şart.


“Nereden çıktı şimdi bu ‘tarihle yüzleşme’ furyası?” diye soruyor bazıları. Hani şurada biz bize gül gibi geçiniyorduk. Tarihle yüzleşmenin, aile içindeki bütün sırları gömdüğümüz ve anahtarını da denize attığımız Pandora’nın Kutusu’nu durup dururken açmanın, bünyeye, tansiyona, uyku bozukluklarına, demokrasi, ahval ve şeriata ne gibi faydaları olabilir?
Ya Dersim’le başlayan bu tartışma hızla Şeyh Sait isyanları, 6-7 Eylül, Ermeni olayları, 12 Eylül falan derken “kanla, irfanla” kurduğumuz bu cumhuriyetin bir çorap söküğü gibi lime lime olmasına neden olursa?
Milliyet okurlarının bir bölümü, Dersim polemiğiyle başlayan tarih tartışmasını memnuniyetle karşılarken, bir bölümü de bu tartışmanın aslında “cumhuriyetle hesaplaşmak” amaçlı olduğu kaygısını taşıyor. CHP içinde de görüştüğüm bazı isimler, “Dersim” tartışmasının zamansız olduğu ve günün sonunda “sadece AKP’ye yarayacağı” endişesi içinde. 
Oysa tarihten ve tarih tartışmasından bu kadar korkmaz yersiz. CHP cephesinden bakınca bile.

Yalan üzerine gelecek olmaz
Geçen hafta hükümete yakın duran medya kuruluşlarında bir anda beliren Dersim merakını gerçekte CHP ve Kemal Kılıçdaroğlu’nu “köşeye sıkıştırma” amaçlı olduğunu yazmış, ancak yine de cumhuriyet tarihinin bu karanlık faslıyla yüzleşmenin bizler için bir “fırsat” olduğunu söylemiştim.
Şimdi ise bugün tarihle yüzleşmenin nasıl yarınlarda “önümüzü açacağını” anlatmaya çalışacağım.
Sevgili okur, burada karşılıklı gerilmeyelim; bendeniz vallahi de, billahi de iyi bir cumhuriyet kızıyım, öz İzmirliyim ve bu cumhuriyetin kazanımlarının da sonuna kadar farkındayım.
Ancak bugünün dünyası ve Türkiye gibi mağduriyetler üzerine inşa edilmiş bir kimlikler coğrafyasında kapalı kutuların kimseye hayrı olmadığını da biliyorum.
Hele de yeni bir çağın eşiğinde “yeni anayasa yapmak” için masaya oturmuş bir ülkede.
Siyaset bilimci Soli Özel’e kulak verelim: “Bastırılmış gerçekler ve kendine söylenen yalanlar üzerine bir gelecek inşa edilemez. Ancak tabii yüzleşmenin pat diye dayatılarak değil bir ihtiyaca cevaben olması lazım.”
Kısacası sadece Dersim değil, yakın zamana kadar resmi tarihin tartışılmasına pek teşvik etmediği 1915 Ermeni meselesi, Aşkale sürgünleri, Şeyh Sait isyanı ve hatta Sivas ve Madımak gibi kara günleri yeniden sorgulamak, ileride Türkiye’nin daha çoğulcu ve daha özgürlükçü bir demokrasiye terfi etmesi için gerekli adımlar.

Anayasa yapabilmek için...
Dün tüm bunları siyaset bilimci Levent Köker’e sorduğumda, tereddüt etmeden “Özgürlük istiyorsak tarihe bakacağız” diye söze başladı.
Köker’i aramamın özel bir nedeni vardı. Köker, tarihçi değil; ancak Prof. Ergun Özbudun’la birlikte 2007’de yeni anayasa üzerinde çalışan ve masaya bir taslak koymuş olan ekipte yer alıyor. “Dün ile bugün” arasındaki ilişkiyi şöyle anlatıyor: “Dersim iyi bir başlangıç yeri mi bilmiyorum. Ancak artık bu konuları konuşmaya hazırız. Tarihi eleştirel bir biçimde okumak, bugünkü anayasadan çıkardığımız ‘homojen millet’ sonucunu sorgulamamıza neden olacaktır. Bugün anayasanın değiştirilemez üçüncü maddesinde yer alan “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü” ilkesini “üniter ve merkeziyetçi” bir devlet olarak yorumluyoruz ve resmi tarih de buna uyuyor. Oysa tarihe eleştirel bakarsak, o maddeyi de farklı yorumlayabiliriz.”
Demokratik toplumların çoğunda tarih tartışmasının çoktan yaşandığını belirten Köker’e “Peki travmalarla dolu Dersim’i yeniden deşmenin somut ne getirisi var?” diyorum. 
“Dersim tartışması da vatandaşa yaklaşımızın etnik temele dayanıp dayanmadığı sorusunun cevabı var. Dersim Türklük, Kürtlük ve Alevilik meselesine dokunuyor. Devlet bir noktada Türk ve Sünni bir vatandaş tanımı öngördü. Dersim olayları biraz da bunun sonucu. Oysa bugün “Türkiye yurttaşlığı” kimliğini etnik ve dini mensubiyetten arındırarak daha özgürlükçü bir şekilde tanımlanma çabasındayız” diyor.

Dersim ve “vatandaşlık”
Kısacası yeni anayasa yapmak için masaya oturmuş bir ülke, mevcut anayasadaki “vatandaşlık” tanımının neden “sakat” olduğunu anlamak için bu yüzleşmek zorunda. Mevcut vatandaşlık tanımı, bu ülkedeki herkesin “Türk” olduğunu buyuruyor. Oysa dün Dersim, bugün de Doğu’da yükselen isyan ve itirazın bir ucu da buna dayanıyor.
Tarihi sorgulamanın bizleri “özgürleştireceğini” düşünen akademisyenlerden bir başkası da cumhuriyet dönemi Tunceli tarihi üzerine çalışmaları bulunan Sabancı Üniversitesi’nden Cemil Koçak.
“Tunceli meselesi aslında 1937-38’le sınırlı değil; cumhuriyetten önce, Osmanlı’nın modernleşmesiyle başlayan bir mesele. Sadece orası değil merkezle ilişkisi zayıf olan bir çok bölge 19’uncu yüzyıl ortasından itibaren merkezileşme çabalarına direndi. Rakamları tam bilmemekle birlikte Tunceli’de yaşanan kıyımın daha büyük olduğunu söyleyebiliriz.”

Mağdurlar yumuşayabilir
Koçak, “Bu tartışma öncelikle bugünü ve kimin neden nerede durduğunu anlayabilmek için faydalı. İkinci olarak da bunların bilinmesi, kendilerini mağdur hissedenlerin ruhlarını biraz olsun temizlenmesine yarıyor. Dolayısıyla mağdurların siyasi pozisyonlardaki kabuklar, sertlikler yumuşayabiliyor” diyor.
Türkiye’nin “ileri gidebilmek” için kaçınılmaz olarak Dersim, Ermeni olayları ve benzeri konuları bir bir masaya yatıracağını söyleyen Koçak, “Bunların bugün gündeme gelmesi tesadüfi değil. Tarih günümüzün politika pozisyonlarını takviye etmek ve karşı tarafa vurmak için hep bereketli bir alandır. Belki  CHP’nin bunun altında kalacağını hesap ediyor. Ancak bu tartışmalar ileride iktidar partisi ya da oy verenler için de zorlu anlar yaşatabilir” diyor.
Bizden söylemesi...


Müslüman Kardeşler lideri: Suriye’de rövanş almayacağız

Suriye’de rejim her gün 30-40 kişiyi öldürmeye devam ediyor. Humus ve Hama’da direnen halk, adeta kurtarılmış bölgeler yarattı. Her gece karanlıkta asker çekilince yeniden sokaklara dökülüp “Hürriyet” diye bağırıyorlar. Ancak rejim bu şehirlere girip yeniden dümdüz etmek için fırsat kolluyor.
Bu arada maalesef çatışmanın yavaş yavaş mezhep kavgasına dönüşebileceğinin sinyalleri var. Bir kaç ilde Nusayri’lere yönelik saldırılan oldu. Her ne kadar muhalifler “Bunlar rejimin propagandası” dese de, azınlıklar korkuyor. İlerde rejim çökerse sadece yönetimi elinde tutan Nusayri azınlığa değil aynı zamanda Hristiyanlara yönelik şiddetin de artabileceği endişesi var.  
Bütün bunları Suriye Müslüman Kardeşler hareketinin lideri Riyad Şükfa’ya sordum: “Nusayri’lere yönelik katliam olur mu?”
“Baas rejimi son haftalarda etnik din ve mezhep çatışmasına yönelik provakasyon amaçlı eylemler yapmakta. Adeta bir psikolojik harp yürüterek ülke içinde mezhep çatışmasını körüklemekte” diye söze başladı. 
Peki sizin azınlıkları koruma adına pozisyonunuz nedir? Şükfa “Biz Müslüman Kardeşler olarak asla etnik ve mezhep çatışmasının yaşanmasına izin vermeyeceğiz, asla kardeş kavgasınına müsade etmeyeceğiz” dedi. “Bizler, Dürzi, Asuri, Nusayri, Alevi, Müslüman, Hristiyan, Kürt, Arap, Türkmen yüzyıllardır bu topraklarda beraberce yaşadık. Bundan sonra da beraber yaşayacağız. Ben Suriye Müslüman Kardeşler’in lideri olarak tüm din, mezhep, etnik kökenli insanlarımızın can, mal ve namusunun teminatıyım. Suriye muhalefeti asla rövanş düşüncesinde olmayacaktır. Tek arzumuz, özgür ve bağımsız bir Suriye” dedi.
Şükfa’nın Milliyet üzerinden verdiği doğru mesaj. Diğer muhalefet liderlerinin de bunu her gün tekrarlaması lazım. Ancak korkarım Suriye’de tehlikeli bir tırmanış var. Şiddet şiddeti doğuruyor. Bu gidişle sokağı kontrol etmek çok zorlaşacak. Esad öldürmeye devam ettikçe, rejimin gidişi de kanlı olacak.


KCK konusunda anlayamadıklarım...

-Başbakan Erdoğan, Kürt meselesinde bundan sonraki adımı “Silahla mücadele, siyasetle müzakere” olarak tanımladı. Ancak operasyonlar BDP’yi adeta “kriminalize” ettiğine göre, müzakere kiminle yapılacak? Oy tabanı olmayan Kemal Burkay’la mı?

-Bu operasyonlar, tabandaki baskı ve mağduriyet hissini arttırarak PKK’ya yaramış olmuyor mu?

-Devlet adına hareket eden MİT yetkililerinin PKK ile İmralı’daki Abdullah Öcalan arasında mektup taşıdığını, hatta Öcalan’ın mektupları okuması ve cevap yazmasının çok uzun sürdüğünden yakınarak “Allah aşkına kısa tutun” dediğini okuduk. Başka durumlarda da devletin ulak vazifesi gördüğünü biliyoruz. Bu durumda avukatlarının “Öcalan’dan mesaj getirmekle” suçlanması çelişkili değil mi?

-İmralı’da avukatlarla görüşmeler devlet gözetiminde yapılıyordu. Neden dün değil de şimdi?

-Avukatların neden bazıları tutuklanıyor da hepsi tutuklanmıyor? Devlet uzunca süredir avukatların tek ses olmadığı, “farklı farklı fraksiyonların adamları” olduğu iddiasında. Peki kim iyi, kim kötü? Örneğin Murat Karayılan’a yakın avukatlar dışarıda da, Cemil Bayık’a yakınlar içeri mi alınıyor? İyi KCK-kötü KCK mı var?

- Öcalan’ın avukatı İrfan Dündar’ın medyaya “Kandil’de atış eğitimi” olarak servis edilen fotoğraflarının Hakkari’de bir aile pikniğinden olduğu ortaya çıktı. Daha önce Ergenekon ve Balyoz’da da benzer polisiye hatalar olduğu hatırlanırsa, KCK tutuklularının tümünün gerçekten “PKK’nın şehir yapılanması” olduğunu nasıl bileceğiz?

{ "vars": { "account": "UA-51532466-3" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }