Taksim direnişinin iki yüzü

Hiç kimsenin beklemediği şekilde Gezi Parkında çevre duyarlılığına karşı oluşturulan direnişe yönelen orantısız polis şiddetine karşı Taksim’de ve bir anda büyüyerek ülke çapında başbakan Erdoğan ve hükümetine karşı bir isyan ve direniş hükümeti ciddi ölçüde sarsmıştır.

Bu coğrafyanın en etkileyici direnişinin iki önemli olguyu ortaya çıkardığını söyleyebiliriz: Birincisi TC’nin dayandığı olgu yani talan’ın ve gaspın ifadesi ise, ikincisi ise 1968’in hayaletinin yarım asır sonra bu kadim coğrafyada nihayet görünmesi gerçeğidir. Buna bağlı olarak, bu isyanın, toplumun üzerindeki korkuyu ortadan kaldırarak 12 Eylül 1980 darbe rejimini 31 Mayıs 2013 itibariyle sonlandırdığını söyleyebiliriz.

İkincisinden başlarsak; bu isyan bir anlamda Wallerstein’ın söylediği gibi bildiğimiz dünyanın sonudur. Patlaması, gelişimi ve hedefleri ile 1968 isyanıyla -bire bir olmasa da- örtüşmesinin yanında politik etkilerinin de 1968’in benzerliklerini taşıyacağından kuşku yoktur. Taksim ve ülkeye yayılan direniş bu niteliğiyle kadim coğrafyada bir devrimdir! İsyancılar devrimcidir barikatlar kurmuşlar, iktidarı ve şiddeti püskürtmüşler, iktidarsız özgürlük alanları yaratmışlar, dayanışma örnekleri göstermişlerdir. İsyancılar, özgürlükçüdür, humaniterdir ve anti otoriterdir. Herhangi bir siyasi organizasyonun altında tanımlanamazlar.

MÜTEAHHİTLERİN SULTANI’NIN TAHTI SALLANMAKTA

Direnişler, her devrimde olduğu gibi gizli kalan gerçekleri su yüzüne çıkarmıştır. Tarık Ali’nin söylediği gibi demokratik olarak seçilen dar kafalı bir diktatör olarak davranan, ülkenin her yanındaki müteahhitlerin Sultanı Erdoğan’ın tahtı sallanmaktadır. Hareket ülkeye ve dünyaya körleşmiş yıkıcı neo-liberal ve artarak militerleşen hükümet politikalarına karşı yönelen bir muhalefet olduğunu gösteriyor. İsyancılar, Erdoğan hükümetinin askeri vesayet rejiminin yerine kurulan velayet rejimine itirazlarını dile getirdiler.

İsyancılardan “Bu eyleme katıldım, çünkü hiçbir politik grubun eylemi değildi. Halk Tayyip'in bugüne kadar yaptıklarına artık dayanamadı ve ses verdi. Gözüm yanıyor, hemen beş kişi koşup gözüme bir şeyler sıkıyor. ‘Polise taş atamayın’ diye bağırılıyor. İnsanlar artık bu Tayyip'in, mahalle ağzıyla koca bir ülkeyi yönetmesinden bıkmış, özgürlük, saygı, insanca haklar istiyor. Bu yüzden katıldım” vb sözleri bu isyanın bir anlamda haysiyet savaşı olduğunu göstermektedir.

İsyanın ateşini tutuşturan direnişin öncüleri ne hükümet ne de siyasi partiler tarafından tanınmadıklarından, bu çevreler tarafından olayların niteliği kavranamaz. Bu nedenle bunların üzerindeki asıl sonuçlar biber gazının dumanı ve sarhoşluğu geçtiğinde ortaya çıkacaktır. Zira ortalık toz dumandır. Ülke bir anlamda dumanlı hava sahasına dönüştüğünden şu anda herkes körün fili tariflediği pozisyonda olup iktidarı ve muhalefetiyle bu isyan anlaşılmamaktadır. İsyancıların kendilerine dayatılan geleceksizliğe mahkum edilmeye karşı öfke ve tepkisinin, iktidarca ulusal ve uluslararası komplo olarak tanımlanması, muhalefetin mesafeli durması bu çerçeveden okunmalıdır.

İsyancıların yaş ortalaması çok düşük olmasına karşın şimdiye kadar son derece siyasi bir olgunluk göstermişlerdir. Devrim eğitici işlevlini yerine getiriyor. İsyancıların bu olgunluğu, iktidarın anlayamadığı ve tanımlayamadığı güçlerini gösterir.

John Lennon’un “Olay şiddet kullanımına dönüşmeye başladığı zaman sistemin oyununa geliyorsunuz demektir. Yerleşik düzen sizi kavgaya sokmak için kızdırmaya çalışacak, sakalınızı çekecek, yüzünüze fiske atacaktır. Çünkü, siz bir kere şiddete başvurduktan sonra sizle nasıl baş edeceklerini bilirler. Nasıl baş edeceklerini bilmedikleri tek şey, şiddet dışı eylemler ve mizahtır” sözlerine sanki sıkı sıkıya bağlıymış gibi açık havadaki gaz odasında kendilerine yönelen bilinçli, saygısız ve orantısız saldırganlığa/şiddete karşı sonsuz bir pasif direniş ve müthiş bir mizahla otoriteyi sarsarak kendi özgürlük alanlarını açtılar. Türkiye’nin birçok şehrinde, sert polis müdahalesine rağmen sokağa dökülerek vicdan temelli söylemleriyle kitleleri ayaklandırarak onlara umut aşılayan çok sayıda kadın-erkek gençlerden oluşan bu isyancılar demokrasinin reşit olma anını temsil ediyor dersek abartmış olmayız.

İsyancılar sadece kendilerine özgürlük alanı açmakla kalmadılar. Erdoğan’ın kibrini ve otoritesini yerle bir eden bu isyan aynı zamanda coğrafyamızdaki yeni- Osmanlıcılık tartışmasını da bitirmiştir. Bu bakımdan isyanın bölgemizdeki dayatmaları ortadan kaldırarak özgürlükleri geliştirip genişleteceğinden kuşku yoktur. İnsafsız bir gücün karşısına çıkan yürekli güçsüzlerin direnişlerinden, yoldaşlıklarından yayılan muhteşem dayanışma, unutulan bir gerçeği anımsatır dersek de abartmayız. Aslında isyana karşı aşırı şiddet kullanılmadan önce bile, sadece cezaevlerine bakılarak dahi Türkiye’nin olgun bir demokrasi - Ortadoğu’nun geri kalanı için bir rol modeli - olma yolunda ilerlediği inancı savunulabilir olmaktan çıkmıştı.

Erdoğan iktidarı ya da ılımlı İslam 12 Eylül rejiminin ürünüdür. 12 Eylül darbesinin kısa bilançosunu verirsek: diktatörlük döneminde işkencede 450 kişi öldü, 50 kişi idam edildi. Birçok insan kayboldu. En az 178 bin kişi gözaltına alındı ve hemen hepsi işkenceden geçirildi, 64 bin kişi hapse atıldı. 12 Eylül rejimi ülkeyi otuz yılı aşkın bir süredir korkunun pençesine aldığı gibi zihinlere de prangalar vurmuştu.

Bu isyan korkuyu ortadan kaldırarak zihinlerin özgürleşebileceğini göstermiştir. Bu bakımdan da 31 Mayıs yeni bir milattır. İsyancılardan işittiğimiz “Artık sessiz kalırsam kendimi çok kötü hissedecektim. Şimdi yatağıma yattığım zaman mutlu ve huzurlu olarak uyuyabiliyorum. Bunun sonucu ne olursa olsun, ileride en azından ‘Elimden geleni yaptım’ diyebileceğim” sözleri bu gerçekliğe denk düşüyor.

KISACA CİN ŞİŞEDEN ÇIKMIŞTIR!

Gezi Direnişi ve sonrasındaki isyan’ın apaçık ettiği birinci gerçeğe dönersek; İsyan, bu parkın Ermenilerden gasp edilen bir mezarlığın üzerinde olduğu ve rejimin gaspçı karakterini ortaya çıkarmıştır. Bu arazi dünyanın en kıymetli arazilerinden biridir ve Surp Hagop Ermeni Mezarlığının bir parçasıdır. Lozan hükümlerine göre mezarlıkların korunması gerekirken mezarlık gasp edilerek, ulusal ve uluslar arası sermayeye peşkeş çekilmiştir. Hilton, Hyatt Regency… gibi uluslar arası otel zincirlerinin, Divan oteli gibi Türkiye’nin bir numaralı sermaye gurubunun oteli bu mezarlık üzerindedir. Birçok konut ve özel işyeri yanında Harbiye, TRT gibi kamu binaları bu mezarlık üzerindedir. Bu park da tek parti döneminin Cumhurbaşkanı ve milli şef İsmet İnönü’nun konutunun bir parçası olarak düşünülmüştür. Planda ilk ismi İnönü Gezisidir. Mezar taşlarına ne oldu derseniz? Bu taşlar Eminönü Meydanı yenileştirilmesinde ve İnönü Gezisi merdivenlerinde kullanılmıştır.

Söz Hıristiyanların mülklerine ve birikimlerine el koymaya gelince Türk-müslüman sermayesinin gelişmesinde Hırıstiyan varlıklarının paylaşılması ve Türk burjuvazisinin kara tarihinden de birkaç örnek vermeden geçersek sözlerimiz eksik kalır.

Türkiye’de son günlerde ciddi bir gazete olan Taraf Gazetesinde Cemaate ve emniyete yakın bir muhabir olan Mehmet Baransu imzalı bir haber çıktı. Bu habere bir diğer önemli gazete Radikal tarafından da yer verildi. Haberde önemli bir Türk sermaye gurubu cinayetle ilişkilendiriliyordu. Gazete haberinde Türk Futbol Federasyonu Başkanı Yıldırım Demirören’in babası ve Demirören şirketler Gurubu Başkanı Erdoğan Demirören’in Arşimidis şirketinin sahibi Rum işadamı Papadopulos ailesinin öldürülerek mal varlıklarına el konulmasında ilişkili olduğunu okuyucularına duyurdu.

Bu cinayet ve Demirören bağlantısı ile Arşimidis şirketinin el değiştirmesi 23.11.1984 tarihli Milli İstihbarat Teşkilatı raporunun ekindeki belgede ayrıntılı olarak yer almıştır. Aynı günlerde eski olağanüstü hal valisi evinde ölü bulunur. Taraf gazetesince bu ölüm de Arşimidis şirketinin el değiştirmesi ile bağlantılandırılır. Baransu, Demirören Arşimidis’in şirketini sahte polis belgeleri ile ele geçirdiği zaman Hayri Kozakçıoğlu’nun İstanbul Emniyet Müdürü olduğunu yazar. Baransu’ya göre Demirören’le, Kozakçıoğlu’nun kamuoyunca da bilinen çok yakın ilişkisi vardır ve Kozakçıoğlu’nun oğlunun da yıllarca Demirören şirketler grubunda yüksek maaşla çalıştığı kaydedilir.

Burada bir parantez açarak bu gibi olayların münferit olmadığının altını çizerek iki örnek daha vereceğiz:

ARCHAG BAGHDASSARİAN VEYA SAİT YÜNKES OLAYI

Birincisi, Archag Baghdassarian veya Sait Yünkes olayı. Soyadların Türkleştirilmesini dayatmak ve Soykırım suçlularının kimliklerinin gizlenmesini sağlamak üzere 1934 yılında çıkarılan soyadı yasası ile ismi Sait Yünkes olarak değiştirilen Archag Baghdassarian’ın oğlu Orhan Yünkes, 6 Kasım 1975 tarihinde, babasından kalan Viranşehir’deki kırk tapu senedine denk düşen araziyi gasp edenlerden geri almak için, Urfa Hukuk Mahkemesi’ne dava başvurusunda bulunur. Dava, on yıl sürer. Mahkeme, 20 Ağustos 1985 tarihinde, Orhan Yünkes'in lehine karar alarak Yünkes'e, atalarından kalan malvarlıklarının iadesi kararını verir. Mahkeme, alışılmadık bir şekilde, Ermeni davacının lehine bir karar vermiştir. Ancak Orhan Yünkes aynı gün saat 14:00’de, Ahmet Özkan tarafından, Urfa belediye gazinosunun önünde, kafasına sıkılan altı kurşun ile öldürülür. Archag Baghdassarian’ın diğer oğlu Nurhan ata topraklarını terk ederek Avrupa’ya göç eder.

ŞEMUN AKCAN OLAYI

Diğer örnek bir Süryani ile ilgilidir: Şemun Akcan’ın gasp edilen, Mardin’in Nusaybin ilçesindeki yaklaşık 7600 dönüm gayrimenkulünü geri almak için başlattığı hukuk mücadelesi, 1964 yılında başlayıp günümüze kadar devam eder.

Şemun Akcan’ın dayıları Gevriye ve Melki'nin bahsi geçen gayri-menkul üzerinde 1936-1937 yılında öldürülmesi üzerine Akcan ailesi Midyat'a göç etmek zorunda kalmasının ardından, Gayrimenkullerin tapuları Akcan'da olmasına rağmen, köy muhtarının kararıyla mülklerinin bir kısmı başkalarına satılır. Akcan ailesine ait gayrimenkullerin bir kısmı da Nusaybinli Mehmet Aslan tarafından işgal edilir.

Akcan gayrimenkullerini geri alma mücadelesini sürdürürken Devlet de araya girerek bu gayrimenkullerden hak talep eder. Nusaybin Malmüdürü M. Ali Aslan’ın Yargıtay’a verdiği 13.9.1985 tarihli itiraz dilekçesinde belirtildiği üzere; gayrimenkulün Ermenilere ait olduğunu ve Ermenilerin mirasçısının da devlet olduğunu belirterek mülkün hazine adına tescilini ister. Böylece "Ermeni malının gasp edilmesi meşrudur" anlayışı devlet tarafından da onaylanmış olur.

Ancak devlet lehine mahkemeye katılan devlet temsilcileri bugüne kadar Yargıtay’a verilen yukarıda söz ettiğimiz dilekçe dışında bir savunma yapmadıklarından devletin müdahalesi Süryani Akcan ailesine ait mülkler gaspının sürdürülmesine hizmet etmektedir.

Şemun Akcan bir netice alamadan vefat etmiş ve adaletten umudunu kesen Mirasçılar ata topraklarını terk ederek Avrupa’ya göç etmiştir.

YORUM EKLE

Demokrat Haber’e destek olmak isterseniz tıklayın >>>